Home
The Way
Sheykhs
The Center
Discourses
Gallery
Multimedia
Links
Contact
In the Name of Allah, The Most Compassionate, The Most Merciful


Osmanlıca - Türkçe Lügat / Sözlük



A B C Ç D E F G H I İ J K L

M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z



HA Osmanli alfabesinde sekizinci harftir ve ebced sayisi ile de sekizi ifade eder. seklinde okunursa: Haram sey, hasari yüzsüz kadin mânâlarina gelir.
HA harfinin ismidir. Ebcede göre bes sayisina delâlet eden ( ) harfi, mehmusedendir. Bazan baska harfe yâni "yâ" veya "hemze" veya "elif"e kalbolur. Bir kelimenin evveline ve âhirine ilâve edilebilir. Arabçada bes vecih üzere müstameldir:1- Zamir olarak, nasb ve cerr yerlerinde kullanilir.2- Gaib harfi olur. Mücerret gaib mânasina gelir: ( Ebûhu: Onun babasi) kelimesinde oldugu gibi.3- Sekte "Hâ"sidir. Kelimenin sonunda olan harekeyi veya harfi beyan için digerine eklenir. ( Mâ-hiye) ve ( Hâ-hünâ) da oldugu gibi.4- Soru hemzesinden degismis olan "hâ" dir.5- Müennes isareti olan "hâ" dir.
HA f. "Iste!" mânasinadir. * Cemi edatidir. Kelimelerle birleserek onlari çogul yapar. Meselâ: Ayine-hâ : Aynalar. Der-hâ : Kapilar. Esb-hâ : Atlar. Zülüf-hâ : Zülüfler.
HA(Y) f. Çigneyen mânasina gelir ve birlesik kelimeler yapilir. Meselâ: Seker-hâ : Seker çigneyen. * Mc: Tatli sözlü, güzel ve dokunmaz sözler söyleyen.
HA Kelime-i tenbihtir. Isaret ismi olan Zâ ve Zi kelimeleri ile Hâzâ Hâzihi Hâzâke gibi. Bundan baska "hâ" tenbih edati olarak kelimeye dâhil edilir. (Hâzâ ) da oldugu gibi yakini ifade eder. Isaret ismi veya nida olur. (Eyyühâ ) daki gibi.
HAB' Gizli, sakli, hafi. * Gizlemek, örtmek, setretmek.
HAB f. Uyku. Rü'yâ.
HÂB-I ADEM Ölüm uykusu.
HÂB-I CÂVID Ebedî uyku, ölüm.
HÂB-I GAFLET Gaflet uykusu.
HÂB-I GIRAN Agir uyku.
HÂB-I HARGUS Tavsan uykusu. Süpheli ve hafif uyku. * Yalan, hile.
HÂB-I NUSIN Tatli uyku.
HÂB-I RAHAT Istirahat için uyku.
HAB (HÂBE) Günah. Suç.
HABAB (Habâbe) Son derece muhabbet. * Su üzerindeki hava kabarcigi.
HABAIB (Habibe. C.) Habibeler, sevgili kadinlar.
HABAIK (Habike. C.) Kehkesanlar, samanyollari. * Çizgiler.
HABAIL (Hibale. C.) Ag, tuzak, bag, kement.
HABAIL-I MEVT Ölümün sebepleri.
HABAIL-ÜS SEYTAN Seytanin tuzaklari. * Kadinlar.
HABAIS (Habise. C.) Kötülükler. Murdar ve pis seyler.
HABAK f. Mandira, agil. * Dört yani bir duvar veya set ile çevrilmis yer, avlu.
HABAL Bozulma, düzensizlik. Karma karisiklik. * Sikinti, hüzün, keder, üzüntü.
HABALA (Hublâ. C.) Gebeler.
HABALEYAT (Habâlâ. C.) Hâmileler, gebeler.
HAB-ALUD Uykulu. Uyku karisik.
HABAR (C.: Habârât) Imzâ. Mühür, damga.
HABARAT (Habâr. C.) Imzâlar. * Damgalar.
HABARÎR (Hibrîr. C.) Dagçiçekleri. Dagda yetisen çiçekler.
HABASET (Hubs) Murdarlik, pislik, kötülük.
HABAT Vücuttaki bir yara iyilestikten veya vücuda bir sopa ile vurulduktan sonra bedende kalan iz. * Davarin çok yemekten dolayi karninin sismesi.
HABAYA Gizli isler, gizli seyler. * Defineler.
HABAZ Hareket. * Bâtil olmak. * Eksilmek.
HABB Tane, çekirdek. * Yuvarlak olarak hazirlanmis ilâç. * Bugday tanesi veya buna benzer tohum.
HABB Aldatici, kurnaz, hileci, hilekâr. * Denizin kabarmasi, denizde dalga olmasi.
HABBAL (Habl. dan) Urgan ve ip satan kimse.
HABBAR Terzi. * Mürekkepçi.
HABBAS Zindanci, gardiyan, hapseden.
HABBAT (Habbe. C.) Habbeler, tohumlar, tâneler. * Haplar.
HABBAZ (Hubz. dan) Ekmekçi. Ekmek yapan veya satan kimse.
HABBAZÎ Ekmekçilikle ilgili.
HABBE Tane. Tohum. * Ihtiyaç. * Parça. * Dirhemin 1/48 kadari.
HABBET-ÜL KALB (Bak: Süveydâ)
HABBET-ÜS SEVDA Çörek otu.
HABBE (HUBBE) Yol, tarik.
HABBE Gammazlik yapan kadin. (Müz: Habb)
HABBEYI KUBBE YAPMAK Degeri olmayan bir seye çok fazla ehemmiyet vermek. Zihinde büyütmek.
HABBEZA "Ne güzel, ne sevimli, ne hos" mânâsinda bir takdir edatidir.
HABBÜL BÜLUG (Habb-ül bülug) Erginlik çagindaki erkek ve kiz çocuklarin yüzlerinde ve alinlarinda çikan sivilceler.
HABC Vurmak, darbetmek.
HABC Devenin ot yemekten dolayi karninin sismesi. * Vurmak.
HABCAME f. Gecelik ve pijama gibi gece uyurken giyilen elbise.
HAB-DIDE f. "Rüya görmüs." Büluga ermis genç.
HABE f. Sikilma, bunalma, darlanma, bogulma.
HABE Zarara ziyana ugradi (mânâsina fiil).
HABEB Aldatma, kandirma. Hile, kurnazlik.
HABEK f. Üzülme, sikinti yapma. * Sikilma, bunalma.
HABEL Ana rahmindeki çocuk, cenin. * Gebelik, gebe olma zamani. * Fls: Musallat fikir.
HABELE Üzüm çubugu.
HABELLAK Küçük olup büyümeyen koyun.
HABEN Siroz denilen ve karinda su toplanmasindan ileri gelen bir hastalik.
HABEN Kisaltma, azaltma, kasma. * Edb: Aruzda "fâilâtün" den "ât" hecesini atarak, nazmi "fâilün" veznine sokma.
HABENDAT Sisman kadin.
HABENNEKA (Bak: Hebenneka)
HABENTA' Kisa boylu, tiknaz kisi.
HABER Hâriçten insanin fikrine intikal eden ilim. * Yeni havadis. Agizdan agiza nakledilen söz. * Peyam. Peygam. Nebe'. Ilim ve malumat. Bilgi. * Hadis, Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm'in sözü. * Edb: Hâdiseyi bildiren fiil veya cümle. * Gr: Müsned. Mübtedanin mukabili. Bir isme yakistirilan sifat. Allah büyüktür cümlesinde: Allah, mübteda; büyüktür, onun haberidir. Bu, mübteda ise beraber tam bir cümle teskil eden; merfu' bir isim, fiil veya cümle olabilir. (Bak: Müsned)
HABER-I KÂZIB Yalan haber.
HABER-I MESHUR Bidayette râvisi mahdut iken sonraki devirlerde, yalan üzere ittifaklari muhal olan bir cemaat tarafindan nakledilegelen makbul hadistir. (Ist. Fik.K.)
HABER-I MÜTEVATIR Birçok kimselerin çoklari vasitasi ile rivâyet ettikleri hadis.
HABER-I SÂDIK Dogru haber. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) sözü. Hadis.
HABER-I VÂHID Bir sahabeden, bir kisiden veya bir koldan gelen sahih hadis. (Bak: Mütevatir)
HABER Berelenme, yaralanma. Çürüme.
HABERDAR Haberli, vâkif, bir mes'eleden haberi olan.
HABERÎ (Haberiyye) Haberle ilgili. Haberden ibaret olan. * Gr: Yüklemle ilgili.
HABERKAS Küçük deve. * Küçük adam.
HABERPIJUH f. Haber almaya çalisan. Haber arastiran, haber toplayan.
HABES(E) (Habis. C.) Kötüler. Alçaklar. Pisler. * Necaset denilen ve maddeten pis seyler (Necis veya necaset-i hakikiye de denir.)
HABES Afrika'nin Kizildeniz sâhili güneyinde müstakil bir memleket. Bu memleket ahalisinden olan. * Beyaz ve siyah arasinda koyu esmer adam.
HABESÎ Habes memleketi ahalisinden olan. Habes'e mensub ve müteallik olan. * Koyu esmer renkli adam. * Hat, tezhib, minyatür gibi güzel san'atlarda kullanilan bir cins kâgit.
HABETIKTIK Atin tirnagi tasa dokundugunda çikan ses.
HABEVKERA Belâ, mihnet.
HABGAH f. Yatak odasi. * Uyunacak yer.
HAB-GÜZAR f. Uyuyan, uyuyucu.
HABHAB Karpuz.
HABHAB (C: Habâhib) Kisa boylu adam.
HABHAB Takunye. * Canbaz ayakligi.
HABHABE Yumusaklik, rahavet. * Muzdarip olmak, aci çekmek.
HABHABÎ Issiz güçsüz bos olarak dolasan adamlar.
HABIT Susturucu. * Batil kilan. Iptal ettiren. * Degersizlesen.
HABIT (Hübut. dan) Yukaridan asagiya inen. Inici. Düsen. Hübut eden.
HABI Sürünüp emekleyen ufak çocuk.
HABIB (Hubb. dan) Sevilen. Sevgili. Seven. Dost.
HABIB-ÜL BEKKÂÎN Aglayanlarin sevgilisi. Aglayanlarin habibi.
HABIB-ULLAH (Habib-i Hudâ) Allah'in sevgilisi. Hz. Muhammed (A.S.M.) (Eger Allah'a muhabbetiniz varsa Habibullah'a ittiba edilecek. Ittiba edilmezse netice veriyor ki; Allah'a muhabbetiniz yoktur. Muhabbetullah varsa netice verir ki; Habibullah'in sünnet-i seniyesine ittibai intac eder. L.)(Sâni-i Âlem'in; âsârin sehadetiyle nihayetsiz cemâl ve kemâli vardir. Cemâl, hem kemâl, ikisi de mahbub-u lizâtihidirler. Yâni bizzat sevilirler. Öyle ise, o cemâl ve kemâl sahibinin cemâl ve kemâline nihayetsiz bir muhabbeti vardir. O nihayetsiz muhabbeti, masnuatinda çok tarzlarda tezahür ediyor. Masnuatini sever, çünki, masnuatinin içinde cemâlini, kemâlini görür. Masnuat içinde en sevimli ve en âlî, zihayattir. Zihayatlar içinde en sevimli ve âli, zisuurdur. Ve zisuurun içinde câmiiyet itibariyle en sevimli, insanlar içinde bulunur. Insanlar içinde istidadi tamamiyle inkisaf eden, bütün masnuatta müntesir ve mütecelli, kemâlâtin nümunelerini gösteren fert, en sevimlidir... Iste: Sâni-i Mevcudat, bütün mevcudatta intisar eden tecelli-i muhabbetin bütün envaini; bir noktada, bir âyinede görmek ve bütün enva-i cemâlini, Ehadiyyet sirriyle göstermek için secere-i hilkatten bir meyve-i münevver derecesinde ve kalbi, o secerenin hakaik-i esasiyyesini istiab edecek bir çekirdek hükmünde olan bir zâti, o mebde'-i evvel olan çekirdekten tâ münteha olan meyveye kadar bir hayt-i ittisal hükmünde olan bir Mi'rac ile, o ferdin, kâinat nâmina mahbubiyyetini göstermek ve huzuruna celbetmek ve rü'yet-i cemâline müserref etmek ve ondaki hâlet-i kudsiyyeyi baskasina sirayet ettirmek için kelâmiyle taltif edip, fermaniyle tavzif etmektir... S.)
HABÎDE (C.: Hâbidegân) f. Uyuya kalmis, uykuya dalmis, uyumus.
HABÎE Görülmemis, daha henüz kesfedilmemis. * Göze görülmeyen sey. * Kesilmis, parça parça olmus.
HABIH Agaçla vurmak. * Bölmek.
HABÎKE (C.: Habâik) Kehkesan, samanyolu. * Çizgi. * (C.: Hubük) Dikkat ve itina ile, saglam ve san'atli dokunmus, yol yol hâreli güzel kumas.
HABIL Sihirbaz, efsuncu, büyücü. * Kement ile yakalanan canavar.
HABÎL Yigit, bahadir, genç, delikanli. * Tuzak, ag.
HABIL Ilk insan Hz. Adem'in (A.S.) ogullarindan birinin ismi.
HABILE Gebe, hâmile, yüklü.
HABÎN Zakkum agaci.
HABIR Taze ve yeni sey.
HABIR Haberli. Haberdar. Agâh. Âlim. Arif-i billâh. * Herseyi bilen Allah (C.C.)
HABIRÂNE f. Bilgili ve haberdar olana yakisir sekilde.
HABIS Bagislanan sey. Mukabilinde bir ücret istenmeyen sey. Parasiz olarak verilen nesne.
HABÎS (Hubs. dan) Fesadci. Hilekâr. Alçak tabiatli. Kötü. Pis.
HABIS Hapseden. Tutan. Hapishâneye atan.
HABIS(A) Un helvasi.
HABISTAN f. Yatakhane, yatak odasi.
HABÎT Fâsid, yaramaz, bozuk.
HABIYE (C: Havâbi) Küp. * Küçük havuz. * Kuyu.
HABK Bükmek. * Saglam yapmak. * Iyi dokumak.
HABL Bir seyin bozulmasi. Noksan olmak. * Delirmek.
HABL Ip. Urgan. Halat. * Tib: Vücudda ip gibi olan âzalar.
HABL-ÜL MESAKÎN Sarmasik bitkisi.
HABL-ÜL METIN Saglam ip. * Mc: Islamiyet. Kur'an-i Kerim.
HABL-I MEVHUM Mc: Daima olacak gibi görünüp de gittikçe uzaklasan istek, gaye. Mevhum ip.
HABLULLAH Allah'in ipi. Kur'an-i Kerim. Allah'a kavusma vasitasi. Ihlâs. Itaat. Cemaat.
HABL-ÜL VERID Sah damari. Atar damar.
HABN Karnin sismesi.
HABN Etegini kaldirmak. * Bir seyi kabzetmek, almak.
HABNA' Çibanlari olan kadin.
HABNADIDE (Hâb-nâdide) f. Büluga ermemis çocuk. Erginlik çagina gelmemis erkek veya kiz.
HAB-NAK f. Uykusu gelmis kimse, uykulu kisi.
HABNAME f. Rüya kitabi.
HABR (C.: Ehbâr) Alim ve sâlih kimse. Bilgili. Ehl-i ilim. * Ferahlik. * Nimet, vüs'at. * Refah, sürur. (Bak: Hibr) * Tib: Dislerin beyazina âriz olan sarilik.
HABR-ÜL ÜMMET Ümmetin âlimi, meshur âlim.
HABR (C: Hubur) Büyük tuluk.
HABRA' (C: Habâri-Haberât) Sedir agaci biten düz yer. Yumusak yer.
HABREKÎ Kene böcegi.
HABRENCE Güzel yemek. * Yumusak.
HABRÎR Sey mânâsina gelir bir isim.
HABS Murdar, pis. Çirkin. * Ayip, günah.
HABS Hapis, alikoyma, bir yere kapatip disari çikarmama. Salivermeme. * Zaptetme, tutma.
HABS-I BEVL Idrarini tutma.
HABS-I DÜMÛ' Metanet gösterip gözyaslarini zaptetme.
HABS-I MÜNFERID Tek basina olan hapis. Hapishanede bir kisilik hücre. * Ehl-i dalâlet için olan ölüm ve kabir.
HABS Bir kaç seyi birden karistirmak.
HABS Cemetmek, toplamak.
HABT Siddetli vurmak. Önünü görmeyerek körcesine basip yürümek. * Yanilmak, unutmak, hatâ etmek. * Fesada vermek. * Hiç umulmayan birisinden yardim istemek. * Cin çarpmak.
HABT (C.: Ahbât) Sükun. Husu. * Sönmek. * Çukur yer. * Düz yer.
HABT Yanlis hareket. * Maktulün kaninin heder olmasi. * Bozma, ibtâl etme, muteberligini kaybettirme. * Bir bahis veya münazarada karsisindakinin hatasini isbat ile onu ilzam edip susturma.
HABT-I A'MÂL Irtidad eden, yâni dinden çikan bir kimsenin, dindar iken yapmis oldugu ibadetlerinin ibtâl olup sevapsiz kalmasi.HABTER : Kisa boylu.
HABT U HATA Düzensizlik, yanlis, hata.
HABUL Hurma agacina çikarken kullanilan urgan.
HABUS Galip kimse.
HABY (C.: Hibâyâ) Örtmek. * Gizli olan.
HABZ Ekmek pisirmek. * Ekmek vermek. * Sözü birbiri ardinca söyleyip yürümek. * Devenin ayagini yere vurmasi.
HAC (Hâcet. C.) Ihtiyaçlar. * Devedikenleri.
HAC f. Put, haç.
HACA Haris olmak. * Akilli.
HACA' (C.: Ahcâ) Akil. * Nahiye.
HACAC (HICÂC) Kas kemigi.
HACACE (C.: Hicc) Su üstünde olan yagmur kabarcigi.
HACALET Utanma. Utanç.
HACALET-ÂVER f. Utandirici. Utanç veren.
HACAMET (Hacamat) Tib: Vücudun bir tarafindan kan aldirmak.
HACAT (Hacet. C.) Hâcetler. Ihtiyaçlar.
HACB Men'etme. Mahrum etme.
HACB-I HIRMÂN Huk: Bir vârisi mirastan tamamen mahrum etme.
HACB-I NOKSAN Bir vârisi mirastan kismen mahrum etme.
HÂCC (C.: Hüccac) Hacca gitmis kimse. Haci.
HACC Kasdetmek. Muârazada delil ve bürhan ile galip olmak. * Bir yere çok tereddütle varip gelme. * Sâyan-i tâzim bir seye teveccüh. * Bir seyden feragat etmek. * Fik: Islâmin sartlarindan ve hâli vakti müsait olan her müslümana farz olan, Mekke-i Mükerreme'deki Kâbe-i Serif'i usulüne uygun olarak Arabi Zilhicce ayi, Kurban Bayrami günlerinde bir defa ziyaret etmek.Farz olan hacca, Hacc-i Ekber denildigi gibi, umreye de Hacc-i Asgar denilir. Maamafih arefe günü cumaya tesadüf eden bir hacca da Hacc-i Ekber denilir.
HACC-I IFRAD Umreye niyet etmeksizin yalniz basina yapilan farz, vâcib veya nâfile hacdir ki, ihrama girerken yalniz hacca niyet edilmis olur. Bunu yapana "müfrid" denir.
HACC-I KIRAN Hac aylarindan önce veya hac aylarinda hac ile umrenin ikisi için birden ihrama girilip umre yapildiktan sonra usulü dairesinde ifa edilen hacca denir. Bunu yapan kimseye "karin" denir.
HACC-I TEMETTU' Hac mevsiminde evvelâ umre için ihrama girilip umre yapildiktan sonra; ayni mevsimde daha yurda, aile ocagina dönülmeden tekrar ihrama girilerek usulü dairesinde yapilan hacdir. Bunu yapan kimseye "mütemetti" denir.
HACC SURESI Kur'an-i Kerim'in 22. suresidir.
HACCAC Çok eskiden Irakta vâlilik yapan fakat, Hz. Resul-ü Ekremin (A.S.M.) soyundan gelenlere ve onlara taraftar olanlara çok zulmeden, haddini asmis bir zâlimin ünvâni. Asil ismi Yusuf bin Sakafi'dir. Haccac-i Zâlim diye de anilir.
HACCAL Satafatli, debdebeli, gösterisli.
HACCAM Hacamat eden, kan alan.
HACCAR Tas isçisi, tas isinde çalisan, tasçi.
HÂCCE (C.: Havâcc) Hacca giden, usulüne uygun olarak Kâbe'yi ziyaret ederek hac vazifesini yerine getiren kadin veya kiz. * (C.: Hâcc) Bir cins diken.
HACCE Cadde.
HÂCC-ÜL HAREMEYN Usulüne uygun surette, Mekke-i Mükerreme'yi ve Medine-i Münevvere'yi ziyaret eden.
HÂCE f. Hoca, efendi, sâhib, muallim, âile reisi.
HÂCE-I ÂLEM (Hâce-i Kâinat) Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ünvani.
HÂCE-I EVVEL Milletin ilmen ve fikren terakki etmesi için, çesitli bilgileri, halkin rahatlikla anlayabilecegi bir lisan ile yayan kimse.
HACEB Girtlak.
HACEBE (Hâcib. C.) Perdeciler, kapicilar. * Insanin oturak yeri olan uzvu, kalça. (Ikisine "hacebetan" derler)
HÂCEGÂN (Hâce. C.) f. Hocalar. * Eskiden yüzbasi rütbesi karsiliginda sivil rütbe. * Bâb-i Âli kalemleri efendilerinden hususi bir rütbe tasiyan adam.
HÂCEGÂN-I DIVAN-I HÜMAYUN Eskiden devlet dairelerindeki yazi islerinin basinda ve bir takim mühim memuriyetlerde bulunanlar hakkinda kullanilan bir tâbirdi. Ikinci Mahmud zamaninda yenilikler yapilip memuriyete mahsus rütbeler ihdas olunurken hâcegânlik da rütbe sayilmis ve bunlara ait nisanla, resmi günlerde giyecekleri elbise de tâyin olunmustu. Bu suretle hâcegân-i divân-i hümâyun tâbiri de tarihe karismisti. (O.T.D.S.)
HACEGÎ f. Tüccar, ticaretle mesgul olan kimse. * Efendilik, hocalik.
HACEL (Hacl) Utanma, sikilma, hayâlilik.
HACEL Keklik kusu.
HACELAN Ayaginda köstek olan kisinin yürümesi. * Bir ayak üstüne yürümek.
HACELE (C.: Hacel-Hacelân-Haclâ) Disi keklik. * Çesitli elbiselerle süslü gelin evi.
HACEN Egrilik.
HACER Tas, kaya. * Ismail Peygamber'in anasinin ismi.
HACER-I SEMAVÎ Gökten düsen tas. * Gök tasi.
HACERAT (Hacer. C.) Taslar, kayalar.
HACEREYN Iki tas. * Mc: Altun ile gümüs.
HACER-ÜL ESVED (El-Hacer-ül Esved) Kâbe'de bulunan meshur siyah tas. Rengi siyah oldugundan "Esved" denmektedir. (Islâm Ansiklopedisi'ne göre: Kâbe'nin sark kösesinde olup, yerden bir buçuk metre yükseklikte kapiya yakin bir yerde yerlestirilmis, üç büyük ve bir kaç tane de küçük parçadan mütesekkil ve gümüs bir halka ile çevrili ve bir adi da El-Ruh-ul Esved denilen tastir.)Rivayetlere göre; bu semavi bir tas olup Hz.Ibrahim Aleyhisselâm'a Cebrail Aleyhisselâm tarafindan getirildi. Daha evvel Ebu Kubeys Dagi'nda muhafaza ediliyordu.Hz. Ömer Radiyallahu anhu, Hacer-i Esved'e yaklasip öpmüs ve demistir ki; "Çok iyi bilirim ki, sen zarari ve menfaati olmayan bir tas parçasisin. Eger Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm seni takbil ettigini görmese idim, aslâ seni takbil etmezdim." (Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih Tercemesi) Kâbe'nin sark kösesinde ve yine yerden bir buçuk metre yüksekte diger bir tas, El-Hacer-ül Es'ad (Mes'ud) da vardir ki; tavaf esnasinda buna yalniz el ile temas edilir.
HÂCE-SERA f. Haremagasi, hadimagasi.
HÂCET (C.: Hâcât) Ihtiyaç, lüzum, muhtaçlik.
HÂCETAS f. Eskiden bir efendinin müteaddit kölelerinden her biri.
HÂCETMEND f. Ihtiyaç sahibi, muhtaç.
HÂCET-MENDÂNE f. Muhtaçcasina, ihtiyaçli olarak.
HÂCET-MENDÎ f. Muhtaçlik, ihtiyaçli olma.
HÂCETREVA Ihtiyaci gideren, ihtiyaç olan bir seyi te'min eden.
HACEVCA' Uzun ayakli adam. * Uzun adam.
HACEZE Zâlimler.
HACFE (C.: Hucuf) Sade demirden olan kalkan.
HACHACE Korkudan melul olmak. * Sirrini demek isteyip yine dememek.
HACHACE Gizlenmek.
HACI (C.: Hüccâc) Hacc farizasini yerine getirmis olan müslüman.
HACIYATMAZ Dibindeki agirliktan dolayi yere ne sekilde birakilirsa birakilsin, dik bir durum alan oyuncak. * Mc: Zor durumlarda kendisini çabucak toparlamayi beceren kisi.
HACÎ (Hicv. den) Hiciv yazan, hicveden, yeren.
HÂCIB Perde. * Perdeci. Kapici. * Eskiden Osmanli Imparatorlugu zamaninda Devlet Reisinin en yakin me'muru. Vezirler veya âmirler. * Kas.
HÂCIB-I BÂRI Cebrail (A.S.)
HÂCIB-I YEMIN Sag kas.
HÂCIB-I YESAR Sol kas.
HÂCIBEYN Iki kas.
HACÎC (Hâcc. C.) Hacilar.
HACID Uyuyucu, uyuyan.
HACIF Karin gurultusu.
HACIL Utanmis. Utanan. Utanmaktan yüzü kizaran.
HACIL Ayaklarindan üç tanesi beyaz olan at.
HACIL Otu çok olan yer.
HACIM Saldiran. Hücum eden.
HACIM (Bak: Hacm)
HACIN Küçük hayvan. * Bülugdan önce evlenmis olan kiz.
HACIR Hicret eden. Bir yerden bire yere göçen. * Sayikliyan.
HACIRE (C.: Hâcirât) Terbiye sinirlarina sigmayan kötü söz ve hezeyan. * (C.: Hevâcir) Günün en sicak anlari.
HACIRÎ Yapici, kurucu.
HACIS Tasa, keder, hüzün, gam. * Hâtira. Kalb ve hissin en derin ve gizli sesleri.
HACISE (C.: Hevâcis) Merak, kalbe gelen endise.
HACIYAN (Hâci. C.) Hacilar, hacc farizasini yerine getirmis olan müslümanlar.
HACIZ Ayiran. Bölen. * Vücudun içindeki bazi uzuvlari ayiran karin zari gibi zarlarin adi. * Haczeden. Borcunu ödeyemeyenin diger mallarina el koyan. * Tib: Bâdemin içindeki bazi oyuklari ayiran bölme zarlarina denir. (Bak: Hicab)
HACL (HICL) (C.: Ahcâl-Hucul) Köstek. * Bukagi. * Küçük deve yavrulari.
HACLA' Ayaklari beyaz olan koyun.
HACLE (Haclegâh) f. Gelin odasi. Gerdek odasi.
HACLET Sasirma, acaibine gitme, taaccüb. * Utanma, arlanma.
HACLET-ÂVER f. Utanç verici, utandirici.
HACLET-DIH f. Utanç verici, utandirici.
HACLET-ENGIZ f. Utandirici, sikiltici.
HACM (Hacim) Bir cismin kapladigi yer. Cirm. Cüsse. * Emmek. Massetmek.
HACM-I ISTIABÎ Bir seyin içine alabildigi miktar.
HACMEN Büyüklükçe. Hacim bakimindan.
HACR (Hicr) Men'etmek. Birisine bir seyi yasak etmek. Malini kullanmaktan men'etmek. * Kucak. Agus.
HACRA' Tas gibi kati ve sert olan sey.
HACREN Malini kullanmaktan menetmek suretiyle.
HACUC siddetli esen rüzgâr.
HACUN Egrilik. * Uzak. * Mekke'de bir dag.
HACUR (C.: Hucerât) Dere kenari.
HACZ Men'etmek. Mâni olmak. * Iki seyin arasini ayirmak. * Alacakli, borçludan alacagini alabilmesi için borçlunun malina el konulmak.
HAÇ (Ermeniceden) Put. Haç. Istavroz.
HAD f. Çaylak kusu.HAD' (Hid') : Aldatmak. * Dühul etmek, girmek. * Kurumak.
HAD' Bas asagi egmek. * Tevâzu etmek.
HAD'A Kamçidan çikan ses.
HADAA (Hâdi'. C.) Hileciler, hilekârlar, aldaticilar, dalavereciler.
HADACIR Sirtlan.
HADAD Mürekkep. * Nakis. * Akilsiz, ahmak adam. * Kolay.
HADAD Küçük, beyaz boncuk.
HADADE Hamâkat, ahmaklik.
HADAE Iki yüzlü balta.
HADAFIL Eski kaftanlar, eski elbiseler.
HADAI' (Hadîa. C.) Hileler, dalavereler, aldatmalar, yalanlar.
HADAIC (Hidâce. C.) Deveye yüklenen yükler.
HADAID (Hadîd. C.) Demirden yapilmis seyler. Sert seyler.
HADAIK (Hadîka. C.) Bahçeler.
HADAIK-I HÂSSA Saray bahçeleri. Bunlar biri saray içinde, digeri saray disinda olmak üzere iki kisimdi. Saray içindeki bahçe ve bostan isleriyle mesgul olanlara "Has Bahçe Bostancilari"; saray disindakilere ise "Hassa Bostancilari" denilirdi. Saray disi bahçe ve bostanlarin bazilari sunlardi: Kadiköy bagi, Davut Pasa bahçesi, Besiktas bahçesi, Dolmabahçe, Pasa bahçesi, Florya, Fenerbahçe, Alibeyköyü, Hasköy bahçeleri ve daha birçok bahçe ve bostanlar. (O.T.D.S.)
HADAK Patlican.
HADAKA Elmas. * Her görüp begendigini aldirmak için kocasina teklif eden kadin.
HADALET Baldiri ve kolu etli olma.
HADAN Necid'de bir dag.
HADANE Çocuk beslemek.
HADAR Suyu çok olan süt.
HADAR Mukim olmak, ikâmet etmek, oturmak.
HADAR Çabuk yetisen ot.
HADARET Bir seyin yaninda bulunmak. * Huzur. Yakinda olmak. * Hazir etmek. Hazir olmak. * Medeniyet.
HADASET Gençlik. Yenilik. Tazelik. Yeniden olus. Bir seyin evveli, ibtidasi.
HADB sefaat etmek.
HADB Vurmak, darb etmek. * Deriyi etiyle ayirmak. * Isirmak. * Yalan söylemek. * Uzunluk.
HADBA' (C.: Hudeb) Kalçalari siyrilip çikan zayif disi deve.
HADBA' Uzun boylu akilsiz kadin. * Yumusak gönüllülük.
HADBE Arka yumrulugu, kamburluk.
HADC Deve palani.
HADD Hudut. Çizgi. Sinir. * Cürüm. * Salahiyyet. * Seriatça verilen ceza. * Derece. Son derece. Münteha. * Insana âriz olan siddet ve titizlik. * Def etme. Men etmek. * Keskin. Sivri. * Sert. Gergin. * Man: Üç tasavvurdan ibaret olan kiyas. * Eksi. * Tesirli, müessir.
HADD-I ASGAR Man: Bir hükmün veya neticenin mevzuu. Küçük kaziye.
HADD-I BÜLUG Büluga erme yasi. Teklif-i Ilâhînin basladigi, namaz ve oruç gibi dinî emirleri ifaya baslanilan yas.
HADD-I EKBER Man: Bir hükmün veya neticenin mahmulü, yani sifati veya hali, olusu. Büyük kaziye.
HADD-I EVSAT Man: Hadd-i asgar ile hadd-i ekberden çikartilan diger bir hüküm veya netice. Meselâ: Âlem hâdistir. Bunu, bu dâvayi isbat için: "Çünkü: Âlem mütegayyerdir ve her mütegayyer hâdistir" dedigimizde: Âlem, "hadd-i asgar"; hâdis, "hadd-i ekber", mütegayyer, "hadd-i evsat" olur.
HADD-I I'CAZ Edb: Fasahatin mu'cize seklinde olani. (Bak: I'caz)
HADD-I IMKÂN Mümkünün son haddi. Olabilirlilik. Imkân nisbetinde olan.
HADD-I ITTISAL Bitisme noktasi.
HADD-I KAT'-I TARÎK Huk: Yolkesenlere verilecek ceza.
HADD-I KAZIF Nâmuslu bir kadina zina isnad edene karsi verilen ser'î ceza.
HADD-I KEMAL Olgunluk hâli. Kemalât haddi.
HADD-I KIFAYE Kifâyet derecesi, yeterlik derecesi.
HADD-I KUSVA Son derece. Son had.
HADD-I MA'RUF seriatça bilinen, makbul olan had. Emredilen, müsaade edilen hudud.
HADD-I MÜNTEHA Son nokta.
HADD-I MÜSTEREK Ortak derece.
HADD-I SEKR Fik: Sarap haricindeki diger içkilerin bil'ihtiyar içilmesinden hâsil olan sarhoslugun icab ettirdigi ceza.
HADD-I SER'Î Seriat kanunlariyla verilen ceza.
HADD-I SÜRB Fik: Az veya çok miktarda sarap (alkollü içki) içilmesinden dolayi uygulanacak ceza.
HADD-I TE'DIB Bir suç isleyeni baskalarina örnek olacak sekilde cezalandirmak. Darp ve ta'zir gibi.
HADD-I ZÂTINDA Aslinda. Yaradilisinda.
HADD-I ZINA Zinâ suçu isleyene verilen ceza.
HADD Gürültülü bir sesle çagiran. * Denizden gelen gürültülü dalga sesi. * Gürültü ile yikilan.
HADD Yol. * Insan cemaati. * Bir seye tesir ederek iz birakmak. * Yanak, yüz, vecih. * Yeri kazmak, yeri yarmak.
HADDA' (Hud'a. dan) Aldatici, hilekâr, dalavereci.
HADDA Deve çobani.
HADDAD Demir isleri yapan usta, demirci, çilingir. * Muhâfiz, bekçi, gardiyan. * Kapici.
HADDADÎ Demircilik.
HADDAM Muvaffakiyetli kisi. * Islerinde basarili ve becerikli kimse. * Çaliskan ve gayretli olan. * Hademe, hizmetçi.
HADDAN Iki yanak.
HADDAS (Hads. den) Anlayisli, zeki, çabuk kavrayan.
HADDE Erimis madeni döküp tel yapmaga mahsus delikli maden levha.
HADDE-I TEDKIK Inceden inceye arastirmak.
HADD-NA-SINAS f. Haddini bilmez.
HADEB Kambur olma, kamburluk.
HADEB Uzun boylu, akilsiz kimse.
HADEBE Kambur, yumru. * Vücuttaki kamburluk.
HADEBIYYET Yumruluk, kamburluk.
HADED Engel, mâni, set.
HADEKA Gözün siyahligi, gözbebegi.
HADEKA-I AYN Göz güllesi, göz hadakasi.
HADEMAT Hademeler. Hizmetçiler.
HADEME Hizmetçiler, hâdimler. * (C.: Hidâm) Halhal. * Devenin ayagini bagladiklari kayis.
HADENG (Hadenk) f. Kayin agaci. * Kayin agacindan yapilmis ok.
HADER Uyusma.
HADER-I UMUMÎ Bütün vücudu kaplayan uyusukluk.
HADERNAK Örümcek.
HADES Yeni olmak. Eskiden olmayip sonradan görülmek. * Taze. Yigit. Genç. * Fik: Abdest almayi icabettiren hal. Bazi ibadetlerin yapilmasina mâni olan ve necaset-i hükmiye sayilan hal. * Pislik.
HADES-I ASGAR Fik: Taharet-i sugra ile, yani yalniz abdest ile giden taharetsizlik hali. Bevletmek, kan gelmek sebebi ile hasil olan hades gibi.
HADES-I EKBER Fik: Taharet-i kübra ile, yani gusül abdesti ile giderilen taharetsizlik halidir.
HADES (Hads) Sür'atle idrak etmek. Zan ve tahmin eylemek. Fikrini, re'yini bildirmek. Bir sözün mâna ve mefhumunda, bir hususun vaz' ve üslubunda baska tarz tasavvur eylemek. (Bak: Hads)
HADESAN Sanssizlik, kismetsizlik, talihsizlik. * Kaza.
HADESAT (Hades. C.) Hadesler. Pislikler. (Bak: Hades)
HADEYAN Yelmek.
HADF Yürüme hizi.
HADI' Alçaltici. * Gönül alçakligi ve huzu ile muttasif.
HADIL Yumusak taze ot. * Islanmis, nemlenmis.
HADIM AGASI (Bak: Hâdim agasi)
HADINE Süt nine.
HADIR Tembel, uyusuk, uyumus.
HADIYD (Hazîz) Oturakli, mütemekkin, yer. * Dag etegi. Zir. Alçak yer. * Koz: Ayin veya baska bir seyyarenin mahreki üzerinde dünyaya en yakin bir mesafede bulunan nokta. Dünya ile diger seyyarelerin günesin merkezinden en uzak olduklari bir nokta.
HADÎ Birinci. * Mazluma yardim eden. * Deveyi sarki söyleyerek süren.
HADI' Hileci, aldatici. * Bozuk, fena.
HÂDÎ Hidayete ermis. Mürsid. Rehber, delil. Hidayet yolunu gösteren. Hidayete, dogruluga eristiren. Önde giden.
HÂDIY-ÜT TARIK Hidayet yoluna sevkeden, mürsid. Dogru yolda giden.
HADÎA (C.: Hadâyi') Ustalikli bir sekilde aldatma, oyun yapma.
HADÎA Davarin karnindan gelen ses.
HADIÂNE f. Hile ile, hile yaparak.
HADÎ ASER Onbirinci.
HADÎB Kinali, kina yapilmis. * Boyali, boyanmis.
HADIC(E) Vaktinden evvel dogan erkek veya kiz çocugu.
HADID Demir, çelik. Sert, kavi olan. * Çabuk kavrayisli, keskin, öfkeli, hiddetli, titiz. * Hudut ve sinir komsusu.
HADID-ÜL BASAR Gözü keskin.
HADID-ÜL MIZÂC Öfkeli, çabuk kizan.
HADID-ÜN NAZAR Görüsü keskin olan.
HADID SURESI Kur'an-i Kerim'in 57. suresi.
HADÎD Dag etegi. * Içinde yagmur suyu biriken alçak çukur. * Arz, yer, dünya.
HÂDIFE Halktan bir kisim.
HADÎKA Etrafi duvarla çevrilmis bahçe. Sulu, agaçli bahçe.
HADÎKA-YI FERAHFEZA Iç açan bahçe. Gönüle ferahlik veren bahçe.
HÂDIL (Hadl. den) Asagiya sarkitilmis. * Gözlerinde ve agzinda çiban olan deve yavrusu.
HADÎLE Çayir, çimen.
HÂDIM (Hidmet. den) (C.: Huddâm) Hademe, hizmetçi, hizmet eden, ise yarayan. * Imân ve Islâmiye'te ve millete faydali olmaga çalisan. * Erkekligi yok edilmis olanlar. Bunlardan saraylarla büyük kisilerin konaklarinda çalisanlara Hadim agasi denilirdi. Osmanli Imparatorlugunda bunlardan, büyük mevkilere yükselenler olmustur. Hattâ sadrazam olanlar bile vardir.
HÂDIM-ÜL FUKARA Fakirlere hizmet eden.
HÂDIM-ÜL HAREMEYN-IS SERIFEYN Hilâfeti haiz olmalari hasebiyle Osmanli Padisahlarina verilen ünvandir. Haremeyn; Mekke ile Medine'ye denilir. Islâm âleminin bu iki sehre hürmet-i mahsusalari sebebiyle ve daha fazla tâzim kasdiyle serif sifatini da ilâve ederek "Haremeyn-is serifeyn" denilmistir. Haremeyn'in Hâdimi mânasina gelen bu tâbir ise ilk evvel Yavuz Sultan Selim hakkinda kullanilmis, daha sonra bütün padisahlar hakkinda istimal olunmustur. Yavuz Sultan Selim Han Halep'i fethettigi haftanin ilk cum'a namazini Melik Zâhir camiinde eda ederken, hatib hutbede "Malik-ül Haremeyn-is Serifeyn" seklinde adini anar anmaz, Yavuz Selim derhal yerinden kalkarak: "Haremeyn'in maliki olmak ne haddimdir. Ben Haremeyn'in hizmetkâri olmakla iftihar ederim." demek suretiyle tevazu göstermis ve bu tabir ondan sonra, hutbelerde o suretle söylenmistir.
HÂDIM Yikici olan, yikan, tahrib eden.
HÂDIM-ÜL LEZZAT Lezzetleri mahveden, yikan. (Ölüm)
HADIM AGASI Erkekligi yok edilmis olan. Böyle kimselere "Tavasi" de denilirdi. Bu gibiler, yabanci erkekler için mahrem sayilan harem dairesine girip çiktiklari ve muhafaza ile beraber harem hizmetini de gördükleri için kendilerine "Hâdim Agasi" adi verilirdi. (O.T.D.S.)
HADIME (Hâdim. den) Kadin hizmetçi.
HADÎME Su içinde eriyince pismis olan bugday.
HADÎN (C.: Hudenâ) Sâdik dost, vefadar arkadas.
HADÎN-I KADÎM Eski dost.
HADIN Bir kus cinsidir. (Hiç doymak bilmez, yedigini hemen hazmedip yine yemek ister, yüksek yerleri sever, degme yer üstüne konmaz, agaç baslarina konup bütün yemisini yer, yemisleri kalmazsa baska yerlere gider.)
HADIR Öten güvercin. Kisneyen at. * Üstü koyu, alti sulu olan yogurt.
HADIR (C.: Hadere) Sisen aza, yumrulanan organ.
HADIR Gevsek, tembel, uyusuk.
HADÎRE Kalabalik olmayan topluluk. * Yaranin içinde toplanan kan ve irin.
HADÎRE Hurmasi gök iken dökülen hurma agaci.
HÂDIS Yeni. Sonradan olan sey. Degisen. Hudus eden.
HÂDIS-ÜS SINN Yasi taze. Genç delikanli.
HADÎS Her söylenisinde yeni haber gibi dinlenmege lâyik. Peygamberimizin (A.S.M.) sözü, emri ve hareketi. Sünnet-i Nebeviyye. Hadisten bahseden ilim. (Bak: Tevâtür)
HADÎS-I BI-L MA'NA Kelâm itibari ile degil de mânaca dogru olan hadis.
HADÎS-I KUDSÎ Mânasi Peygamberimiz'e (A.S.M.) vahy veya ilham edilen, kelimesi kendisinden sudur eden kudsî kelâm.
HADÎS-I MESHUR (Bak: Meshur)
HADÎS-I MEVZU' Baskasi tarafindan söylendigi hâlde Peygamberimize (A.S.M.) isnad edilen hadis. Muan'an veya senedlerle tesbit edilmemis hadistir. Manasi yanlis demek degildir.
HADÎS-I MUALLAK Senedinin yalniz ibtidasindan bir veya birkaç ravisi hazf edilmis olan hadistir. Meselâ: Bir zat kendi seyhini ve seyhinin seyhini zikr etmeksizin onlarin fevkindeki râvilerden itibaren senedi zikr etse ta'likte bulunmus olur. (Ist. Fik.K.)
HADÎS-I MÜRSEL Peygamberimiz'den (A.S.M.) isitildigi bildirilen hadis-i serif.
HADÎS-I MÜTEVATIR Kizb üzerine ittifaklari aklen tecviz olunmayan cemaatlerin birbirinden ve ilk cemaatin de bizzat Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmdan rivâyet ettigi Hadis-i seriftir. (Ilm-i yakîni ifade eder. "Bu hadis-i serif Peygamber'den (A.S.M.) sâdir olmus mu?" demege imkân kalmaz).
HADÎS-I SAHÎH Hakkinda süphe edilemiyen ve dogru senetlere ve râvilere isnad edilerek müsbet olarak kat'i bilinen hadis-i nebevidir.
HADÎS-I SEYHEYN En muteber ve büyük hadis âlimlerinden Imam-i Buharî ve Imam-i Müslim'den rivayet edilen hadis-i serif.
HÂDISAT (Hâdise. C.) Yeni olan seyler. Hâdiseler.
HÂDISE (C.: Hâdisat, Havadis) Vâkia, olay. Yeni bir sey, ilk defa olan. Haber.
HÂDISE Derisi parçalandigi halde kan çikmayan yara.
HÂDIYE Degnek, asâ, sopa. * Su içinden sivrilerek yükselen kaya.
HADL Meyletmek, yönelmek.
HADLEKA siddetle bakmak.
HADM Birseyi agzina koyup, bir lokmada çigneyip yemek.
HADMA' Beyaz koyun.
HADME Ates gürültüsü.
HADR Evmek, acele etmek. * Vücutta bir organin sisip yumrulasmasi. * Men etmek, engel olmak. * Saçak bükmek.
HADRA (Müennestir) Yesillik. * Sebze. En yesil. Pek yesil.
HADRAVAT (Hadrevât) (Hadrâ. C.) Yesillikler, yesillik.
HADRE Yüz yüze olmak.
HADREBAN Feryadi siddetli olan, çok fazla bagiran.
HADRECE Bükmek. * Saglam yapmak, saglamlastirmak.
HADS Uzun düsünce ve delile ihtiyaç kalmadan hâsil olan ilim. Sür'at-i intikal. Ani ve dogru idrâk. Delilden neticeye çabuk varmak.(Akil tâtil-i esgal etse de, nazarini ihmal etse, vicdan Sânii unutamaz. Kendi nefsini inkâr etse de onu görür. Onu düsünür. Ona müteveccihtir. Hads ki, simsek gibi sür'at-i intikaldir, dâima onu tahrik eder. Hadsin muzâafi olan ilham, onu dâima tenvir eder. Meyelânin muzâafi olan arzu ve onun muzâafi olan istiyak ve onun muzâafi olan ask-i Ilâhi, onu dâima mârifet-i Zülcelâle sevkeder. Su fitrattaki incizab ve cezbe, bir hakikat-i câzibedarin cezbiyledir. M.N.)(.... Hem hiç mümkün müdür ki: O hads-i kat'î, o yakîn-i suhudî hadsiz emarelerden ve o emareler, hadsiz müsahedat vak'ialarindan ve o müsahedat vaki'alari, seksiz ve süphesiz mebâdi-i zaruriyeye istinad etmesin. Öyle ise, su ehl-i edyandaki bu itikadât-i umumiyenin sebebi ve senedi, tevatür-ü mânevi kuvvetini ifade eden pek çok kerrat ile melâike müsahedelerinden ve ruhanilerin rü'yetlerinden hâsil olan mebâdi-i zaruriyedir, esasat-i kat'iyyedir. S.)
HADS-I SÂDIK Tam, dogru ve süphesiz idrâk etme ve bilme.
HADSEN Sezmekle. Sür'atle intikal ve idrâk etmekle.
HADSÎ Hadsle. Hadse dâir ve müteallik.
HADSIYYAT Mümkün olan seyler. Olmasi ihtimali olan nesneler. Mümkinat.
HADSIZ Hesapsiz, sayisiz. Belirli olmayan, çok.
HADS Kasimak. * Tirmalamak.
HADSE (C.: Hadesât) Vesvese, kuruntu, merak, ye's, üzüntü, hüzün.
HADSE-I DERUN Iç sikintisi, gönül üzüntüsü.
HADSE-AVER f. Rahatsizlik veren, insani sikintiya koyan.
HADSE-NISAR f. Merak veren, vesvese.
HADUN Memesinden biri digerinden uzun olan koyun.
HADUR Yemen diyarinda bir sehrin adi.
HADUR Inis. * Alçak yer.
HADUS Pire. Sinek.
HADV Sürmek.
HADY Evmek, acele etmek. * Rüzgârin esmesi.
HAFA Gizlilik. Gizli olmak. Saklilik.
HAFA Berdi denilen otun beyaz ve yas olan kökü.
HAFA' Yalin ayak yürümek.
HAFA (HAFÂYE) Çok yürümekten adamin ayaginin ve davarin tirnaginin asinmasi.
HAFAFÎS (Huffâs. C.) Yarasa kuslari.
HAFAGÂH f. Gizlenilecek yer, gizlenme yeri, siper.
HAFAIR (Hafîr. C.) Oyuklar, delikler, çukurlar.
HAFAK (HAFAKAN) Muzdarib olmak, aci çekmek. * Deprenmek.
HAFAKAN Sikinti. Kalb çarpintisi. Iztirab.
HAFAT (Hâfe. C.) Sahiller, deniz kenarlari, kiyilar.
HAFAVE Bir kimseyi mübâlâga ile sormak. * Sefaat etmek. * Ikramda ve iltifatta mübâlaga etmek.
HAFAYA (Hafi. C.) Gizli seyler. Sirlar.
HAFAYA-YI UMÛR Islerin gizli tarafi.
HAFAZA (Hâfiz. C.) Muhafizlar. Muhafiz melekler.
HAFC Titremek. * Ayagini egri basan.
HAFCAG Tatar beyi. (Asli: Kipçak)
HAFD Evmek, sür'at.
HÂFE (C.: Hâfât) Sâhil, kiyi, deniz kenari. * Iki veya daha fazla sathin, bir açi teskil ederek birlesmesinden meydana gelen uzunlamasina keskinlik.
HÂFE-I NEHR Nehir kenari.
HÂFE-I TARÎK Yol kenari.
HAFE Içine bal konulan sahtiyan tuluk.
HAFEDE (Hafid. C.) Yardimcilar, hâdimler.
HAFEF Fakirlik. Darlik. * Siddet.
HAFELLEH Ayaklarinin uç kismi birbirine yakin olup, ökçeleri uzak olan.
HAFENDER Malini güzel tedbirlerle çogaltan mal sahibi.
HAFER Çukurdan çikartilan toprak. * Disin çürümüs kismi veya kiri.
HAFER Çok fazla utanmak.
HAFES (C.: Ahfâs) Igne ve iplik koyacak kap. * Sel.
HAFES Gözün küçük olmasi ve görme kuvvetinin zayif olmasi. (Öyle kisiye "ahfes" derler.)
HAFET Islikli yilan.
HAFF Bir seyin etrâfini dolanan. Bir nesnenin çevresini dolanan.
HAFF Tavaf etmek. * Süslemek. * Hizmet etmek. * Kesmek.
HAFF Alaca renkli at.
HAFFAF Ayakkabi, terlik vb. gibi seyler yapan ve satan. Kavaf.
HAFFANE (C.: Haffân) Deve kusu yavrusu. * Hizmet. * Maiyyet.
HAFFAR Çukur kazan, kuyu kazan.
HAFFE (C.: Hiff) Çulhalarin bez sardiklari agaç.
HAFHAFA (C.: Hafâhif) Köpegin, yemek yerken ses çikarmasi. * Sirtlan sesi.
HAFIK Ufkun nihayeti. Sark veya garb tarafi. * Vuran, çarpan, çirpinan.
HAFIKAN (Hâfikeyn) Magrib ile masrik. Sark ile garb. Dogu ile bati.
HÂFIZ Kur'ân-i Kerim'i tamamen ezbere okuyan. * Kur'an-i Kerim'in mânasi ile beraber her seyini yasamaya ve muhafazaya çalisan. * Muhafaza eden. Koruyan. Hifzeden. (Hadis ilmi ile mesgul ve mütehassis olup yüzbin hadis-i serifi senetleri ile beraber ezberden okuyanlara da Hâfiz-ül hadis denirdi.) (Ist. Fik. K.)
HÂFIZ-I HAKIKÎ Hakiki ve tam muhafaza eden. (Allah)
HÂFIZ-I KÜTÜB Kitablari hifzeden, saklayan. Kütüphane me'muru, kütüphaneci.
HÂFIZ-I SIRAZÎ (Bak: Sa'd-i Sirazî)
HÂFIZ Alçaltici. * Insana haddini bildiren. * Rahatta olan.
HÂFIZA Muhafaza eden. Ezberleme kuvvesi. Kuvve-i hâfiza.
HÂFIZA-PIRÂ f. Hafizayi süsleyen. * Ugur sayilarak ezberlenen sey.
HAFI Yalin ayak yürüyen veya kosan. * Çok ikram eden insan. Insani güler yüzle karsilayan.
HAFÎ Gizli. Açikta olmayan. Sakli. * Fik: Sigasindan dolayi degil, bir ârizadan dolayi mânasi kapali kalan lafiz.
HAFÎD Evlâd. Ogul. Torun.
HAFÎDE Kiz torun.
HAFIF Agir olmayan. Hafif. Yegni.
HAFIF-ÜL MIZAC Kararsiz, hoppa, temkinsiz.
HAFIF-ÜR RUH Ruhu hafif olan, hossohbet.
HAFÎF Kus uçarken, at kosarken veya rüzgâr eserken meydana gelen hisirti, hislama.
HAFIF-I KEBUTER Güvercinin uçarken çikardigi ses.
HÂFIL Dolu, mümteli.
HÂFIR Kazan, kazici, hafriyat yapan. Yerde çukur açan.(Esâsen kazici mânasina sifat olmakla beraber, atin tirnagina isim olmustur. Ve o münasebetle tirnaginin kazdigi çukura, yani izine ve o suretle açilan çigira dahi merdiyye mânasina râdiye itlak olunur. E.T.)
HÂFIR-I BI'R Kuyu kazan.
HÂFIR-I KABR Mezar kazan, mezarci.
HAFÎR Kazilmis yer. Çukur. Mezar.
HAFIR (C.: Havâfir) Davar tirnagi.
HAFIRE Evvelki hâline ve evvelki yerine dönmek.
HAFISE Sel yolu.
HAFIY Her seyi arayip bilmis olan âlim. * Bir seyi mübâlaga ile arayip bilen kimse.
HAFIYE Sakli ve gizli seyleri arastiran. * Casus. * Polis.
HAFIYE (HÂFIYYE) (C.: Havâfi) Insan bedeninde gizli olan can. * Kus kanadinda ebâhirden sonra olan dört kisacik yeleklerin her birisi. * Gizli, mestur.
HAFIYEN Ikram ederek. * Yalinayak olarak.
HAFIYYAT Gizli seyler. Gizlilikler.
HAFIYYAT-I UMÛR Islerin sakli taraflari, gizli kisimlari.
HAFIYYEN Gizlice, sakli olarak, gizliden. Asikâr olmiyarak.
HAFIYYETEN Gizlice, gizli ve sakli olarak.
HAFIYY Ü CELÎ Gizli ve âsikâr.
HAFÎZ Esirgeyen. Koruyan. Muhafaza eden. Muhafiz.
HAFÎZ Hodbinligi, kibri, serkesligi kirilmis kimse. Asagi basilmis.
HAFIZALLAH Allah korusun. Allah muhafaza etsin, Allah saklasin (anlamindadir).
HAFÎZIYYET Muhafaza edicilik, koruyup esirgeyicilik. * Cenâb-i Hakk'in, bütün tohum ve çekideklerde oldugu gibi, bir mahlûkun basina gelecek vaziyetleri ve basindan geçenleri muhafaza edici sifati. Cenab-i Hakk'in muhafaza ediciligi.(Ism-i Hafiz'in tecelli-i etemmine isaret eden: âyetidir. Kur'an-i Hakîm'in bu hakikatina delil istersen: Kitab-i Mübin'in mistari üstünde yazilan su kâinat kitabinin sahifelerine baksan, ism-i Hafîz'in cilve-i azamini ve bu âyet-i kerimenin bir hakikat-i kübrasinin naziresini çok cihetlerle görebilirsin. Ezcümle: Agaç, çiçek ve otlarin muhtelif tohumlarindan bir kabza al. O muhtelif ve birbirine muhalif tohumlarin cinsleri birbirinden ayri, nevileri birbirinden baska olan çiçek ve agaç ve otlarin sandukçalari hükmünde olan o kabzayi karanlikta ve karanlik ve basit ve câmid bir toprak içinde defnet, serp. Sonra mizansiz ve esyayi farketmeyen ve nereye yüzünü çevirsen oraya giden basit su ile sula. Sonra senevî hasrin meydani olan bahar mevsiminde gel, bak! Isrâfil-vâri melek-i ra'd; baharda, nefh-i Sur nev'inden yagmura bagirmasi, yer altinda defnedilen çekirdeklere nefh-i ruhla müjdelemesi zamanina dikkat et ki, o nihayet derece karisik ve karismis ve birbirine benziyen o tohumcuklar, ism-i Hafîz'in tecellisi altinda kemal-i imtisal ile hatasiz olarak Fâtir-i Hakîm'den gelen evamir-i tekviniyeyi imtisal ediyorlar. Ve öyle tevfik-i hareket ediyorlar ki: Onlarin o hareketlerinde bir suur, bir basiret, bir kasd, bir irade, bir ilim, bir kemal, bir hikmet parladigi görünüyor. Çünki görüyorsun ki: O birbirine benzeyen tohumcuklar, birbirinden temayüz ediyor, ayriliyor. Meselâ bu tohumcuk, bir incir agaci oldu. Fâtir-i Hakimin nimetlerini baslarimiz üstünde nesre basladi. Serpiyor, dallarinin elleri ile bizlere uzatiyor. Iste bu, ona sureten benziyen bu iki tohumcuk ise, gün âsiki namindaki çiçek ile, hercâi menekse gibi çiçekleri verdi. Bizler için süslendi. Yüzümüze gülüyorlar; kendilerini bizlere sevdiriyorlar. Daha buradaki bir kisim tohumcuklar, bu güzel meyveleri verdi. Ve sünbül ve agaç oldular. Güzel tad ve koku ve sekilleri ile istihamizi açip, kendi nefislerine bizim nefislerimizi davet ediyorlar. Ve kendilerini müsterilerine feda ediyorlar. Tâ nebatî hayat mertebesinden, hayvanî hayat mertebesine terakki etsinler. Ve hâkeza... kiyas et. Öyle bir surette o tohumcuklar inkisaf ettiler ki, o tek kabza, muhtelif agaçlarla ve mütenevvi çiçeklerle dolu bir bahçe hükmüne geçti. Içinde hiçbir galat, kusur yok. sirrini gösterir. Herbir tohum, ismi-i Hafîz'in cilvesiyle ve ihsaniyle ona pederinin ve aslinin malindan verdigi irsiyeti; iltibassiz, noksansiz muhafaza edip gösteriyor. Iste bu hadsiz harika muhafazayi yapan Zât-i Hafîz, kiyamet ve hasirde, hafîziyyetin tecelli-i ekberini gösterecegine kat'i bir isarettir. Evet bu ehemmiyetsiz, zâil, fâni tavirlarda bu derece kusursuz, galatsiz hafîziyyet cilvesi bir hüccet-i katiadir ki; ebedi te'siri ve azim ehemmiyeti bulunan emanet-i kübra hamelesi ve arzin halifesi olan insanlarin ef'al ve âsâr ve akvâlleri ve hasenat ve seyyiatlari, kemal-i dikkatle muhafaza edilir ve muhasebesi görülecek. Âyâ bu insan zanneder mi ki, basibos kalacak. Hâsâ!... Belki insan, ebede meb'ustur ve saadet-i ebediyeye ve sekavet-i daimeye namzeddir. Küçük-büyük, az-çok her amelinden muhasebe görecek. Ya taltif veya tokat yiyecek. Iste hafîziyyetin cilve-i kübrasina ve mezkûr âyetin hakikatina sâhidler had ve hesaba gelmez. Bu mes'eledeki gösterdigimiz sahid; denizden bir katre, dagdan bir zerredir. L.)
HAFK Naldan çikan ses.
HAFL Kederlenme, hüzünlenme, tasalanma. * Toplanti, toplanma.
HAFNE (C.: Hafenât) Iki avuç dolusu olan sey.
HAFR Kazmak ve çukur etmek.
HAFR Ahdinde durmamak. * Kiraya vermek.
HAFRIYAT Yeri kazip derinlestirmeler. Kazilar.
HAFS Toplama, cem'etme. Biriktirme.
HAFS Hiz. Sür'at.
HAFS Her nesnenin bosu.
HAFSA Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) zevcelerinden biri ve Hz. Ömer'in (R.A.) kizi.
HAFS Tib: "Tavuk karasi" adi verilen bir göz hastaligi.
HAFS Celbetmek, çekmek. * Yeri kazip oymak. * Birbiri ardinca tez tez gelmek.
HAFT Dövmek.
HAFT Sâkin olmak. * Sözü gizli söylemek.
HAFTA f. Yedi günden ibaret müddet. Yedi günlük müddet.
HAFTAN Eskiden savaslarda zirh üzerine giyilen bir cins pamuklu elbise. * Kaftan.
HAFUD Karnindaki yavrusunu âzasi belirmeden düsüren deve.
HAFUR Bir ot cinsi.
HAFV Men etmek, mâni olmak, engel olmak.
HAFY Gizlemek. * Setretmek, örtmek. * Izhar etmek, görünmek. * Parlamak, yildiramak.
HAFZ Asiri olmama hali. * Refah ve ferahlik. Huzur ve rahat. * Yavas yavas mülayim yürüyüs, itidal. Alçak. * Kelimenin son harfini esre, yâni "i" diye okumak. * Sözü bogaz içinden söylemek.
HAFZ Tasimak için hazirlanmis ev esyasi. Ev esyasi tasitilan deve. * Bir seyi egmek veya elden birakmak.
HAH f. (Hasten : "Istemek" mastarindan yapilmistir.) Kelimenin sonuna getirilerek isteyen, ister mânasinda terkib yapilir. Meselâ: Bed-hah : Kötülük isteyen.
HAHAM Mûsevilerin dinî reisi, râhibi, âlimi.
HAHAN f. Istekli, arzulu, tâlib.
HAHEM (Hâsten) mastarindan, "Isterim" mânasina fiildir.
HAHER f. Kizkardes. Hemsire.
HAHERÎ f. Hemsirelik, kizkardeslik.
HAHER-ZADE f. Hemsirezade, kizkardes çocugu. Yegen.
HÂHIS f. Fazla arzu, isteyis.
HÂHIS-I VICDANÎ Vicdanî isteyis ve arzu.
HÂHISGER (HÂHISKER) f. Arzulayan. Isteyen. Istekli.
HÂHISGERAN (HÂHISKERÂN) f. Hâhisgerler, istekliler, tâlibler.
HAH NA-HAH f. Ister istemez.
HAIB (Heybet. den) Kokan, Utanan. Utangaç.
HAIB Mahrum. Ümidsiz. Kederli. Me'yus. Bi-behre olan.
HAIBEN Muvaffakiyetsiz olarak. Mahrum olarak.
HAIBÎN (Hâib. C.) Zarar ve ziyâna ugrayanlar. * Mahrum olanlar. * Me'yus olanlar, üzülenler.
HAIC (Hâyic) Coskun, heyecanli.
HAID Pisman, nedamet eden, tövbekâr, nâdim.
HAIF (Havf. dan) Korkan. Korkmus olan.
HAIF Gadir eden, azarlayan. Zulmeden.
HAIFEN Korkarak, korkakçasina.
HAIFANE Korkakcasina, ödlekçesine.
HAIK (C.: Hayyak) Çulha.
HAIL Perde. Mânia. Iki sey arasini ayiran.
HAIL Korku ve dehset veren.
HAILE Neticesi fâciali tiyatro piyesi. Trajedi. (Bak: Dram)
HAIM (Hâyim) Hayrette kalan. Mütehayyir. Sersem.
HAIN Emanete hiyanet eden. Iyilige karsi kötülük eden.
HAINANE Hâincesine, hâin bir kisiye yakisir sekil ve surette.
HAIR Hayrette kalmis, mütehayyir. Sasirmis, taaccüb etmis.
HAIR-I BAIR Saskin, sapitmis. * Aklini kaybederek ne yapacagini bilemiyen.
HAIT Bir yeri çevreleyen duvar. Tahta perde. Çit.
HAIZ Bir seye sahip olma. Sahip. Mâlik. * Yer tutan. * Akranindan mümtaz olan.
HAIZ-I EHEMMIYET Ehemmiyetli, mühim, önemli.
HAIZ (Bak: Hayz)
HAK (Bak: Hakk)
HÂK Vasat. Vasatî. Orta.
HÂK f. Toprak. Turab.(Hâk ol ki, Hüdâ mertebeni eyleye âli.Tâc-i ser-i âlemdir o kim hâkk-i kademdir.)
HÂK-I MEZAR Mezar topragi.
HÂK-I PÂK Temiz toprak.
HÂK-I VATAN Vatan topragi.
HAKAID (Hakd. C.) Kinler, garezler, hasedler.
HAKAIK (Hakayik) (Hakikat. C.) Hakikatler.
HAKAIK-I NISBIYE Nisbete, ölçüye göre olan hakikatlar.(Hakaik-i nisbiye denilen seyler, kâinatin eczasi arasinda bulunan rabitalardir. Ve kâinattaki nizam, ancak hakaik-i nisbiyeden dogmustur. Ve hakaik-i nisbiyeden kâinatin envaina bir vücud-u vahid in'ikas etmistir. Hakaik-i nisbiye, büyük bir ölçüde hakaik-i hakikiyeden çoktur. Hattâ bir zatin hakaik-i hakikiyesi yedi ise, hakaik-i nisbiyesi yediyüzdür. Binaenaleyh kubuh ve serde, ser varsa da, kalildir. I.I.)
HAKALLED Dar gönüllü, bahil kimse.
HAKAN Eski Türklerde hükümdar mânasinadir.
HAKAN-I MAGFUR Ölmüs hükümdar.
HAKANÎ Hâkan ile ilgili, hâkana mensub.
HAKARET Küçüklük. Itibarsizlik. Hor ve hakir görmek. Küçümseme. Küçük görme. Tâzimsizlik.
HAKARET-ÂMIZ f. Hakaretle karisik. Hakaretle beraber.
HAKAYIK (Bak: Hakaik)
HAKAYIK-I NISBIYE (Bak: Hakaik-i nisbiye)
HAKAYIK-I SEB'A Yedi hakikat. Fatiha suresinin yedi âyeti. Imanin alti sarti ve Islâmiyet ile yedi olan mühim hakikatlar. Kur'an-i Kerim'in yedi vechile hârika olmasi gibi hakikatlar.
HAKAYIK-ÜL VEKAYI' Hâdiselerin hakikatlari.
HAKB Devenin semerini karnina baglamakta kullanilan ip. * Tutulmak.
HAKBA' Yaban eseginin disisi.
HAK-BÎN f. Hakki gören. Hak veren. Hakka imân eden. Hakka inanan.
HAKBÎZ f. Toprak kalburu.
HAKD Kin tutmak. Adâvetini gizlemek. (Bak: Ihnet)
HAKDAN f. Dünya, arz, yer.
HAKEK Yumusak beyaz tas.
HAKEM Iki tarafin anlasmak üzere hükmüne riza göstermek için seçtikleri kimse. Hakli ve haksizin ayrilmasinda aracilik eden.
HAKEME (C.: Hakemât) Damak geminin halkasi.
HAKEMEYN Iki hakem. * Tar: Siffîn Vak'asinda Hz. Ali (R.A.) ile Hz. Muaviye (R.A.) arasinda hakem seçilen Amr Ibn-ül As ile Ebu Muse-l Es'arî.
HAK-ENDIS f. Hakki düsünen. Hakki arayan, dogruluk için endise eden.
HAKESARÎ f. Perisanlik, düskünlük.
HAKEZA Öylece. Bunun gibi. Böyle.
HAKHAH Gecenin ilk saatlerinde gitmek.
HAKHAKA Zahmetli ve mesakkatli yolculuk yapmak.
HAKIB Karni guruldayan kisi. * Necaseti sedit kisi.
HAKIL Erkek fâre.
HAKIN Sidik zorlugu olan kimse.
HAKINE Bogaz altindaki çukurcuk.
HAKÎ Anlatan. Hikâye eden.
HAKÎ f. Toprak rengi. Toprakla alâkali.
HAKÎ' Kiragi.
HAKÎBE Heybe.
HAKÎK Hakli, hak sahibi olan. * Müstehak, lâyik, münasib.
HAKIKAT (C.: Hakaik) Bir seyin asli ve esâsi. Mahiyeti. Gerçek. Dogru. Sahih. Künh. Sâbit ve vâki. * Kadirbilirlik. Sadâkat, dogruluk. Kâinat ve tabiat ve uluhiyet hakkinda bütün tesbih ve mecazlardan âri ve zâhir olan gerçek. * "Mecâz" karsiligi, esas olarak kullanilan kelime. * Edb: Bir kelime neyi anlatmak için konulmus ise, bu kelimenin o mânada kullanilmasi; göz kelimesinin, ayni o bilinen uzuv mânasinda kullanilmasi gibi. (Bak: Mahiyet, Mecaz)
HAKIKAT-I HÂRICIYE Hayat gibi âlem-i sehadete gelmis varlik.
HAKIKAT-I SÂBITE f. Sâbit, degismez hakikat.
HAKIKAT-BÎN f. Hakikati gören, hakikati anlayan. Hakikatsinas. Hakikata inanan.
HAKIKATEN Dogrusu, gerçekten, hakikat olarak.
HAKIKAT-GU f. Dogru sözlü. Dogru konusan.
HAKIKAT-PEREST f. Hakki ve hakikati seven, hakikata inanan. Dürüst, hakikat âsigi.
HAKIKAT-SINAS f. Hakikati dogru taniyan, bilen. Hakikata imân eden.
HAKIKAT-SINASÂNE f. Gerçegi, hakikati taniyana yakisacak surette.
HAKIKÎ Gerçek. Hakikate mensub. Sâhici, dogru.
HAKÎLE Uzun bugday. * Bagirsak içinde olan su.
HÂK ILE YEKSAN Yerle bir.
HAKÎM Hikmetle muttasif olan ve mevcudatin hakikatina vâkif olan. Hikmet mütehasssi. Ilm-i hikmette mütebahhir ve mütehassis olan. Is ve emirleri hikmetli ve yanlissiz olan. * Tabib, doktor.
HAKÎM-I LOKMAN (Bak: Lokman)
HAKÎM-I MUTLAK Tam hikmet sahibi olan. Cenab-i Hak (C.C.)
HÂKIM Galib. Hakli ve haksizi ayirip hak ve adalet üzere hükmeden. Baskasini müdahale ettirmeden idare eden, Allah (C.C.) * Memleketi idare eden. * Mahkeme reisi. (Hâkim-i Hakikî, Hâkim-i Ezelî, Hâkim-i Mutlak, Hâkim-i Zülcelâl, Hâkim-i Lemyezel... gibi isimlerle, Cenab-i Hakk'a âit olan Hâkim sifati Kur'ân-i Kerim'de 86 def'a zikredilir.)
HÂKIM-ÜS SER' Kadilar (hâkimler) için kullanilan bir tâbirdir. Kadilar davalari ser'î hükümler dairesinde hall ü faslettikleri için bu tâbir meydana gelmistir. Seriat hâkimi demektir.
HAKÎMANE f. Hikmetli olarak. Hakîm olana yakisir surette.
HÂKIMANE Hükmederek, hâkim olarak. Hâkime yakisir tarzda.
HÂKIME Kadin hâkim.
HAKIM EBU ABDULLAH Muhammed bin Abdullah ibn-i Beyyi' (Hi: 321-405) Sâmâniye Devleti Nisabur Kadiliginda bulunmus büyük muhaddislerden, Safiî fakihlerinden, asrinin en büyük din âlimi diye bilinen bir zattir. Bir çok eser te'lif etmistir. Baslicalari: El Müstedrek Ale-s Sahihayn, Kitab-ül Ilel, El-Iklil, El-Emali, Teracüm-üs Süyuh, El Medhal ilâ Ilm-is Sahih, Fazâil-ül Imam-üs Safiî, Tarih-i Ulemâ-i Nisabur, Marifet-ül Hadis ünvanlarindadir.
HÂKIMIYYET Hâkim olus. Hükmedis. Âmirlik. Üstünlük. Müdahale ve rakibi kabul etmemek hali.(... Evet, bu kâinata genis bir dikkat ile bakan; kâinati gayet hasmetli ve gayet faaliyetli bir memleket, belki idâresi gayet hikmetli ve hâkimiyyeti gayet kuvvetli bir sehir hükmünde görür, her seyi ve her nev'i birer vazife ile musahharâne mesgul bulur. âyetinin askerlik mânasini ihsas eden temsiline göre; zerrat ordusundan ve nebatat firkalarindan ve hayvanat taburlarindan, ta yildizlar ordusuna kadar olan cünud-u Rabbaniyeden, o küçük me'murlarda ve bu pek büyük askerlerde, hâkimâne tekvinî emirlerin, âmirâne hükümlerin, sâhâne kanunlarin cereyanlari, bedahetle bir hâkimiyyet-i mutlakanin ve bir âmiriyyet-i külliyenin vücuduna delâlet ederler. S.)
HAKÎ-NIHAD f. Mütevazi, kibirsiz, alçak gönüllü.
HAKIR Küçük. Ehemmiyetsiz. Kiymetsiz. Itibarsiz. Kudretsiz.
HAKIRÂNE f. Hakircesine. Hakir bir kimseye yakisacak tarz ve sekilde.
HAKISTER f. Kül, ates külü.
HAKIYAN (Hâki. C.) Insanlar, nev'-i beser, dünya halki.
HAKK (Bâtilin ziddi) Dogru. Gerçek. Vâcib ve lâzim olan. Her sâbit ve dogru olan sey. Adalet. Herkesin mesru olan salahiyeti, iktidari, bir sey üzerindeki mâlikiyyeti. * Dâva ve iddia. * Hakikate uygunluk. * Geçmis, harcanmis emek. Pay, hisse. * Münasib * Din. Islâmiyyet. * Kur'an. * Vukuu vâcib, gelecegi süphesiz olan. * Kiyamet. * Mahz-i hakikat. * Yapacagini yalansiz yapan kimse. * Musibet.
HAKK-I ÂMIRIYYET Âmirlik hakki.
HAKK-I IHTITAB Ormana yakin olan kimselerin ormandan odun kesmek hakki.
HAKK-UL YAKÎN (Hakk-al yakîn) Mârifet mertebesinin en yüksegi. En yakînî bir surette hakikati müsahede edip yasamak hali. Atesin yakici oldugunu bütün hislerimizle yakindan duyup yasadigimiz gibi. (Bak: Yakîn)
HAKK Kazima. Oyma. Maden üzerine yazi islemek.
HAKK-I MÜHÜR Mühür kazima.
HAKK-I SEHV Yanlisi kazima.
HAKKA (Hakkan) Dogru olarak. Gerçek. Hakikat olarak. Lâzim ve sâbit kilmak.
HÂKKA Kiyamet günü. * Âfet. Devamli musibet. (Herkesin ve her kavmin amellerini isbat ve izhar eylediginden kiyamet gününe bu isim verilmistir) (L.R.)
HÂKKA SURESI Kur'an-i Kerim'in 69. suresi olup Mekkîdir.
HAKKÂK Hakkeden. Mühür vesair kaziyan.
HAKKÂKÎ Mühür ve saire kazima, hakkâklik.
HAKKAK Hokkaci, kutucu.
HAKKAN Hakikaten, dogrusu.
HAKKANÎ Hak ve adalete uygun. Hakliliga uyar ve yakisir.
HAKKANIYET Haktan ve dogruluktan ayrilmamak. Adalet üzere bulunmak. Adalet ve insaf ile lâzim olani icra etmek.
HAKK-BÎNANE f. Hakki taniyana göre.
HAKK-BÎNÎ f. Hakki görme, hakki tanima.
HAKK-CU f. Hak ariyan.
HAKKE Arka yükü. * Dis.
HAKKETMEK Oyarak veya kaziyarak islemek, yazmak.
HAK-GÛ f. Dogru ve hak söyleyen.
HAKK-GÜZAR f. Haktan ayrilmayan, hakki taniyan.
HAKKIYET Haklilik.
HAKK-SINAS f. Hakka riayet eden. Hakki taniyan. Hak ile amel eden.
HAKL Ziraate uygun yer.
HAKLE (C.: Hikâl) Içinde binâ ve agaci olmayan mezrea.
HAKM Atin agzina gem vurmak.
HAKM Bir nevi kus.
HAKN Sütü tuluma koyup toplamak ve sagildikça üzerine koymak. * Men etmek, engel olmak.
HÂK-NISIN f. Dilenci, sâil, fakir.
HÂK-NISINÎ f. Dilencilik, yoksulluk, fakirlik, sefâlet.HÂK-PA(Y) f. Ayagin tozu, ayagin topragi. Ayagin batigi toprak.
HAK-PEREST f. Dogruluktan ayrilmayan, dogrulugu ciddi ve samimi seven. Hakka iman eden ve hak üzere âmil olan.(Fenn-i âdâb ve ilm-i münazaranin ülemasi mabeynindeki hakperestlik ve insaf düsturu olan su: "Eger bir mes'elenin münazarasinda kendi sözünün hakli çiktigina taraftar olup ve kendi hakli çiktigina sevinse; ve hasminin haksiz ve yanlis olduguna memnun olsa, insafsizdir." Hem zarar eder. Çünki: Hakli çiktigi vakit o münazarada bilmedigi bir seyi ögrenmiyor; belki gurur ihtimali ile zarar edebilir. Eger hak hasminin elinde çiksa; zararsiz, bilmedigi bir mes'eleyi ögrenip, menfaattar olur; nefsin gururundan kurtulur. Demek insafli hakperest, hakkin hatiri için nefsin hatirini kiriyor. Hasminin elinde hakki görse, yine riza ile kabul edip, taraftar çikar; memnun olur. L.)
HAKR Hor görmek.
HAKR Cem etmek, toplamak.
HÂK-RAH f. Yol topragi.
HÂK-RUB f. Süpürge.
HÂK-SAR f. Toz toprak içinde kalmis. Perisan hâlli.
HÂKSARÎ Perisanlik, düskünlük, rezillik.
HAK-SEVER Adaletle hareket eden, dogru bildigi seyden ayrilmayan, dürüst.
HAKUD Çok kin güden, hasetçi.
HAKV (C.: Ahkâ-Hukka) Fota. Don. * Bögür.
HAKVE Yürek agrisi.
HÂL Durum, vaziyet. Görünüs. Tavir. Suret. Keyfiyet. * Cezbe. * Dert, keder, elem. * Mecâl. Kuvvet. * Gr: Fâili, mef'ulü veya her ikisinin durumunu bildiren sözdür. Halin sâhibine zi-l hâl denir.Meselâ : Reeytuhu mâsiyen: (Onu yürürken gördüm) cümlesinde Mâsiyen (yürürken) kelimesi, cümledeki mef'ulün hâlini bildirir. simdiki zamanda olan fiilin durumuna da hâl denir.
HÂL-I HÂZIR Simdiki zaman, bu anki durum.
HÂL-I IHTIZAR Can çekisme, ölüm âni.
HÂL-I INTIZAR Bekleme hâli.
HÂL-I SAHV Arizi veya dâimi sebeplerle, suurunu kaybetmis bir kimsenin, muvakkaten suurunun yerine gelmesi hâli.
HAL' Kaldirma. Kal' etme. * Hükümdari tahttan indirmek. Azletmek. * Mansib ve mesnetten ihraç etmek. * Elbise gibi seyleri soymak. * Bir seyi izâle edip ayirmak ve terketmek. * Karisini bosamak. Evlâdini evlâdliktan reddetmek.
HÂL Dayi. * Vücudda hususan yüzde görünen siyah benek, ben.
HÂL-I SIYAH Siyah ben.
HAL' (HULÂE) Debbâglarin dibâgat ettikleri derinin kazintisi. * Vurmak. * Men etmek, engel olmak. * Hediye vermek, atâ etmek. * Cima etmek.
HAL Küçük Hindistan cevizi.
HALÂ (Harf-i cerrdir) Istisnaya delâlet eder.
HÂLÂ (Hâlen) simdi. Henüz. simdiye kadar. Elân.
HALÂ' Bos, hâli. * Ayak yolu, abdesthane. * Devenin çökmesi.
HALA (C.: Hâlât) Babanin kiz kardesi, hala. Arapçada: Ananin kizkardesi. Teyze.
HALÂ Yas ot.
HALA' Koparmak. * Pismis et.
HALÂA(T) Yüzsüzlük, utanmazlik, hayâsizlik. * Kötülügünden dolayi ailesi ve cemaati kendisinden ayrilan kimse.
HALAB f. Çamur, bataklik. Bataklik arâzi.
HALACA f. Ayak yolu, abdesthane.
HALAFET Ahmaklik, hamâkat, budalalik.
HALAHIL (Halhal. C.) Arap kadinlarinin süs olarak ayak bileklerine taktiklari halkalar. Bunlar altun veya gümüsten yapilir.
HALAIF Halifeler.
HALAIK (Halayik) (Halk. C.) Mahlukat. Yaratilmislar. * Huylar. Tabiatlar.
HALAIL (Halile. C.) Nikâhli kadinlar, zevceler, karilar.
HALAK Nasib, hisse.
HALAK Eskimis ve yipranmis bez. Paçavra.
HALAK (Halka. C.) Halkalar.
HALAKA (Hâlik. C.) Berberler.
HALAKAT Halkalar.
HALAKAT Halukluk, güzel ahlâklilik, iyi huyluluk. * Düzlük, dümdüzlük.
HALAKÎ Paçavraci.
HALAKIM (Hulkum. C.) Insan ve hayvanlarda bogazlar.
HALAL Dostluk, ahbaplik. * Iki sey arasinda açiklik olma.
HALA'LA' Erkek sirtlan.
HALALE Kadin es. Halile, zevce.
HALAL(ET) Iki seyin arasi açik olmak. * Dostluk. Samimi dostluk.
HALALUS f. Kavga, dögüs, samata, gürültü.
HALAS Kurtulma, kurtulus. Selâmete ermek.
HALAS Üzüm agacina benzer bir agaç (yanindaki agaca sarilir gider; hos kokusu vardir; akik gibi taneleri olur.)
HALASE f. Gemi dümeni. * Çörçöp.
HAL-ASINA f. Hâl ve durumdan anlayan.
HALAT (Hâlet. C.) Haller. Suretler. Keyfiyetler.
HALAT Kalin ip, gemi ipi.
HALAT (Hâle. C.) Halalar. Babanin kiz kardesleri. Arabçada: Ananin kiz kardesleri. Teyzeler.
HALAVET Tatlilik. Sirin olmak.
HALAVET-I KELÂM Sözün güzelligi ve akiciligi.
HALAVETBAHS f. Zevk veren, hâlâvet veren.
HALAVETYAB f. Zevk bulan, halâvet bulan.
HALAYIK Cariye, hizmetçi.
HALB Süt sagmak.
HALB Parçalama, pençeleme. * Birinin aklini basindan alma.
HALBA Ahmak. Saskin. * Aldatici, hilekâr, sahtekâr.
HALBE (C.: Halâbib) Bir yaris yapmak veya bir seye yardim etmek için toplanan atlilar grubu.
HALBES (C.: Halâbis) Bahadir, kahraman. Bir seye simsiki baglanip ayrilmayan kisi.
HALBUKI (Hâl bu ki) Hakikat ve dogrusu sudur ki, öyle iken.
HALBUS Serçeden küçük bir kus.
HALC Pamugu temizlemek, havalandirmak ve kabartmak için yay ile atmak.
HALC Çekmek. * Hareket etmek.
HALCE Uzak, irak yer, baid.
HALCEM Uzun, tavil.
HALD Devamlilik. Süreklilik. Dâimi. Bâki.
HAL-DAR f. Benli, benekli.
HALE Ay ve günesin etrafinda bazen görünen parlak dâire.
HALE Annenin kiz kardesi. Teyze. Türkçede babanin kiz kardesine hala denir. Arabçada dayiya "Hâl" denir.
HALEB Süt sagma. Sagilmis süt.
HALEBE (Hâlib. C.) Kandiranlar, aldatanlar, hile yapanlar.
HALEBE (Hâlib. C.) Süt saganlar.
HALEBÎ Halepli, Halep ahalisinden olan.
HALEC Çalismaktan, yürümekten veya ibadetten kemiklerin agrimasi.
HALECAN Titreme. Kalb çarpintisi. Heyecan.
HALECAN-I KALB Kalb çarpintisi.
HALED Kalb.
HALEDAR Haleli, halelenmis. Parlak daireli.
HALEDE Küpe.
HAL' EDILME Hükümdarin tahttan indirilmesi. * Bosanmis olmak. * Kovulmus olmak.
HALEF Birinin yerine sonradan geçen kimse. Babadan sonra kalan ogul.
HALEF AN-SELEF Seleften halefe geçme. Geçen ve gidenden, gelene kalma. Babadan evlâda geçme.
HALEFEN Arkadan gelerek.
HALEFIYYET Haleflik, birinin yerine geçmis olma.
HALEK Kara, siyah.
HALEL Bozukluk. Eksiklik. * Baskasi tarafindan verilen zarar. * Iki seyin araligi. Bosluk. Açiklik.
HALELDÂR f. Bozma. Bozulma. Bozulmus.
HALELPEZÎR f. Bozulan, Halel bulan. Eksik. Fesad kabul eden. Bozuk.
HALEM Helâk olmak. * Dibâgat yaparken derinin kurtlanmasi.
HALEMAT (Halme. C.) Meme uçlari, meme baslari.
HALEME (C.: Halem-Halemât) Meme basi. * Büyük kene. * Bir ot cinsi.
HALEN su anda, henüz, simdiki hâlde.
HALENBUS Serçe renginde, ondan küçük bir kus.
HALENC (C.: Halânic) Agaç, secer.
HALESA (Hâlis. C.) Hâlis, sâfi.
HÂLET Suret. Hâl. Keyfiyet.
HÂLET-I CEHENNEM-NÜMUN Cehennem gibi çok azab verici hal.
HÂLET-I GASY Kendini bilmeyecek derecede bayginlik.
HÂLET-I NEZ' Ölüm hâleti. Can verme zamani. Sekerat vakti.
HÂLET-I RUHIYE Insanin ruh hâleti, manevi ve iç durumu.
HÂLET-I SUHUD suhud hali, mânen veya misalen seyretme hâleti.(...Fakat ihatasiz olan hâlet-i suhudda ve rü'ya gibi rü'yetlerini tâbirde verdikleri hükümlerinde haklari olmadigi için kismen yanlistir. M.)
HALEVAR f. Ay seklinde olan, hilâl gibi olan.
HALEVAT (Halâ. C.) Halvetler, bosluklar. * Yalniz bulunulacak yerler.
HALEZON Sümüklü böcek kabugu. Kabuklu sümüklü böcek.
HALF(E) Yemin etmek. Andiçmek. Kasem etmek.
HALF Ardi. Arka. Kendinden sonra gelen. Arka taraf.
HALF-I IMÂM Imâmin ardi, arkasi.
HALFE Yerine adam koymak. * Kilavuz.
HALFE Andiçme, yemin etme.
HALFÎ Arka, ard ile alâkali olan.
HALHAL Eskiden kadinlarin süs için ayaklarinin topuklariyle baldirlari arasina yani ayak bileklerine taktiklari altundan veya gümüsten yapilmis halka. Ayak bilezigi.
HALHAL (C.: Halâhil) Ulu, serif kisi.
HALHALE Esneklik, elâstikiyet.
HALIK Yoktan yaratan. Yaratici. Allah (C.C.)
HALIK (C.: Huluk-Havâlik) Büyük dag. * Agaca dolasmis olan üzüm çubugu. * Süt ile dolu olan koyun memesi. * Tiras eden. Berber.
HALIKIYYET Yaraticilik. Halk edicilik. Icad ve takdir.
HALI Tenhâ. Bos. Sahipsiz. Issiz. Içinde bir sey olmama.
HALÎ Hâl ile, vaziyet ile. Tavra âit. simdiki. Hâle mensub.
HALÎ Gamsiz, kedersiz, gailesiz, dertsiz. * Evlenmemis erkek, bekâr adam.
HALI' Bosanmis erkek, zevcesini ser'an terketmis adam. (Müennesi: Hâlia'dir.) * Itaatsiz, isyan eden, utanmaz, kayitsiz, hayasiz. * Kovulmus. * Soyulmus.
HALÎ' Ailesinden ayrilan kimse. * Kurt.
HALÎ-ÜL-IZAR Yüzü yirtik. * Mc: Edepsiz, ahlâksiz, utanmaz.
HALIB Sütçü, süt satan kimse. * Sidik borusu.
HALIB (C.: Halebe) Aldatici, hilekâr, sahtekâr. (Müennesi: Hâlibe'dir.)
HALÎB Taze süt.
HALÎC Liman. Bogaz. Kanal. Körfez. Koy. Denizin kara içine nehir gibi uzanmis kismi. * Irmak. * Büyük çanak. * Ip. * Deve agzi.
HALÎC-I FÂRIS Basra körfezi.
HALIC(E) Hareket ettirme. Sarsma, oynatma.
HALICE Pamuk egiren.
HALÎCE Içinde hurma islanmis süt. * Üzüm sikintisi.
HALIÇ (Bak: Halîc)
HALIÇE Küçük hali. Kilim. Seccâde. (Kaliçe de yazilir.)
HALID (Hulud. dan) Sonsuz, ebedi. Daimi.
HALIDAT (Hâlide. C.) Sürüp gidenler, devam edenler.
HALID BIN SINAN Benî Abes kabilesinin Bin-Bagis'ten ehl-i tevhid bir zat olup; Hz. Peygamber Efendimiz, bu zat hakkinda: "O bir nebi idi, fakat onun kavmi onu zâyi etti" buyurmuslardir. Kendisi Peygamberimizin zamanina yetisememis ise de kizi Nezd, Hz. Peygamberimize geldiginde, o sirada Peygamberimizin âyetini okudugunu isitince: "Bunu, babam da okurdu" demis oldugu rivâyet edilir.
HALID BIN VELID Câhiliye devrinde Kureys esrafindandi. Hudeybiye muahedesinden sonra Müslüman oldu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, kendisine Seyfullah namini vermistir. Çok kahraman bir gazi idi. Suriye, Filistin, Sam gibi yerler onun himmeti ile feth olunmustur. 18 Hadis-i serif nakletmistir.Hicri 21 senesinde Suriye'de dar-i bekaya göçerken: "Bunca muharebelerde bulunup bu kadar yaralar almis oldugum halde, hiç birinde vefat etmeyip akibet yatakta öldügüme kederleniyorum." meâlinde konusmus, atini ve silâhlarini fisebilillah vakfetmistir. (R.A.)
HALIDE f. Saplanmis, dürterek bastirilmis.
HANÇER-I HALIDE Saplanmis hançer.
HALIDE Hâlid'in müennesidir. (Bak: Hâlid)
HALIF Yemin etmek.
HALIF Yemin ederek sözlesenlerden herbirisi.
HALIF (Half. den) Yemin eden.
HALIF Iki dag arasindaki yol. * Eski elbise. * Arkadan gelen. Sonradan gelen. Birinin yerine geçen.
HALIFE Öncekinin yerine geçen. * Fik: Ilâhî, yâni ser'î hükümlerin tatbik ve icrasi için Peygamber'e (A.S.M.) vekil olan zât. Imam. Imamet-i kübra. (Namazda imama uyan cemaat gibi, halifeye de ser'î emirlerde öylece itaat edilir. Halifede aranan dört sart: Ilim, adalet, kifayet, a'zâ ve havâsta selâmet.) (Bak: Hilafet)
HALIFE-I EVVEL Devlet dairelerinde yazi islerinde çalisanlar. Tanzimattan evvel kalem teskilâti; halife, halife-i sâni, halife-i evvel olmak üzere üç derece idi. Ondan sonra bir kisim dairelerde bunun yerine bas kâtib, bazilarinda da mümeyyiz-i evvel denilmistir.
HALIFE-I MÜSLIMÎN Yavuz Sultan Selim Han'dan sonraki Osmanli Padisahlari hakkinda kullanilmis bir tabirdir. Müslümanlarin halifesi demektir.
HALIFE-I RUY-I ZEMIN Yeryüzünün halifesi mânâsina gelen bu tabir, Yavuz Sultan Selim Han'dan sonra Osmanli Padisahlari hakkinda kullanilmistir.
HALIFE (C.: Hülef-Hulefât) Gebe deve.
HALIFE (C.: Havâlif) Türklerin kildan veya keçeden yaptiklari çadirlarin diregi, çadir diregi.
HALIFE (C.: Halefâ) Su içinde biten bir ot. (Türkçede "kandira" derler.)
HALIK Helâk olan. Mahv olan. Fenaya giden. Fâni. Zâil.
HALIK Tiras edilmis.
HALIKA (C.: Halayik) Tabiat, mahlukât.
HALIKE Çok hirsli, haris olan nefis.
HALIKÎ Demirci.
HALIL (HALILE) Zevc, koca. Nikâhli kari. Zevce.
HALIL Samimi dost. Sâdik dost. * Nahif ve fakir kimse. (L.R.)
HALIL-ÜR RAHMAN Allah'tan baskasindan hiçbir zaman yardim dilemeyip, O'nun dostlugunu ihtiyar eden Hz. Ibrahim'in (A.S.) lâkabidir.
HALILIYYE Samimi dostluk ve kardeslik.
HALILULLAH Allah'in dostu, Hz. Ibrahim (A.S.).
HALÎM Yumusak huylu. Hos muamele yapan. (Bak: Elhalîm)
HALÎMÂNE f. Yumusak surette. Yumusak huylulara yakisir bir tarzda.
HALÎME Yumusak huylu kadin. * Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'in süt anasinin ismi. Beni Sa'd bin Bekr kabilesindendir. Halime-i Sa'diye diye de anilir. (R.A.)
HALIN Ahmak.
HÂLIS Hilesiz. Katiksiz. Saf. Duru. Saffetli. * Pek beyaz. * Evvelce karisik iken kusuru zâil olan. * Her ameli, yalniz Allah rizasi için isleyen. (Bak: Ihlâs) (Müennesi: Hâlise'dir)
HÂLIS-ÜD DEM Ari kan, safkan.
HALIS Bahadir ve haris kimse.
HALÎS Karismis, muhtelif. * Siyah ile beyazi karismis saç. * Tel.
HÂLISANE f. Hâlise yakisir bir surette. Hâlis kimselere mahsus bir niyet ve fiil ile.
HÂLISEN Halis ve katiksiz oldugu halde. Hilesizce, dogru olarak.
HÂLISET Edb: Ibarenin düzgün ve akici olmasi.
HÂLISIYYET Dogruluk, hâlislik, hilesizlik.
HALÎT Huk: Yol ve su gibi umumi olan araziler hukukunda ortak olan kimse. * Serik, ortak. * Karismis.
HALÎT Buz. Kiragi. Dolu.
HALITA Karisik halde olan. Karma. Iki veya muhtelif maddelerden yapilmis. * Madenlerin birbirleriyle birlesmelerinden hâsil olan mürekkep madde.
HALITA-I DIMAGÎ f. Akildaki muhtelif mes'ele ve fikirler. Dimagdaki karisik, muhtelif bilgiler.
HALIYE (C.: Havâlî) Kendini süsleyen kadin.
HALIYEN Simdiki hâlde, simdiki zamanda.
HALIYEN (Hâli. den) Bos olarak, bos oldugu hâlde.
HALIYYAT (Haliye C.) Bekâr kadinlar, evlenmemis kizlar.
HALIYYE Bagindan bosanmis deve. * Yabanci bir yavru emziren deve. * Büyük gemi. * Ari kovani. * Ahlâktan kinâyedir. * (C.: Haliyyât) Bekâr kadin, evlenmemis kiz.
HALK Bogaz. * Tiras etmek.
HALK Insan toplulugu. Insanlar. * Yaratmak. Icad. Örnegi ve benzeri olmayan bir seyi yaratmak, ibdâ' eylemek. * Bir seyi yumusatip düzlestirmek. (Bak: Insa, Ibda')(Sivrisinegin gözünü halkeden, günesi dahi O halketmistir. M.)(Kâinati elinde tutamayan, zerreyi halkedemez. M.)(Hem semâvat ve arzi halkeden, semâvat ve arzin meyvesi olan insanin hayat ve memâtindan âciz kalir mi? S.)
HALK-I CEDID Ba'sü bade-l mevt, yeniden yaratilis. Yeniden yeniye tekrâren yaratilma. Ana karnindaki çocugun, insan suretine inkilâb ettigi devre.
HALK-I DÜ CIHAN Iki cihanin halki. * Ölülerle diriler.
HALK-I EF'ÂL Mu'tezile firkasinin bir tabiridir. Hayvan ve insanlarin, kendi fiillerinin hakiki müessiri oldugunu iddia etmelerine verilen isimdir. (Bu iddiâlarini Ehl-i Sünnet ulemâsi müsbet delillerle reddetmistir.)(Ehl-i dalâlet ve bid'at firkalarindan bir kisim zatlar, ümmet nazarinda makbul oluyorlar. Aynen onlar gibi zatlar var; zâhiri hiçbir fark yokken, ümmet reddediyor. Bunda hayret ediyordum. Meselâ: Mu'tezile mezhebinde Zemahserî gibi, I'tizalde en müteassib bir ferd oldugu halde, muhakkikîn-i Ehl-i Sünnet, onun o sedit itirâzâtina karsi; onu tekfir ve tadlil etmiyorlar, belki bir rah-i necat onun için ariyorlar. Zemahserî'nin derece-i siddetinden çok asagi Ebu Ali Cübbaî gibi Mu'tezile imamlarini, merdut ve matrud sayiyorlar. Çok zaman bu sir benim merakima dokunuyordu. Sonra lütf-u Ilâhî ile anladim ki: Zemahseri'nin Ehl-i Sünnet'e itirâzâti, hak zannettigi meslegindeki muhabbet-i haktan ileri geliyordu. Yâni, meselâ: Tenzih-i hakiki; onun nazarinda, hayvanlar kendi ef'âline hâlik olmasiyle oluyor. Onun için, Cenab-i Hakk'i tenzih muhabbetinden, Ehl-i Sünnet'in halk-i ef'âl mes'elesinde düsturunu kabul etmiyor. Merdut olan sâir Mu'tezile imamlari muhabbet-i haktan ziyade, Ehl-i Sünnet'in yüksek düsturlarina kisa akillari yetisemediginden ve genis kavânin-i Ehl-i Sünnet, onlarin dar fikirlerine yerlesemediginden, inkâr ettiklerinden merdutturlar. M.)
HALK-I EZDAD Birbirine zid halleri bir seyde yaratmak. Meselâ: Bir zerrede hem def edici hem de cezb edici (çekici) kuvvetin bulunmasini yaratmak.
HALK-I SER Serrin yaradilisi.(Iste Mu'tezile bu sirri anlamadiklari için "Halk-i ser serdir ve çirkinin icadi çirkindir." diye Cenab-i Hakk'i takdis için serrin icadini ona vermemisler, dalâlete düsmüsler. M.)
HALKA Ortasi bos yuvarlak sekil. * Dâire seklinde olan sey.
HALKA-I ÂB-GÛN Gökyüzü, semâ.
HALKA-I DÜRR Inci dizisi.
HALKA-I ZIKIR Tasavvufta, zikir esnasinda daire seklinde oturmak.
HALKABEGUS f. Kulagi küpeli, kulagi halkali. * Mc: Köle, esir.
HALKABEND f. Toplanip yuvarlak meydana gelecek sekilde oturma.
HALKAN Yaradilisça, hilkatça.
HALKAVÎ Halka seklinde.
HALKAZEN f. Kapi çalan, kapi halkasini vuran.
HALL Saglamlastirmak. * Dostluk, sadâkat. * Fakir, hastalikli, nahif insan. * Sirke.
HALL Giren, dâhil olan. Inen.
HALL Çözme. Çözülme. Karisik bir mes'elenin içinden çikma. * Anlayip karar vermek. Neticelendirmek. * Susam yagi. * Ezmek. * Açmak. * Dühul etmek, girmek.
HALL-I MES'ELE Mes'elenin halledilmesi.
HALL-I MÜSKILÂT Müskilâtin yenilmesi, zorluklarin çözülmesi.
HALLAC Pamuk atan. Pamugu didik didik eden.
HALLAC-I MANSUR Asil adi Hüseyin olan bu zat, tasavvuf mesleginde meshurdur. Manevi istigrak hallerinde hissettiklerini, seriata zâhiren zid düsen ifadelerle söyledigi için, Hicri 306 senesinde idam edilmistir.
HALLAF Çok fazla yemin eden kimse.
HALLAK Iyi tras eden. Berber. * Hamal.
HALLAK Yaratan, her seyi halkeden, Kadir-i Zülcelal, Allah Teala Hazretleri (C.C.)
HALLÂL Halleden, çare bulan, çözen.
HALLÂL-I MÜSKILÂT Zorluklari yenen, müskülâti halleden kimse.
HALLÂL-ÜL UKAD Dügümleri çözen. * Mc: Zorluklari yenen.
HALLAL Sirkeci, sirke yapan kimse.
HALLAS Yakaliyan, tutan kimse.
HALLAT Yersiz ve münâsebetsiz sözler konusan. * Ortaligi karistiran.
HALLE Fakirlik. * Hâcet, ihtiyaç.* Kum içindeki yol ve gedik.
HALLEDALLAH Allah dâim ve bâki eylesin (meâlinde duâ).
HALLER Bakla.
HALLI Zengin, gani, mali mülkü çok olan. * Kuvvetli, kavi.
HALLI (Halliye) Sirke ile ilgili.
HALLISNÂ Bizi halâs eyle, bizi kurtar (meâlinde duâ.)
HALL Ü AKD Çözme ve dügümleme. Idame etme. Müskül mes'eleleri ve isleri halledip neticeye baglama.
HALL Ü FASL Çözme ve ayirma. Açiklayarak bitirme. Bir mes'eleyi müsbet bir neticeye baglama.
HALLÜSINASYON Lât. Tib: Hakikatte olmayan bir seyi varmis gibi görme ve isitme.
HALME Meme basi, meme tepesi.
HALS Bir seyi soymak. Çalmak. Kapmak. * Dibinden taze yetisen çayirla karisik olan kuru çimen.
HALSAN Kisinin dostu, sevgilisi ve yâri.
HALT Karistirmak. Münasebetsiz söz söylemek. Bir seyi bir seye karistirmak. Hatâ etmek.
HALTA Köpeklere takilan boyun halkasi. Tasma.
HALTIYYAT Yersiz ve münasebetsiz sözler.
HALUB(E) Sagilan sey.
HALUF Sütün veya yemegin bozulmasi.
HALUK Iyi huylu. Güzel ahlâkli. Islâma yakisir ahlâkta olan. Insâniyyetli.
HALUM Yas peynir gibi olan koyu yogurt.
HALVET Yalnizlik. Tek basina kalmak. Tenhaya çekilme. * Gizlilik.
HALVET-I FÂSIDE Kari-kocanin aralarinda ser'î mâni olmasina ragmen birlesmeleri.
HALVET-I SAHIHA Kari-kocanin aralarinda ser'î mâni bulunmamasi halinde birlesmeleri.
HALVETGÂH f. Tek basina oturup ibadetle vakit geçirilen yer. * Halvet yeri. Gizli olarak görüsülecek yer.
HALVETGÜZIDE (Halvetgüzin) f. Halveti, tenha bir yeri seçmis olan kimse.
HALVETHANE f. Gizli ibadet yeri. * Gizli konusup görüsmeye mahsus yer.
HALVETÎ Halvete müteallik, halvetle alakali. * Ibadet ve zikirlerini tenhada yapan bir tarikat adi. * Halvetiye Tarikatindan olan kimse.
HALVETNISIN Yalniz basina bir yere çekilip ibadetle mesgul olanlar.
HALY Ot biçmek.
HALY (C.: Huliy) Altindan ve gümüsten olan süs esyâlari.
HALZ Kabugunu çikarmak, derisini soymak.
HAM f. Olmamis, pismemis, çig. * Nâfile, beyhude, bosubosuna. * Islenmemis, üzerinde çalisilmamis. * Acemi kimse, tecrübesiz. Terbiye görmemis kisi.
HAM f. Bükülmüs, kivrilmis, egrilmis.
HAM-I ZÜLF Saç lülesinin kivrimi.
HAM' (HIM') (C.: Ahmâ') : Kaynata. Zevc tarafindan olan kimseler.
HAM' (HUMU') Egrilik, aksaklik.
HAMA Hifzetmek, korumak. * Kovmak, defetmek.
HAMA' Kara balçik.
HAMAID (Hamîde. C.) Bir kimsenin medhedilmege lâyik olan isleri.
HAMAIL (Himâle. C.) Tilsim, muska. * Kiliç kayisi, kilici bele baglamaya yarayan kayis.
HAMAIM (Hamâme. C.) Güvercinler.
HAMAK Iki agaç veya direk arasina asilarak içine yatilan agyatak.
HAMAKAT Ahmaklik. Budalalik. Bönlük. Anlayissizlik.
HAMALE Bir mala kefil olma.
HAMAM(E) (C.: Hamâim) Güvercin kusu.
HAMAN Peygamber Hz. Musa (A.S.) zamanindaki Misir Fir'avununun vezirinin ismi.
HAMARAT Becerikli, elinden is gelir, cerbezeli.
HAMAS Verem. * Yumusaklikla ve kolaylikla bir seyi çikarmak.
HAMASET Yaradilistan olan cesâret. Bahadirlik. Cesurluk. Kahramanlik. Yigitlik.
HAMASÎ Hamâsetle alâkali. Fitrî cesarete âit ve müteallik.
HAMASIYYAT Kahramanlik destanlari.
HAMAT Kaynana.
HAMATA Katilik. * Yanmak. * Bogaz agrisi. * Dari samani. * Kalbin ortasi.
HAM-BE-HAM f. Kivrim kivrim. Büklüm büklüm.
HAMD Medih, övmek.Cenab-i Hakk'a karsi kullarin memnuniyet ve sevinçlerini ve O'na hamd ve sükür ile medihlerini bildirmeleri, senâ etmeleri. (Bak: Elhamdülillah) (Hamd'in en meshur mânasi; sifat-i kemaliyeyi izhar etmektir. Söyle ki: Cenab-i Hak insani, kâinata câmi' bir nüsha ve onsekizbin âlemi hâvi su büyük alemin kitabina bir fihriste olarak yaratmistir. Ve Esmâ-i Hüsnâ'dan her birisinin tecelligahi olan her bir âlemden bir örnek, bir nümune insanin cevherinde vedia birakmistir. Eger insan, maddi ve manevi her bir uzvunu Allah'in emrettigi yere sarfetmekle hamdin subelerinden olan "sükr-ü örfi"yi ifâ ve seriata imtisal ederse, insanin cevherinde vedi'a birakilan o örneklerin her birisi kendi âlemine bir pencere olur. Insan o pencereden o âleme bakar. Ve o âleme tecelli eden sifatla, o âlemden tezahür eden isme bir mir'at ve bir âyine olur. O vakit insan; ruhu ile, cismi ile, âlem-i sehadet ve âlem-i gayba bir hülâsa olur. Ve her iki âleme tecelli eden, insana da tecelli eder. Iste bu cihetle insan, sifat-i kemaliye-i Ilâhiyyeye hem mazhar olur, hem müzhir olur. I.I.)(Hamd ü senâ, medih ve minnet O'na mahsustur, O'na lâyiktir. Demek nimetler O'nundur ve O'nun hazinesinden çikar. Hazine ise dâimîdir. M.)
HAMDE Ates gürültüsü.
HAMDELE "Elhamdülillah" demenin kisaca ismi. Bu sözün masdar haline getirilip kisaltilmasi.
HAMD Ü SENA Cenab-i Hakk'a hamd ve O'nu isimleriyle medhetmek.
HAME Kafatasi, basin üst kismi.
HAME' Uzun müddet su ile yumusayip degismis civik ve kokar çamur. Balçik.
HAME Yas ot demeti, taze ekin destesi, bir sap üzere bitmis taze ekin. * Havasi bozuk hastalikli yer.
HÂME f. Yontulmus kalem.
HÂME-I EDEB Edebiyat kalemi.
HÂME-I SEKVÂ sikâyet kalemi. sikâyet yazan kalem.
HÂME-I ZERRIN Altin kalem, altindan yapilmis kalem.
HÂME VÜ SEMSIR Kalem ve kiliç.
HAMEC Zayiflik.
HÂMEGÜZAR f. Kalemle yazilmis.
HAMEK Her seyin küçükleri. * Siyah bulut.
HAMEL Kuzu. * Ast: Burçlardan birinin adidir. Bu burcu teskil eden yildizlar kuzuya benzedigi için arapça kuzu demek olan hamel denilmistir. Günes bu burca 21 Mart'ta girer ve gece ile gündüz bir olur.
HAMELAT (Hamle. C.) Saldirislar, saldirmalar. * Atilmalar, atilislar.
HAMELE Tasiyanlar, yüklenenler, kaldiranlar.
HAMELE-I ARS Isrâfil, Cebrâil, Mikâil, Azrâil (A.S.)lar.
HAMELE-I HÜCCET Günah ve sevablari yazan melekler.
HAMELE-I KUR'AN Hâfizlar. Kur'ani ezbere okuyup ilmi ile amel eden mes'ud kimseler.
HAMELE-I MÜMTESIL Aldigi emri imtisal edip yüklenen, mes'uliyeti üzerine alan.
HAM-ENDER-HAM f. Kivrim kivrim, büklüm büklüm.
HAMER Davarin arpa yemekten dolayi içinin ve agzinin kokmasi.
HÂME-RÂN f. Kalem yürüten, yazan.
HAME-ZEN f. Üzerinde kalem kesilecek âlet.
HAMH Fahirlenmek, büyüklenmek, kibirlenmek.
HAMHAMA Himhimlik, sözü genizden söyleyerek konusma.
HAMHAMA Atin yulaf ve su gördügünde çikardigi ses.
HÂMIZ Sirke gibi eksi olan. Eksiligi fazla olan, asit.
HÂMIZ-I FAHIM Kim: Karbonik asit.
HÂMIZ-I HALL Kim: Sirke asidi.
HÂMIZ-I KARBON Kim: Karbonik asit.
HÂMIZAT (Hâmiz. C.) Asitler. Sirke gibi eksi olan seyler.
HÂMIZAT-I SAHMIYE Yag asitleri.
HÂMIZIYYET Eksilik, kekrelik.
HAMÎ f. Gevseklik, hamlik.
HAMÎ Himaye edici, himaye eden. Koruyucu, koruyan. Kayiran.
HÂMID Cenab-i Hakk'a hamd ü sena eden. Allah'a sükreden. * Hz. Peygamber'in (A.S.M.) isimlerindendir.
HAMÎD Sena edilmege, medhedilmege elyak olan. Dünya ve âhirette hamd kendisine mahsus olan Allah (C.C.) * Isparta Vilâyetinin Osmanlilar devrindeki adi.
HAMID Alevi sönen ates. * Ölü, ölmüs. Sönmüs. idrâksiz. Sâkit ve sessiz. Ölü gibi halsiz olan.
HAMIDE f. Kambur, egrilmis, kemerli.
HÂMIDE Uzun müddet geçmesi sebebi ile rengine tegayyür ve siyahlik gelip eskimis olan. * Nebatsiz kuru yer. * Yanmis kül olmus.
HAMIDEGÎ f. Kamburluk, egri bügrü olmaklik.
HÂMIDÎN (Hâmid. C.) Hamdedenler, hâmidler.
HÂMIDÛN (Hâmid. C.) Hamdedenler, hâmidler.
HAMIE Hararetli, çamurlu, volkanli, alevli, dumanli.
HÂMIL (Hâmile) Yüklü yüklenmis. * Gebe. * Tasiyan, götüren. * Hâiz. * Mâlik, sahib. * Uhdesinde bir poliçe bulunan.
HÂMIL-I VAHY Vahyi Peygamberimize (A.S.M.) getiren Cebrail (A.S.)
HAMIL Kötü taninmis olan kimse.
HAMÎL Kefil. * Baska yerden getirilen oglan.
HAMÎLE Sikligindan dolayi birbirine girmis olan agaçlar. * Agaç ve ot bitmis kumlu yer. * Dösek çarsafi.
HAMILEN Hâmil olarak. Tasiyarak, götürerek. * Hâmil oldugu halde.
HAMIM Sicak ve kizgin su. * Yakin hisim, soy sop. * Samimi arkadas.
HAMÎME (C.: Hamâyim) Her nesnenin iyisi.
HAMINNE Hanim nine sözünün bozulmus sekli, büyük anne.
HAMÎR (Himâr. C.) Esekler. Himarlar.
HAMÎR(E) Eyer yapmada kullanilan tüysüz beyaz deri.
HAMÎR Hamur.
HAMÎR-I MÂYE Mayanin hamuru.
HAMÎRE Hamur içine katilan maya.
HAMÎR-GÂR f. Hamurcu, hamur yogurucu.
HAMÎS Besinci. Hamis günü. Persembe günü.
HÂMISEN Besinci olarak, besinci olmak üzere.
HAMIS Mektubun altina sonradan yazilan sözler. Hâsiye.
HAMIT Siddetli, saglam. * Üzerinde kil olmiyan yag tulumu.
HAMIT (HÂMIT) Yanmis ve pörsümüs süt.
HAMIYE Tirnak kenari. * Kizmis, kizgin.
HAMIYET Gayret. * Nâmustan gelen gayretle utanma veya kizma. * Istinkâf etmek. * Mukaddesati ve milletin haklarini, mâmus ve haysiyeti korumak hususlarinda gösterilen gayret ve ihtimam hasleti. Iman ve Islâmiyeti ve Hz. Peygamber'in (A.S.M.) Sünnet-i Seniyyesini ve din ve mücahede kardeslerini muhafaza ve müdafaa etmek gayreti.
HAMIYET-I CÂHILIYE f. Câhillikten gelen irkçilik gibi bâtil inanislari koruma gayreti. * Cenab-i Hakk'in ve Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) nehyettigi ve hak dine uymayan eski ve kötü inançlari muhafaza gayreti.
HAMIYET-FÜRUS f. Kendini begenip hamiyetli oldugunu iddia eden. Hamiyetli oldugunu göstermege çalisan.
HAMIYET-KÂR f. Hamiyetli. Haysiyet ve seref sahibi.
HAMIYET-MEND (C.: Hamiyyet-mendân) f. Hamiyetli.
HAMIYET-MENDÂNE f. Hamiyetlicesine. Hamiyetli olan bir kimseye yakisacak sekil ve surette.
HAMIYET-MENDÎ f. Hamiyetlilik, hamiyetli olus.
HAMKA Ahmak ve budala kadin.
HAMKE (C.: Humuk) Bit.
HAML Yük. * Sirtina yük alip getirmek. * Kadinin karnindaki çocuk. * Isnad. Yüklenme.
HAML Saçak. * Büyük saçakli hali.
HAMLE Hücum etme. Atilis, saldiris. Savlet.
HAMLEC Bükmek.
HAMLETMEK Yüklemek, zannetmek.
HAMM Çok sicaklik, siddetli hararet.
HAMM Kuyuyu temizlemek. * Evi süpürmek. * Etin kokmasi.
HAM MADDE Bir seyin meydana getirilmesi için islenilen ana maddelerden her biri.
HAMMADUN Çok hamdedenler. Çok çok sükür ve duâ edenler.
HAMMAL (Haml. den) Bir ücret karsiliginda eliyle veya sirtiyla yük tasiyan adam. * Mc: Kaba, görgüsüz, terbiyesiz.
HAMMALIYYE Hamal ücreti.
HAMMAM Banyo, hamam.
HAMMAMÎ Hamam idare eden adam veya kadin. Hamamci.
HAMMAMIYYE Edb: Divan Edebiyatinda giris kismi hamam eglencesi tasvirine tahsis olunan kaside.
HAMMAR (Hamr. den) Sarap yapan veya satan kimse. Meyhaneci, sarapci. * Tas: Mc: Mürsid, seyh, kilavuz.
HAMMAR Esekçi.
HÂMME (C.: Hevâmm) Haserât-i muzirra, zararli böcekler. * Binek hayvani.
HÂMME Bir kisinin akrabasi, yakinlari. (Hâssa mânâsina da gelir, mukabili âmme'dir.)
HAMME (C.: Humm) Kaplicanin sicak suyu. * Kuyruk yaginin kikirdagi. * Kizdirmak mânasina mastar da olur.
HAMMURABI (Bak: Nemrud)
HAMNANE Kene.
HAMR Eksi. Sarap. Içki olup sarhosluk veren sey. * Birine bâde içirmek. * Bir hususu söylemeyip setreylemek. Ketmeylemek. (L.R.)
HAMR Yüzmek.
HAMRA (Müennes) Çok kirmizi, kizil renk. * Siddet ve mesakkatli geçen yil. * Siddetle olan ölüm. * Arap olmayan cinsten. * Yüzü kizarmis kadin.
HAMS(E) Açlik. * Yaradaki sisin inmesi.
HAMSE Bes (sayisi).
HAMSE-I ÂL-I ABÂ (Bak: Âl-i Abâ)
HAMSE Mesnevi sekliyle yazilmis bes kitabdan ibaret bir takim demektir ki, böyle eser meydana getirmis olanlara "Hamsenüvîs", yâhut "Hamseci" denilir. XII. yüzyila kadar hamse-nüvîslik mutâd degildi. 1195'de vefat etmis olan Genceli Seyh Nizamî, manzum olarak bes kitab yazmis ve hepsine birden "penc genç", yâni "bes hazine" "ünvanini vermisti. Ondan sonra o yolda mesnevîler vücuda getirmek Iran sâirlerince moda oldu. Iran'in Hüsrev-i Dehlevî, Mevlânâ Câmi gibi sâirleri hamse yazdilar. Çagatay sâiri Ali Sir Nevaî de Çagatay lehçesinde hamse tanzim etmistir. Bizim lehçede ilk hamse yazan, daha dogrusu Seyh Nizamî'nin hamsesini terceme eden Behistî'dir. Bu Behistî, Ikinci Bayezid'in adamlarindandi. Yine bizim lehçemizle yazilmis birçok hamseler vardir. Ak Semseddin'in oglu Hamdullah Çelebi (Vefati: M: 1508) Yusuf ve Züleyha, Leylâ ve Mecnun, Muhammediye, Mevlid-ün Nebi adli hamseleri yazmistir. (Edb. L.)
HAMSENÜVIS f. Hamseci, hamse yazan. Mesnevi tarziyla bes kitabdan ibâret bir takim yazan kimse.
HAMSÎN Elli. * Erbaîn denen kirk günlük kara kistan sonra gelen elli günlük kis.
HAMSUN Elli sayisi.
HAMS Baldiri ince olan.
HAMS Kasimak. * Tirmalamak.
HAMSEK Mestin üstüne vurulan parça.
HAMSÜDE f. Bükülmüs, egrilmis.
HAMT Misvak agaci. * Eksimis süt. * Koyunun derisini yüzüp kebap yapmak. * Gadap etmek, kizmak. * Kibirlenmek, tekebbürlenmek.
HAMT Siddetli ve zahmetli olmak. * Çürümek. * Mütegayyer olmak, degismek.
HAMTA Üzüm çiçeginin kokusu.
HAMTAR Dolu kirba. * Yay kirisi.
HAMUL (Haml. den) Sabirli, metanetli, tahammüllü, dayanikli kimse.
HAMULANE f. Tahammüllü kimseye yakisir sekilde.
HAMULE f. Yük. Yük tasiyan nakil vasitalarinin yükü.
HAMULÎ Tahammüllülük, sabirlilik, dayaniklilik.
HAMUM Iç yagi.
HAMUN f. Bozkir. Büyük sahra, düz ova.
HAMUS Sâkin olmak, susmak.
HAMUS f. Susmus. Sessiz. Sâkit.
HAMUS Sivrisinek.
HAMUSAN Mevlevi tâbirlerindendir. Konya'da Mevlâna'nin türbesi haricinde ve kible cihetindeki büyük kabristana verilen isimdir. * Sessizler, susmus olanlar, uykuda olanlar.
HAMUSANE f. Sessizce, ses çikarmadan. Sessizligi andirir bir sekilde.
HAMUSÎ f. Susma, sükut etme. Sessizlik, sükunet.
HAMVÎ Sicaklik.
HAMYAZE f. Esnek, elâstik, esneme. * Kötü hareket, fenâ is.
HAMYE Içine yag ve zeytin konulan kap.
HAMZ Keskinlik, katilik, siddet. Metinlik, saglamlik.
HAMZ Eksilik. Kekrelik.
HAMZA (R.A.) Abdulmuttalib'in oglu olup, Resulüllah'in (A.S.M.) amcasidir. Önceleri, Islâm dinine karsi olanlarla beraberdi. Ebucehil'in Islâm düsmanligini çok ileri götürmesi karsisinda, imana girip Ebucehil ve din düsmanlarina karsi çikti ve Islâm'a büyük hizmetleri oldu. Uhud Gazasi'nda 57 yasinda iken sehid edildi.
HAMZA Istemek. Arzu etmek. * Eksi olan her ota derler.
HAMZE Baklaya benzer bir bitki.
HAN f. Hükümdar. Eski Türklerde Hakan da denen devlet reisi.
HAN f. Yolcularin misafir oldugu bina. Kervansaray. Otel. * Ticaret ehlinin sakin oldugu yer.
HAN f. Yemek sofrasi. Üstüne yemek konan tepsi. * Yemek, taam. * Ahçi dükkâni, lokanta.
HAN f. Okuyan, okuyucu, çagiran manasina gelir. Meselâ: Duâ-hân : (Niyaz ve tazarrukârane bir tezellül ile) duâ okuyan.
HANA Yaramaz ve bos sözler konusmak.
HANACIR (Hancere. C.) Girtlaklar, hançereler.
HANADIK (Handek. C.) Hendekler. Bir mekânin etrafina kazilan genis ve derin çukurlar.
HANADIR Görme kabiliyeti kuvvetli olan.
HANADIS (Hindis. C.) Musibetler. * Karanlik geceler. * Siddetli hâller.
HANAK (C.: Hinâk) Hiddetlenme, kizma.
HANAN Merhamet, sefkat, acima.
HANAN (Hân. C.) f. Hânlar, hükümdarlar, pâdisahlar, kaganlar.
HANASÎR Helâk olmak.
HANASIRE Hiyânet ehli, hâinler.
HANAT (Hân. C.) Dükkânlar, meyhaneler.
HANAZÎR (Hinzir. C.) Hinzirlar, domuzlar.
HANBELÎ Dört hak mezhepten birisi. Imam-i Ahmed bin Hanbel Hazretlerinin mezhebinden olan. (Bak: Mezheb, Imam-i Hanbelî)
HANCER Ucu sivri, iki tarafi keskin büyük biçak. Halk dilinde hançer seklinde kullanilir. Divan edebiyatinda sâirler, güzellerin kaslarini hancere benzetirlerdi.
HANCER-I BÜRRAN Keskin hançer.
HÂNÇE f. Küçük tepsi, ufak sini.
HÂNÇE-I ZER Küçük altin tepsi. * Mc: Günes.
HANÇERE Girtlak, bogaz.
HANDA HAND f. Devamli gülme, sürekli olarak gülme. * Devamli gülen, sürekli gülen.
HANDAN f. Gülen, gülücü, mesrur.
HANDAN-RU(Y) f. Güler yüzlü, güleç, mütebessim.
HANDE f. Gülme, gülüs.
HANDE-I ÂFTÂB Günesin gülmesi. Günesin dogmasi.
HANDE-I GÜL Gülün açmasi.
HANDEBAHSA f. Güldürücü, tebessüm ettirici.
HANDEBAR f. Güldüren, güldürücü.
HANDEFERMA f. Güldürücü, güldüren.
HANDEFESAN f. Gülümsemeler dagitan, gülmeler saçan.
HANDEHARIS f. Bir kimseye alay tarzinda gülme.
HANDEK Kale ve tarla gibi yerlerin etrafina kazilan genis ve derin çukur. Hendek.
HANDEKÂR f. Gülen, tebessüm eden, gülücü.
HANDEK GAZVESI Peygamberimizin (A.S.M.) büyük muharebelerinden birisi olup, hicretin besinci senesinde Sevval ayinda vuku bulmustur. Asil muharebeyi uyandiranlar Beni Nadir kabilesi olup bunlar Kureys ve Gatfan kabilelerini de davet etmekle hepsi birden Medine-i Münevvere'ye hücuma geçtikleri vakit, Hz. Resullulah Efendimiz Selman-i Fârisî'nin (R.A.) reyiyle Medine'nin etrafina hendek kazilmasini emretti. Bu münasebetle Gazve-i Handek denmekle meshur oldu. Muharebe bir ay kadar devam edip, nihayet Yahudilerle Kureys arasina nifak düsmüs ve kâfirler siddetli bir firtinaya tutulup perisan bir halde dönmüslerdir.
HANDEKÜNAN f. Gülerek, güle güle.
HANDEMESHUN f. Devamli gülen. Çok gülen.
HANDEMU'TAD f. Devamli gülmeye alismis olan, her zaman gülme aliskanligi olan.
HANDEN f. Okumak.
HANDENÜMA f. Gülen.
HANDERIS Eski sarap.
HANDERIZ f. Gülüp duran, devamli gülen.
HANDERUY f. Mütebessim, güler yüzlü.
HANDEZEN f. Gülen.
HANDISTAN f. Saka, lâtife.
HANE f. Ev, mesken, beyt. * Mat: Basamak, bölüm, göz. * Bazi kelimelerle birlestirilip mürekkep isim yapilan bir "ek" tir. "Hasta-hane, ecza-hane, yazi-hane, kiraat-hane" gibi.
HANE-I AVARIZ Avariz ve bedel-i nüzul ve buna benzer vergiler ve tekâlifin toplanmasinda tutulan ölçü. Buradaki hanenin, lügat mânasi olan evle münasebeti yoktur. Kasabalar, köyler nüfuslarina ve emlâk ve arazilerinin miktar ve hâsilatlarina göre hane itibar edilir ve mahallî masraflarla sair vergiler ona göre tanzim edilirdi. Bu usul Tanzimat-i Hayriyeye kadar devam etmistir. (O.T.D.S.)
HANE-I ÂYINE Her yani birbirinin ayni olan oda, salon veya kösk.
HANE-I DEVVAR Dâim dönen, devreden hane. * Mc: Yildiz.
HANE-I FERDA Ahiret.
HANE-I HUDA Beytullah, Kâbe.
HANE BER-DUS Evi omuzunda. Avare. Serseri.
HANE Meyhane.
HANEBERENDAZ (Hâne ber-endaz) f. Ev yikici.
HANEDAN f. Soyca dindar ve asil âile. * Peygamber (A.S.M.) sülâlesi.
HANEF Istikamet, dogruluk. * Ayak egriligi. * Egrilik, udûl.
HANEFÎ Dört hak mezhepten birisi. Veya bu mezhepten olan kimse. (Bak: Imam-i A'zam)
HANE-FÜRUS f. Ev komisyoncusu, ev tellâli.
HANE-GÎ f. Evcil, evde beslenen. Evde bulunanlardan, evdekilerden.
HANE-GIR f. Bir yeri mekân sayan kimse.
HANE-HARAB f. Câhil, bilgisiz. * Evi yikilmis, evsiz barksiz kalmis. * Hâli perisan olmus kimse. * Mc: Müflis, zügürt, sefil.
HANE-HUDA f. Ev sahibi, sahib-ül beyt.
HANEK Agzin tavani, damak.
HANE-KÜS f. Mirasyedi, sefih.
HANEN sevk. * Nefsin cima arzusu.
HÂNENDE f. Okuyan, sarki söyleyen.
HÂNENDE-GÂN f. (Hânende. C.) Hânendeler, sarki söyleyenler, sarkicilar.
HÂNENDE-GÎ f. Sarkicilik, hânendelik.
HANES Burnun uç tarafinin biraz yüksek olup geri kisminin basik olmasi. * Sigir burnu.
HANE-SUZ f. Ev yakici. * Mc: Gözü disarda olan, kendi âilesini düsünmeyen kimse.
HANES (C.: Ahnâs) Avlanan hasere veya kus. * Yilan.
HANEV Egmek. * Davar kösnemesi.
HANEZ Mütegayyer olmak, degismek. * Kokmak.
HANE-ZAD f. Efendisinin evinde dünyaya gelmis olan köle veya cariye çocugu.
HANFEC sisman, etli kisi.
HANFES (C.: Hanâfis) Yellengen böcegi. * Pislik yuvarlayan böcek.
HANGAH f. Allah rizasi için ve misafirleri minnet altinda birakmamak ihlâsi ile fakir ve dervislere ve talebe-i uluma yemek verilen ve misafir edilen yer.
HANGAR Fr. Esyayi muhafaza etmek için yapilan üstü örtülü, yanlari açik yer. * Uçaklari barindirmaya mahsus garaj.
HANHANA Sözü burun içinden söylemek. Himhimlik.
HANIK (Hunk. dan) Bogucu, bogan. * Küçük dar yarik ve sokak.
HANIK Bogmak.
HANIM SULTAN Tar: Osmanli hanedaninda "sultan" nâmi verilen Imparatorluk prenseslerinin kizlarina verilen resmi ünvan.
HANI' Karisini bosamis koca veya kocasindan bosanmis kadin.
HANIF Islâmiyetten evvel Allah'in birligine inanan ve Hz. Ibrahim'in (A.S.) dininden olanlarin vasfi. * Islâmiyete kuvvetle bagli olan ve ilmiyle âmil olan kimse. * Egri. * Eski kötü hallerinden vazgeçip hakka ve dogruluga yönelen.
HANIF Gururlu, magrur, kibirli. * Dargin, küskün.
HANIFE Bir kabile ismi.
HANIFEN MÜSLIMEN Müslim ve hanif olarak.
HANIN Fazla istekten dolayi inleyis, siddetli aglayis. Sizlanmak. * Sevk ve arzu.
HANIN-ÜL CIZ' Kuru diregin inleyip aglayisi. Hurma kütügünün inlemesi.(Mescid-i Serifte hurma agacindan olan kuru direk (Resul-ü Ekrem (A.S.M.) hutbe okurken, ona dayaniyordu) sonra minber-i serif yapildigi vakit Resul-ü Ekrem (A.S.M.) minbere çikip hutbeye basladi. Okurken, direk deve gibi enin edip agladi; bütün cemaat isitti. Tâ Resul-ü Ekrem (A.S.M.) yanina geldi, elini üstüne koydu, onunla konustu, teselli verdi, sonra durdu. Su mu'cize-i Ahmediye (A.S.M.) pek çok tariklerle tevatür derecesinde nakledilmistir. M.)
HANIN-I HAZIN Acikli sizlanma.
HANÎN Burun içinden aglamak. * Burun içinden gülmek.
HANÎRE (C.: Hanâyir) Parmak baslarindaki bogum. * Kadinlarin yün ve pamuk attiklari yay. * Kirisi olmayan yay.
HANÎS Yeminini bozan, ahdinde durmayan. Rücu' eden. Te'hir eyleyen.
HANIS Sinen, dönen. (Bak: Hannas)
HANIS Ettigi yemini yerine getirmeyen. Yeminini bozan.
HANIS Iki kat olmus kimse.HANÎS : Zayiflik, gevseklik.
HANIYE Sarap. * Erkegi öldükten sonra evlenmeyip, çocuguna bakan kadin.
HANÎS Kebap olmus nesne.
HANK (Hink) Bogmak. Bogazini sikip öldürmek. Bogazi sikilip bogulmak.
HANK Muhkem etmek, saglamlastirmak. * Bir seyi çigneyip damagiyla ezmek. * Davarin agzina gem vurmak veya urgan koymak.
HANKAH (Bak: Hangâh)
HANKAN Bogmak suretiyle, bogarak.
HÂNMÂN f. Ev-bark, ocak.
HÂNMÂN-SÛZ f. Ocak yakici, ev-bark yakan.
HANN Yalvarmak. * Inlemek. * Esirgemek.
HANNAK Bogan, bogucu.
HANNAN Rahmetlerin en lâtif cilvesini gösteren, Rahman ve Rahîm olan ve çok merhametli olan Allah (C.C.)
HANNAS (El-Hannâs) (Hunus. dan) Geri çekilerek veya büzülerek, sinerek firsat bulunca vesvese vermek için dönüp gelen. Sinsi seytan. Besmeleyi isitince kaçan, gaflete dalinca musallat olan seytan. (Bak: Hunnes)
HANNASÎ Seytanla alâkali.
HANSA Sirtlan.
HAN-SALAR f. Kilerci, sofracibasi.
HANSIR (C.: Hanâsir) Yaramaz, bos, faydasiz. * Bir yerden tasinan veya göçen kimseler, esya ve elbiselerini yükletip gittiklerinde yerde kalan kiymetsiz seyler.
HANSEFIR Bela, zahmet.
HANSUS Bakiyye, artan.
HANTAL Kaba, büyük ve agir.
HANTEM (C.: Hanâtim) Kara bulut. * Desti. * Ibrik. * Topraktan yapilan kap.
HAN U MAN (Hanmân) Ev. Bark. Ocak. Ehil ve iyal.
HANUN Gümleyerek esen rüzgâr.
HANUT Ölüyü, bozulup kokmamasi için ilaçlama.
HANUT (C.: Havânit) Meyhane, içki içilen yer. * Dükkân.
HANVE Güzel kokulu bir ot.
HANYA' Beli bükülmüs kadin.
HANZ Kebap yapmak.
HANZAL(E) Zakkum. Zakkum agaci. Ebu Cehil karpuzu denilen portakal büyüklügünde mevyesi çok aci bir nebat. Karga kabagi diye de adlandirilir.
HAPIS (Bak: Habs)
HÂR f. Diken.
HÂR-I FIRKAT Ayrilik acisi.
HAR' Yarmak.
HAR (Her) f. Merkep, himar, esek. * Çay ve havuz diplerinde olan balçik. * Mc: Idraksiz kimse. * Kargasa.
HAR-I DESTÎ Yaban esegi.
HAR Yikilmis, hedmolmus.
HAR f. Hor, hakir, âdi. Asagi. (Dinsiz, imansiz ve din düsmani ahlaksizlarin ve sefihlerin vasiflari.)
HARA' Süstlük, zayiflik.
HARA Deve kusu yumurtasinin yeri. * Ev ortasi.
HARAB Viran. Issiz. Yikik. Perisan.
HARAB-ABAD f. Harabiyetle dolu olan yer. Tam harabe.
HARABAT Harabeler. Viraneler. Meyhâneler.
HARABE Harab yer. Sehir veya ev yikintisi. Perisan yerler.
HAR'ABE Ince kemikli, genç ve güzel kadin. * Uzun. * Yesil üzüm çubugu.
HARABENISIN f. Viranelerde, harabelerde oturan.
HARABEZAR f. Viranelik. Yikinti yeri.
HARABIYET (Harabî) Yikilma. Yikilis. Parçalanip dagilis. Zillet ve sefalet içinde
HARAC Vaktiyle müslüman olmayan vatandaslardan alinan vergiye denirdi. Arazi hasilatindan veya çalisanlarin emeginden elde edilirdi. Resit ve vücudu saglam olan gayr-i müslim erkek verirdi. Buna harac-i rüus veya cizye denirdi. Topraktan alinan vergiye de harac-i araziye denilirdi.
HARAC-I MUKASSEME Arazinin hâsilatindan yerin tahammülüne göre alinacak bir vergidir. bu harac, hâsilata taallûk eder. Bir sene içinde hâsilat tekerrür ederse bu harac da tekerrür der. Fakat mahsulât mevcud olmayinca bu vergi de alinmazdi.
HARAC-I MUVAZZAF Tar: Arazi üzerine her dönüm basina senevi maktuan muayyen bir miktar meblag olarak alinacak bir vergidir. Buna "harac-i vazife" adi da verilir. Bu vergi, zimmete taalluk eder ve araziden yalniz bilfi'l intifa edilmekle degil, intifaa temekkün ile de tahakkuk eder. Binaenaleyh, böyle bir araziyi sahibi kasden muattal birakacak olsa, vergisini yine vermek mecburiyetindedir. (O.T. D.S.)
HARAC (Bak: Harec)
HARAC Beyazdan ve siyahtan meydana gelen, iki renk olan.
HARAC-GÜZAR f. Haraç verici.
HARAFE Aklin bozulmasi. Delilik.
HARAFET Hararetiyle dili yakan tad.
HARAHIR (Harhara. C.) Tib: Akcigerden gelen hiriltilar. * Uykuda iken horlamalar.
HARAIB (Harîbe. C.) Bir kimsenin geçinecegi seyler.
HARAID (Harîde. C.) Kizlar, bâkireler. * Delinmemis inciler.
HARAIF (Harife. C.) Ev için yapilan güz hazirliklari.
HARAIT Haritalar.
HARAK Ates, nâr.
HARAK Korkudan veya utanmaktan dolayi dehset içinde kalmak.
HARAM Helâl olmayan, Islâmiyetçe ve dince nehyedilen seyler ve ameller. Allah'in izin vermedigi, men'ettigi seyler. Helâlin ziddi olan sey.
HARAMI Kati-üt tarik, yol kesen. Haydut.
HARAMILIK Tar: Akinci kumandaninin istirak etmedigi ufak kuvvetler tarafindan düsman memleketlerine yapilan akinlar. Bu akinlara yüz ve daha fazla akinci istirak ederdi. Akinci kuvvetleri yüzden az oldugu takdirde "çete" ismini alirlardi. Büyük akinlarda oldugu gibi haramilik suretiyle yapilan akinlarda da alinan esirlerden "pencik" denilen bestebir vergi alindigi halde, çeteden bu vergi alinmazdi.
HARAM-ZADE Gayr-i mesru münasebetten dogmus çocuk. Piç.
HARARET Sicaklik.
HARARET-I GARÎZIYE Vücudun normal harareti.
HARARET-I GARIZIYYENIN ILTIHABI ZAMANI Insanda sehvanî ve nefsanî hislerin galeyanda oldugu devresi.
HARARET-I HEVÂ Havanin harareti. Havanin sicakligi.
HARARET-BIN f. Termometre. Sicaklik derecesini gösteren âlet.
HARÂS f. Hayvanla döndürülen degirmen.
HARÂS-I HARÂB Harap olmus degirmen. * Mc: Dünya.
HARAS f. Dilsizlik, dilsiz olma.
HARASET Çift sürme. * Sürülen yer. Tarla. * Ekincilik, çiftçilik.
HARAS f. Hayvan ile döndürülen degirmen.
HARASIF (Harsef. C.) Balik pullari. Pul pul olan seyler. * Yapraklari balik puluna benzeyen bitkiler.
HARAT Davarin memesinde olan bir hastalik. (Sütün parça parça, ufanmis gibi çikmasina sebep olur)
HARATÎN-I HASSA Osmanlilar zamaninda Topkapi Sarayi'ndaki bir sinif san'atkârin adi idi. Bunlar demir ve agaç esyayi tesviye ederlerdi. Bugünkü tâbirle tornaci demekti. Bileziklerden çarklara ve silâh yivlerine kadar her çesit sey yaparlardi. (O.T.D.S.)
HARAZ Tasadan veya asktan dolayi zayiflayan.
HARAZET Hastaligin uzamasi, derdin müzminlesmesi.
HARB Iki veya daha çok devletin birbirleriyle siyasi alâkalari keserek silahli kuvvetlerle çarpismalari, vurusmalari.
HARB-I UMUMÎ Genel harp, umumî savas. 1914 senesinde baslayan Birinci Cihan Harbi.
HARB (C.: Hirbân) Toy kusunun erkegi. * Yarmak. * "Delmek" mânasina mastar.
HARBA' Kulagi delik koyun.
HARBAK Yarmak. * Kat'etmek, kesmek. * Ifsad etmek, bozmak. * Deva, ilâç.
HAR-BAN f. Esekçi.
HARBAT f. Ahmak, bön, ebleh. * Iri yapili kaz. * Kalip ve kiyafeti yerinde oldugu halde ahmak olan kimse.
HARBCU Kavga çikarmaya istekli olan, savas arzu eden.
HARBE Tar: Kisa mizrak tarzinda bir nevi silâhin adidir. Eskiden "Köylü" adi verilen yangin habercisinin tasidigi ucu demirli degnege de harbe denilirdi. Eski tüfekleri doldurmaga mahsus demirden yapilmis âlete de "tüfek harbisi" adi verilirdi. (O.T.D.S.)
HARBELE f. Kuyulardan su çekmege mahsus dolap. Bostan dolabi.
HARBEN Savasarak, harbederek, dögüserek. Muharebe etmek suretiyle.
HAR-BENDE f. Seyis. Esek ve katir gibi yük hayvanlarina bakan kimse. * Tar: Saray katircilari.
HARBES Bir ot cinsi.
HARBESISA "Sey" mânasina kullanilan bir isimdir.
HARBES Fesâd vermek, ifsad etmek, bozmak.
HARB-GÂH f. Harp meydani, savas alani, muharebe yeri.
HARB-GIR f. Harp yapan. Harpçi.
HARBÎ Dâr-ül harbde bulunan ve müslim olmayan kimse. Arada anlasma yapilmamis düsman. * Harbe mensub ve müteallik. * Tüfek temizligi için kullanilan demir çubuk.
HARBIYE Harb islerine ait. Harb okulunun adi. Harbiye mektebi.
HARBIYE NAZIRI Askerlik isleriyle alâkali dairenin basinda bulunan memura verilen ünvandir. Kuva-yi Milliyenin Anadolu'da kurdugu hükümette "Milli Müdafaa Vekili" adini tasiyan bu ünvan, Osmanli Hükümetine 1908 Temmuz inkilâbi arifesinde kurulan Said Pasa kabinesiyle girmistir. Ondan evvel "Serasker" adini tasiyordu. Harbiye Naziri'nin basinda bulundugu daireye "Harbiye Nezareti" denilirdi. (O.T.D.S.)
HARBÜS Yirtici bir kus. * Alaca yilan.
HARBÜZ(E) f. Karpuz, kavun.
HARBÜZE-I RUBAH Ebucehil karpuzu.
HARBÜZE-FÜRUS f. Karpuz kavun satan adam.
HARBÜZE-ZAR Karpuz kavun bostani.
HARC Gider, sarfiyat, bir is için kullanilan madde. * Vergi. * Çikmak. * Yeni çikan bulut. * Yemâme vilayetinde bir yer. * Ecir. * Bugday. (Dinimizde lüzumsuz harcamak, israf haramdir. Zillet ve fakirlige sebeptir.)
HARC-I ÂLEM Herkese elverisli, her keseye münasib.
HARC-I RAH Yol harci, yol parasi. Yol masrafi, yol için verilen para.
HARCA' Ayaklari beline varana kadar beyaz olan koyun.
HARCE (C.: Hurc-Haracât) Deve sürüsü. * Sik bitmis agaç.
HARCEF Soguk rüzgâr.
HARDAL Çok küçük tohumlari olan ve yapraklari yenen bir nebat ismi. Dögülerek macun haline getirilir ve sofrada istah açmak için kullanilir.
HARDALE Hardal tanesi. * Nesneyi ufak edip kesmek.
HARDAN Kizgin, hiddetli, gadapli. * Kast ve men'edici, engel olan.
HARE f. Kaya, sert tas. * Bir cins dalgali kumas.
HARE f. Yiyecek.
HAREC Darlik, zorluk, sikinti. * Dar yer, sik agaçli yer. * Günâh.
HARED Hisim etmek. * Menetmek, engel olmak.
HAREKÂT (Hareket. C.) Hareketler.
HAREKÂT-I HARBIYE Harp harekâti.
HAREKÂT-I MÜSTEREKE Müsterek hareketler, beraber davranislar.
HAREKE Arapça harflerin u, e, i seklinde okunacagini gösteren isaretler. (Zamme "ötre" fetha "üstün" kesre "esre" (gibi) * Hareket lafzinin Arapça terkibde aldigi sekil.
HAREKET Kimildanma. Davranis. Yola çikmak. Bir cismin sabit bir noktaya göre yerinin veya durumunun degismesi. Sarsinti.
HAREKET-I ARZ Zelzele, deprem, yer sarsintisi.
HAREKET-I DÂHIL Tar: Kanuni Sultan Süleyman zamaninda Süleymaniye medreselerinin binasindan sonra onikiye çikarilan tarik-i tedris (okutma yolu) silsilesinin dördüncü mertebesindeki müderrislerine verilen bir ünvandir.
HAREKET-I MER'IYYE Gerçekte olmadigi halde, var imis gibi görünen hareket.
HAREKET-I MIHVERIYE Mihver, eksen etrafindaki muntazam hareket.(Sems, hareket-i mihveriyesi ile silkinse, meyveleri düsmez, silkinmezse yemisleri olan seyyarat düsüp dagilacaktir. M.)
HAREKET-I MÜSTAKIME Fiz: Dogru bir çizgi üzerinde olan hareket.
HAREM Herkesin girmesine müsaade edilmeyen yer. Kadinlara mahsus oda. (Misafirlere ve erkeklerin girmesine müsaade edilen yere de"selâmlik" denir.)(Tesettür kadinlar için fitrîdir ve fitratlari iktiza ediyor. Çünkü, kadinlar hilkaten zaife ve nâzik olduklarindan kendilerini ve hayatindan ziyade sevdigi yavrularini himaye edecek bir erkegin himaye ve yardimina muhtaç bulundugundan; kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskale mâruz kalmamak için fitrî bir meyli var. L.)
HAREM-I SERIF Kâfir ve müsriklerin girmesi yasak olan ve canli mahlukun öldürülmesi men'edilen Mukaddes Kâbe ve civâri.
HAREMEYN Iki mukaddes harem. Müsrik ve kâfirlere yasak olan mukaddes Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere.
HAREMEYN-I SERIFEYN Mekke'deki Kâbe ile Medine'deki Ravza-i Mutahhara.
HAREM-SERAY Saraylarin kadinlara mahsus olan kisimlari. Buna "Harem-i Hümayun" da denilir. * Câmi içi.
HARES (Haris. C.) Bekçiler, muhafizlar.
HARES Dilsizlik, ebkemiyyet.
HARESE Sinek.
HAR'ET Terslemek.
HAREZ (C.: Ehrâz) Çocuklarin oynadiklari ceviz.
HAREZE (C.: Harez-Harezât) Boncuk.
HARF Agizdan çikan her bir sese âit verilen isaret. Alfabeyi meydana getiren sekilli çizgilerden herbiri. * Müstakil bir mânâya degil de baska harflerle birleserek, baska muayyen ve müstakil çok mânalarin ifadesi için kullanilan sekil. Baskasinin mânalarini gösteren isaret. * Vecih, üslub. * Her seyin ucu, kenari, sivri ve keskin kiyisi.
HARF-I ÂB-DÂR Güzel ve mânidar söz.
HARF-I ASLÎ Gr: Arabça bir kelimenin kökünü teskil eden harften olan. (Ekserisi üç harften ibaret olur.)
HARF-I ATIF Gr: Iki kelime veya cümleyi birbirine baglayan harf. Vav ve fe gibi. Arabçada on sekilde harf-i atif sunlardir: Bunlar bir kelimeyi veya cümleyi diger bir kelime veya cümle üzerine atif ve rabtederler. Bu harflerden evvelkine: ma'tufun aleyh, sonrakine ise, ma'tuf denir. (Bak: Atf)
HARF-I CERR Gr: Kelimenin sonunu esre ile (i diye) okutan harf. Bunlar arabçada su sekil altinda toplanmistir. (Vav-i kasem), (Ta-yi kasem)
HARF-I ILLET Gr: Elif, vav, ya harfleri.
HARF-I MASDARÎ Fiil mânasinda olan bir kelimeyi, masdar mânâsina çeviren harf.
HARF-I MEDD Kendinden evvel gelen harflerin uzun sesli okunmasina vesile olan "elif, vav, yâ" harfleri.
HARF-I MEZID Arabçada masdar olan kelimeye harf ilâvesi ile baska masdar yapilir. Bu ilâve edilen harflere "Harf-i mezid" denir. Meselâ: kelimesinde harf-i aslî üçtür. (mükâtebe) dendigi zaman, "Müfâale masdari sekline göre, mim ve elif harfleri, harf-i meziddendir" denir.
HARF-I NÂSIB Muzari fiilinin sonunu üstün (e, a diye) okutan harf. (Bak: Huruf-i nâsibe)
HARF-I NIDÂ' Ya, ey, â gibi harflerle çagirilanin ismine eklenen harf. Ünlem.
HARF-I TÂRIF Arabçada, elif lâm harflerinin ismin basina gelmesi hali. (Bak: Lâm-i ta'rif)
HARF-I ZÂID Gr: Kelimenin bazi tasrifinde düsen harf. Fazla, zâid harf. Te'kid için yazilan harf. Sonradan ilâve olan harf.
HARF Yemis toplama.
HARF-ASINA Harfleri birbirinden ayirdedebilen. * Mc: Sözden anlayan.
HARF BE HARF Aynen, asli gibi, oldugu gibi.
HARFECE Güzel gida.
HARF-ENDAZ Söz atan; dokunakli, haysiyete ilisen söz söyleyen.
HARF-GIR f. Her iste ayip ve noksan arayan.
HARFÎ Harfe âit. * Sahibi tanitmak için olan. * Baskasinin mânasi için yazilan. (Bak: Mâna-yi harfî)
HARFIYE Kendi basina müstakilen bir mânasi ve te'siri olmadigi halde, kendi cinsinden bir toplulugun içinde oldugu zaman ancak bir vazife gören seylere denir.
HARFIYEN (HARFIYYEN) Harfi harfine. Hiçbir degisiklik yapmadan.
HARGÂH f. Otag. Büyük çadir.
HARGAR(E) f. Hakaret eden, hakaret edici.
HARGELE f. Esek sürüsü. * Terbiyesiz, görgüsüz ve azili kimseler.
HARGUS Tavsan.
HARHAR f. Devamli arzu, sürekli istek. * Gönül üzüntüsü, iç sikintisi. * Devamli kasinti.
HARHARA Uykuda horlamak. * Kedinin mirildayisi. * Iki dere arasindaki düzlük.
HARHISE f. Kavga, gürültü, patirti.
HARIK Muhalefet eden, aykiri olan, karsi gelen. * Yirtici, yirtan.
HÂRIK-I ÂDE Âdeti yirtan, âdetin disarisinda, hârikulâde.
HARIK Yakan, yakici. Yanan, tutusmus. Ates, od.
HARIS Hirsli olan, haris.
HARISA Insanin basinda veya yüzünde kan çikmaksizin yalniz deri yirtilmis olarak peyda olan yara.
HARÎ Müstehak, lâyik.
HARÎ f. Hakirlik, horluk.
HARÎ' Kimseden çekinmeyen, fâcire kadin. * Çok gülen, gülegen.
HARIB Yikan, harab eden. * Haydut.
HARIB Kaçan, firar eden.
HARÎB Yagma olunmus, soyulmus, talan edilmis.
HARÎBE (C.: Harâib) Bir kimsenin geçinecegi sey.
HARÎC Dar, ensiz. * Kusatilmis.
HÂRIC Bir seyin veya mahallin veya memleketin disinda kalan. * Ecnebi.
HÂRIC-I VATAN Vatanin harici.
HARIC Günahkâr, günah islemis. Allahin emrini dinlememis olan.
HARICEN Disardan, distan. Hariçten.
HARICE TEMESSÜL Zihnî olan kelâmin hâricî âlemdeki kanunlara uygun sekilde tanzim edilisi.
HARICÎ Disariya âit olan. Içeriye âit olmayan. Dis ile alâkali. Ecnebiye âit. * Zorba ve âsi olan. * Seyyid olmadigi halde seyyidlik iddia eden. * Vaktiyle Hazret-i Ali Kerremallâhü veche'ye âsi olan firka-i dâlle ashabindan herbiri. (Bak: Havaric Vak'asi)
HARICIYYE Hariçle alâkali. Dis isleri. * Ameliyatla tedavi edilebilen hastaliklar. * Haricilik. (Bak: Havâric vak'asi)
HARID Satin alma.
HARID Öfkeli, hidetli, kizgin.
HARÎD Tek, ayri.
HARIDAR Satin alici, satin alan.
HARID(E) (C.: Harâid) Kiz, evlenmemis kiz. * Delinmemis inci.
HARIDE Satin alinmis.
HARIF (Hirfet. den) Meslekdas, san'at arkadasi. Teklifsiz dost. * Herif, âdi insan.
HARIF Güz mevsimi, sonbahar. * Meyve toplama zamani.
HARIF Yemis toplayan.
HARIFANE f. Esnafça. Herkes kendi masrafini, hissesine düseni vermek suretiyle, ortaklikla yapilan.
HARIFE (C.: Harâif) Ev için sonbahar hazirligi.
HARIFÎ Sonbaharla alâkali.
HARIK Omuz küreklerinin arasi.
HARÎK Yangin, ates.
HARÎK-I KEBIR Büyük yangin. * Büyük Cihan Harbi.
HARÎK Erkekligi olmayan adam.
HARIK Zeyrek akilli kimse.
HÂRIKA Imkânlarin üstünde olan sey, hayret uyandiran, hayranlik vren. Büyük ve görülmedik eser. Görülmedik derecede kiymetli.
HÂRIKA Ates, nâr, od.
HÂRIKA-I SEVDÂ Ask atesi.
HARÎKA Aci, sizi. * Bulâmaç. Yulaf lâpasi.
HÂRIKA-PISE f. Hârikali. Hârika isler yapan.
HÂRIKAT (Hârika. C.) Sasilacak seyler, hârikalar. Insanda hayret uyandiran seyler.
HÂRIKAVÎ Harika cinsinden, harika gibi.
HÂRIKULÂDE Fevkalâde, âdetin hâricinde bulunan sey, eser. Görülmedik derecede. Son derece kiymet ve ehemmiyeti hâiz olan sey.
HARÎK-ZEDE (C.: Harikzedegân) f. Yangindan zarar görmüs kisi. Evi ve esyalari yanmis kimse.
HÂRIM Fakir.
HARÎM Herkesin giremiyecegi, dokunmiyacagi sey. Haram dairesi. * Serik. * Bir kisinin olup, baskasinin duhul ve taarruzundan masun yer. * Hacilarin Mekke-i Mükerreme'de giydikleri libas.
HARÎM-I HÂSS Büyük bir kimsenin kendi dairesi.
HARÎM-I ISMET Namus ocagi, mukaddes ocak. Kudsi âile yuvasi.
HARÎM Saygisiz, çekinmez. Kayitsiz kimse.
HARÎME Bir kimsenin, istedigi gibi kulanabilecek hakka sahib oldugu mali.
HARIR Ipek. Ipekten yapilmis. * Harâretli. Sicak.
HARÎR Su akarken çaglamak. * Yel eserken fisildamak. * Horuldamak.
HARIRÎ Ipek esya. * Ipek tüccari. * Bir nevi kâgit.
HARIRÎ (Kasim bin Ali) (Mi: 1054-1122) Irak'ta dogdu. Inhitat (çöküs) devrinin ediblerindendir. "Makamat" adli eseriyle söhret bulmustur. Bediüzzaman-i Hemedanî'nin Makamlari misal alinarak yazilmis elli makameyi (nutuklari) ihtiva eder.
HARIRIYE Un ve süt ile yapilan bulamaç.
HARIS Süngü demiri. * Soguk olan sey.
HÂRIS Eken, ekici. Çiftçi.
HÂRIS-I GAYUR Çaliskan ve gayretli çiftçi.
HÂRIS Muhafiz. Bekçi. * Gözcü. Himaye eden. Bekleyen.
HÂRIS-I VATAN Vatanin koruyucusu, vatanin bekçisi.
HARIS Son derece hirsli olan.
HARÎS Bir seye fazlasi ile düskün. Hirsli.
HARÎS-I CÂH Mevki, makam ve rütbe düskünü.
HARÎS-I SÖHRET söhret ve nam düskünü.
HARÎSA (HÂRISA) Yagmuruyla yer yüzünü süpürüp gideren bulut. * Kan çikmayan azicik bas yarigi.
HARÎSANE f. Hirslicasina. Çok haris olarak. Hirslilara mahsus bir tavirla.
HARÎSET (C.: Harâyis) Zayif deve.
HARISTAN f. Çalilik, dikenlik.
HARÎSUN ALEYKÜM Tevbe Suresi'nin bir âyetinde geçen bu ifade, birinci derecede Peygamberimiz (A.S.M.) hakkinda olup ümmetini ve bütün insanlari dogru yola irsadda yilmadan, büyük bir sebat ve azim ve gayretle devam etmesine isaret edilerek böylece tavsif edilmistir.
HARIS f. Kasinma, kasima.
HARÎS Bir cins yilan.
HARITA yun. Yeryüzünün veya bir parçasinin belli bir ölçüye göre küçültülerek muvafik bir yere çizilen taslagi. * Dagarcik, kulplu kese.
HARIYE Yavuz bir yilan.
HARÎZ Tâkatsiz kimse, güçsüz ve kuvvetsiz insan.
HARÎZ Mahfuz, hifzolunmus, saklanilmis.
HARIZME Azgin hayvanlarin agzina ve ayinin dudaginin üstüne geçirilen demir halka.
HARK Yakmak. Yanmak. Yangin.
HARK-I KEBIR Büyük yangin. * Cihan Harbi. (daha ziyade ihrak olarak kullanilir)
HARK Yarma. Yirtma. * Su akacak yarik yer.
HARKA' Kulagi delik koyun. * Çesitli yönlerden esen rüzgâr.
HARKAFA (C.: Harâkif) Kalça kemigi. Uyluk kemiginin bas tarafi.
HARKAHE Koyuncularin kara evi.
HARKEKET (C.: Harâkîk) Uyluk basi.
HARKÜRRE f. Esek yavrusu, sipa.
HARK VE ILTIYAM Yarmak ve yapistirmak. Yirtilmak ve iyilesmek.
HARM Muhkem etmek, saglamlastirmak. * Davara yük vurmak. * Isinde çabuk çabuk olmak. * Udul etmek. * Kat'etmek.
HARMED Kokusu ve rengi degisen. * Kara balçik.
HARMEL Üzerlik otu.
HAR-MENIS f. Esek huylu, esek tabiatli.
HARMES Ifsad etmek, bozmak.
HARNUB Keçiboynuzu adi verilen bir cins yemis.
HARP (Bak: Harb)
HAR-PÜST f. Diken sirtli. * Mc: Kirpi.
HARPÜSTE f. Baliksirti seklinde olan, harpusta.
HARR Hararet, sicaklik. Sicak.
HARR-I SEDID Siddetli hararet, fazla sicaklik.
HARR Yarmak.
HARR(E) Hararetli. Kizgin. Çok sicak. Yakici.
HARRA (Hurur) Yüksekten asagi düsmek.
HARRAKA Eskiden düsman gemilerini veya düsman sehirlerini ateslemek için, yakici âletlerle donatilmis olan harp gemisi.
HARRAN Susuz.
HARRARE Gürleyerek, çaglayarak akan su.
HARRAS (Harâset. den) Çiftçi, ekinci. Topragi isleyip ekin eken.
HARRAS Yalanci.
HARRAS Küp yapan.
HARRAT Dogramaci, çikrikçi. Tornaci.
HARRAZ Terzi.
HARRE (C.: Hurer) Degirmenin bugday konulan deligi.
HARRE (C.: Hirâr-Hirârât-Harrun) Kara tasli yer.
HARRUB "Keçiboynuzu" adi verilen bir yemis cinsi.
HARS Yarmak, yirtmak.
HARS Koruma. Muhafaza etmek. Hirz mânasinadir.
HARS (C.: Hirâs) Küp.
HARS Tahmin etmek. * Yalan söylemek. * Acikmak.
HARS Tarla sürmek. * Maarif. * Mal toplamak, kazanmak. * Teftis ve tedbir eylemek.
HARS-I IRKÎ Milli maarif, irkî hars.
HARSA' Dilsiz kadin. * Gürlemeyen bulut. * Belâ. (Müz: Ahrâs)
HARSEK Küçük cisim.
HARSINÎ Tunç.
HARS Avlamak. * Kasimak.
HARS Kesbetmek, almak. * Tirmalamak.
HARSA Bir cins ot.
HARSEF (C.: Harâsif) Kalkan baligi. * Balik pulu. * Enginar bitkisi.
HARSUF Enginar bitkisi.
HART El ile agacin yapragini sagmak. * Agaç kabugu soymak, yaprak toplamak. * Nikâh.
HART Kati kati ovmak. * Davarin yulaf yerken çikardigi ses.
HARTAVÎ Tar: Sipahilerin yeniçeri keçesine mümasil olarak giydikleri toparlak keçe külâh.
HARTUC f. Topa merminin ardindan sürülen barut kesesi.
HARUF Küçük kuzu, hamel. * Tâze et.
HARUN Musa Peygamber'in (A.S.) yardimcisi ve büyük kardesi. * Bagdad Abbasî Halifelerinden Harun-ür Resid.
HARUN Ilerleyecegi yerde duran veya geri giden hayvan.
HARUNÎ Hayvanin ilerlemeyip durmasi veya gerilemesi. Hayvanin huysuzlugu.
HARUR Sicaklik. Günesin kizginligi. * Gece esen sicak rüzgâr.
HARUR Yüksekten düsmek. * Akla gelmedik cihetten hücum etmek.
HARUS Sütü az olan kadin. * Evlenip hâmile olan kiz.
HARUT Mukaddes kimse. * Ipini sahibi elinden çekip kaçan davar.
HARUT VE MARUT Kur'an-i Kerim'de ismi geçen iki melegin ismidir.
HARVA Büyük kumlu tepe. * Yüce, yüksek. * Bir dagin adi.
HAR-VAR f. Esek yükü.
HARY Noksan etmek, noksanlastirmak, eksiltmek.
HARZ Dikmek.
HAR-ZAR f. Çalilik, dikenlik.
HARZE Yaban salgami.
HARZEM (HAREZM) Türkistan'da Aral gölünün güneyindeki delta ve çevresindeki ülke.
HAS' Reddetme. * Uzak olmak. Uzaklastirmak.
HASA' Saman parçasi. * Hurma kabi.
HASA Toprak saçmak.
HASA Sigir terslemek.
HASA' Bulamaç asi. * Kavun.
HASA Saymak. * Tas atip vurmak.
HASA' Suya kanmak ve kandirmak. * Dolmak. * Doymak. * Ufak tas.
HASAB Odun.
HASEBE Hurmasi çok olan hurma agaci.
HASAD Ekin biçmek. Ekin biçme mevsimi.
HASADET Hasedcilik, kiskançlik. Çekememezlik.
HASAFE (C.: Hasif) Hurma yapragindan örülen kap. * Hurma yapragi.
HASAFET Rey saglamligi. Hükümde kuvvet ve olgunluk.
HAS AHUR Tar: Hükümdarin hayvanlarina mahsus ahir.
HASAIL (Haslet. C.) Hasletler. (Bak: Haslet)
HASÂIS Bir seye, birine has olan keyfiyetler.
HASÂIS-I INSÂNIYYE Insanlik hassalari.
HASAIS (Hasîse. C.) Kötü huylar, fena tabiatlar.
HASAK Büyük bir kusun adi. (Çin'de, Babil'de ve Türk vilâyetlerinde olur.)
HASAL Yüregin agrimasi.
HASAL Agacin, zeminde yanlara sarkmis uçlari. * Bir iste ortaya konulan ödül.
HAS'AM Yemen diyarinda bir kabilenin adi.
HASAN Nâmahremden korunur üzere olmak, korunmak.
HASAN Güzel. (Bak: Hasen)
HZ. HASAN Hz. Ali'nin (R.A.) ogludur. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) sevgili torunudur. Cennet'le tebsir olunmustur. Hz. Peygamber (A.S.M.) kendisi için cennet gençlerinin seyyidi buyurmustur. (Hi: 3-49)(Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in Emevilere karsi mücadeleleri ise, din ile milliyet muharebesi idi. Yâni, Emeviler, Devlet-i Islâmiyeyi, Arab milliyeti üzerine istinad ettirip râbita-i Islâmiyeti, râbita-i milliyetten geri biraktiklarindan, iki cihetle zarar verdiler:Birisi: Milel-i sâireyi rencide ederek tevhis ettiler. Digeri : Unsuriyet ve milliyet esaslari, adâleti ve hakki tâkip etmediginden zulmeder. Adalet üzerine gitmez. Çünki: Unsuriyet-perver bir hâkim, milletdasini tercih eder, adalet edemez. ferman-i kat'isiyle: Râbita-i diniye yerine râbita-i milliye ikame edilmez; edilse, adalet edilmez; hakkaniyet gider.Iste Hazret-i Hüseyin, râbita-i diniyeyi esas tutup muhik olarak onlara karsi mücadele etmis, tâ makam-i sehadeti ihraz etmis. M.)
HASAN Iyilik. Güzel muamelede bulunmak.
HASANET Bir yerin çok saglam ve korunulacak tarzda olmasi. * Kadinin kendisini haramdan korumasi.
HASAN-I BASRI (Hi: 21-110) En ileri Tâbiînden olup hadis ve fikihta büyük âlimlerdendir. Basra'da medfundur. Mezheb sahibi bir müçtehiddir. Sahabe-i Kiram'dan 130 zat ile görüsmüs, Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Neseî, Ibn-i Mace kendisinden hadis nakletmislerdir.
HASAR (C.: Hasâret) Ziyan, zarar.
HASAR Soguk, berd.
HASARAT (Hasâret. C.) Ziyan ve zararlar. Hasaretler.
HASAR-DIDE f. Zarara ugramis, hasar görmüs.
HASARET Hasar. Alis-veriste zarar, ziyan. Yoldan sapmak. Sapitmak. Dalâlete düsmek.
HASARET Civik ve sulu seyin koyulasip katilasmasi. * Dahâmet peyda etme, irilesme.
HASAS Basta saçin az olmasi.
HASASA (C.: Hasâs) Fakirlik. * Hali yaramaz olmak. * Küçük delik. * Iki kisinin arasindaki açiklik.
HASASE(T) Tamahkârlik. Cimrilik. Alçaklik. Hasislik.
HASASET Ihtiyaç. Yoksulluk. Zügürtlük. * Rahne. * Kalbur ve elek gibi seylerdeki küçük delik, gedik.
HASÂT Küçük tas parçasi. Çakil. * Tib: Sidik yolunda tas peyda olmak.
HASÂT-I BEVLIYYE Tib: Sidik yollarinda ve böbreklerde meydana gelen tas.
HASÂT-I MESANE Tib: Sidik kesesinde meydana gelen tas.
HASB (Haseb) Birisinin sülâlesi cihetinden iftihar yolu ile saydigi iyilik. Mal, din, millet. Kerem, fiil ve amelde yüksek seref, iyi is, sâlih amel. Seref, asalet, san, kadr ve haysiyet. * Dolayi, cihetiyle, geregince.
HASB-EL BESERIYYE Insanlik hali olarak, insanlik dolayisiyla.
HASB-EL KADER (Bak: HASBEL KADER)
HASB-EL LÜZUM Icabettigi için.
HASB (C.: Havâsib) Tas atmak. * Ufak taslari savuran rüzgâr.
HASBA Hafif tahkir yerinde kullanilan bir tabirdir. Halk dilinde "haspa" seklinde kullanilir.
HASBA' (C.: Hasubâ) Ufak tas.
HASBE Kizamik hastaligi. Tane tane gövdede çikan bir hastaliktir. (Hasta kisiye "mahsub" derler.)
HASBE Re'y. Tedbir. (Asli: Ecir ve sevab mânasina gelen "hisbe" dir)
HASBEL HAMIYYE (Hasb-el hamiyye) Hamiyet icabi, hamiyet için.
HASBEL ICAB (Hasb-el icâb) Durum icabi olarak, hâl ve durum iktiza ettigi için, durum dolayisiyla.
HASBEL IKTIZA (Hasb-el iktizâ) Iktiza ettigi için, gerektiginden dolayi.
HASBEL KADER (Hasb-el kader) Kader cihetiyle.
HASBEL MEVSIM (Hasb-el mevsim) Mevsime göre.
HASBETEN LILLAH Allah rizasi için. Allah yoluna. Karsilik istemeksizin.
HASBÎ Karsiliksiz. Allah rizasi için. (Hakiki mürsid âlim, koyun olur; kus olmaz. Hasbî verir ilmini. Koyun verir kuzusuna hazmolmus musaffâ sütünü. Kus veriyor ferhine lüâb-âlud kayyini. S.)
HASB-I HAL Hallesme. Görüsüp konusma.
HASBIYE âyetinin kisaca ismidir.
HASBÜNA Bize yeter. Bize kâfidir (meâlinde).
HASDA' Yapragi çok olan agaç.
HASEB (Bak: Hasb)
HASED Baskasinin iyi hallerini veya zenginligini istemeyip, kendisinin o hallere veya zenginlige kavusmasini istemek. Çekememezlik. Kiskançlik. Kiskanmak.(Hasedin çaresi: Hâsid adam, hased ettigi seylerin âkibetini düsünsün. Tâ anlasin ki, rakibinde olan dünyevi hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet; fânidir, muvakkattir. Faidesi az; zahmeti çoktur. Eger, uhrevi meziyetler ise; zâten onlarda hased olamaz. Eger onlarda dahi hased yapsa, ya kendisi riyakârdir; âhiret malini dünyada mahvetmek ister. Veyahut mahsudu riyakâr zanneder, haksizlik eder zulmeder.Hem ona gelen musibetlerden memnun ve ni'metlerden mahzun olup kader ve rahmet-i Ilâhiyeye onun hakkinda ettigi iyiliklerden küsüyor. Adeta kaderi tenkid ve rahmete itiraz ediyor. Kaderi tenkid eden basini örse vurur kirar. Rahmete itiraz eden rahmetten mahrum kalir. M.)
HASEDE (Hâsid. C.) Kiskananlar, hased edenler, çekememezlik edenler.
HASEK Kin, adavet, hased. * Savas âletlerinden, üç köseli diken seklinde bir silâh.
HASEKE (C.: Husek) Kin tutmak, adavet etmek. * Demir dikeni denilen üç köseli diken. * Demirden yapilan üç köseli "bitirak" denilen harp âletleri.
HASEKI Tar: Vaktiyle sarayda görevli bazi subaylara verilen isim.
HASELE Tib: Karnin göbek ile kasik arasindaki kismi.
HASEM Burnun yassi ve genis olmasi.
HASEN Güzel. Hüsünlü. Güzellik. * Güzel olmak.
HASEN-ÜL HULK Huyu ve tabiati güzel.
HASEN-ÜS SAVT Güzel sesli.
HASENAT Güzellikler. Iyi ameller. Iyilikler. (Hasenât da ya kalb ile olur veya kalb ve beden ile olur; veyahut mal ile olur. A'mâl-i kalbinin semsi imândir. A'mal-i bedeniyenin fihristesi namazdir. A'mâl-i mâliyenin kutbu zekâttir. I.I.)
HASENE Iyilik. Güzellik. Hayirli amel. Allah rizasina çok uygun is. * Eski altun paralardan biri.
HASER Gözün tam görmemesi, göz nurunun zayif olmasi.
HASF Ay tutulmasi. * Isigi sönmek.
HASFOLMAK Parlakligi gitmek.
HASF Ayakkabi dikmek. * Birbirine yapistirmak. * Tasmali nâlin. * Agacin yapraginin dökülmesi.
HASHAS Zâhir olma, açik ve âsikâr olma, görünme.
HASHAS Koparilmis olmak.
HASHAS Cömert kimse.
HASHAS Toprak. * Ufak tas.
HASHAS Seri, çabuk, hizli.
HASHASA Açik ve âsikâr olma. * Bir seyi diger bir sey içinde "iyice birlesmesi için" karistirip sallama.
HASHASE Anlasilmayan ses. * Hinzir avazi.
HASHASE Ates üzerinde eti pisirip kebap yapmak. * Bir seyi döndürmek.
HASHASE Kandirmak. * Koparmak. * Çok fazla deprenmek.
HASIB Tipi. Ortaligi toza topraga bogan siddetli rüzgâr.
HASID Ekin biçen.
HASIF Zayif.
HASIK Süngü demiri.
HÂSIL Peyda olan. Husule gelen. Çikan, meydana gelen.
HÂSIL-I BILMASDAR Hakiki müessirden hâsil olan fiildir. Kendi sebeb ve sartlarindan meydana gelen sey. Meselâ: Bir seye vurmak, masdardir; o vurmaktan hâsil olan ses çikmak, hâsil-i bilmasdir'dir. Tüfek atarak bir adami öldürmekte tüfek atmak fiili, masdar: adamin ölmesi ve tüfegin sesi çikmasi da hâsil-i bilmasdar'dir.
HÂSIL-I CEM' Mat: Toplam. Bir kaç sayinin birlikte toplanmasindan meydana gelen yekûn.
HÂSIL-I DARB Mat: Çarpim. Çarpmak isinin neticesi. 5 sayisi 2 sayisiyla çarpilirsa, çikan 10 sayisi, hâsil-i darbdir.
HÂSILAT Gelirler. Kazançlar. Elde edilenler. Kâr. Mahsul. Îrad.
HÂSILAT-I SÂFIYE Sâfi kazanç. Net kâr. Bütün masraflar çiktiktan sonra kazanç olarak geri kalan hâsilat.
HÂSILAT-I SENEVIYYE Senelik kazançlar, yillik gelirler.
HÂSILI KELÂM (Hâsil-i kelâm) Sözün kisacasi, sözün kisasi.
HASIM (Bak: Hasm)
HASIN(E) (C.: Hâsinât) Iffetli, namuslu ve serefli kadin.
HASIR (Hasr. dan) Muhâsara eden, etrafini çeviren, hasreden.
HASIRALTI ETMEK Ist: Unutmak, saklamak, gizlemek, terviç etmemek manasinda kulanilan bir tâbirdir. Hasir, eskiden hali ve kilim yerinde kullanildigi ve onun altinda kalan seyler unutulup gittigi için bu tâbir meydana gelmistir.
HASÎ (Has'. den) Herkes tarafindan kovulan. Sürülüp tardedilen.
HASÎ Kuru.
HASIB Hesab eden, hesab edici.
HASÎB Cömert kimse. Hayir sahibi ve eli açik adam. * Bolluk yer, ucuzluk.
HASÎB Muhterem, itibarli, degerli ve soyu temiz kimse. sahsi meziyet sâhibi insan. * Muhâsebeci.
HÂSID Hased eden, kiskanan.
HÂSIDANE f. Kiskanarak, kiskançlikla. Hased edercesine.
HASÎD (C.: Hasâyid) Tarlada kalan ekin.
HÂSIF (Husuf. dan) Sararmis. Rengi, parlakligi kalmamis. Husufa ugramis.
HASÎF (C.: Husef) Suyu hiç kesilmeyen su kuyusu. * Yagmuru çok olan bulut.
HASÎF Ak ile kara, alaca renkli urgan. * Iki çesit renkten meydana gelen.
HASÎF Akli basinda, kâmil ve olgun adam.
HASÎFANE Akli basinda ve olgun olan bir adama yakisacak suretde.
HASÎFE Gizlenen kin, hased ve düsmanlik.
HASÎL(E) Sigir buzagisi.
HASÎL Ot.
HASÎLE Iyegi arasinda olan et.
HASÎLE (C.: Hasâyil) Bakiyye, artan, geri kalan.
HASÎM Hasim olan, husumet eden, düsmanlik eden.
HÂSIM Kat'eden, hasmeden, kesip atan.
HASÎN Saglam. Metin. Mustahkem. * Saglam muhafaza eden.
HASÎN Küçük balta.
HASÎR Bir sey söyler veya okurken dili tutulan kimse. Kekeme insan. * Hasir.
HÂSIR Hasarete ugrayan. Zarara, ziyana ugrayan.
HASÎR Feri gitmis, donuklasmis göz. * Hasret çeken. Meramina nail olamayan. * Yorulmus. * Açilmis. * Zayif.
HASÎR Hüsranda olan. Sapitan, dalâlete giden. Azgin. * Eli bos. Müdafaasiz. Çaresiz.
HÂSIREN Ziyana ugrayarak, zarar gördügü halde.
HÂSIRÎN (Hâsir. C.) Zarar görmüs olanlar, ziyana ugramis kimseler.
HÂSIRUN Zarar ve ziyana ugrayanlar. Eli bos kalanlar.
HASIS Çabuk. Çok aceleci. * Ayartilan, tergib ve tesvik edilen.
HASIS Gizli ses. Ates gürültüsü. * Fitil.
HASIS(E) (Hisset. den) Kötü huy, fena tabiat. * Ufak, degersiz. * Tamahkâr, cimri.
HASISA Bir seye mahsus hal. Kendine mahsus olup baskasinda bulunmayan keyfiyet, karakter.
HASIYY Hayasi çikarilmis, hadim edilmis, burulmus (insan veya hayvan).
HASIYYET (Hassiyet) Hususi fayda, kuvvet ve menfaat, tesir, keyfiyet.
HASL Fena huylu olma. Kötü haslet sahibi olma.
HASL Zayiflik.
HAS LAFIZLAR Bir mânaya mahsus olan lafizdir. Hasan, Mehmed, insan, erkek lafizlari gibi.
HASLE Göbekle kasik arasi.
HASLE (C.: Husul) Hurma korugu.
HASLET Huy. Ahlâk. Yaradilistan olan tabiat.
HASLET-I CEMILE Güzel ve iyi huy.
HASLET-I HAMIDE Medih ve senâ edilmege, övülmege lâyik olan güzel ahlâk ve haslet.
HASLET-I HAMRÂ Hamiyet, gayret veya mahcubiyetten gelen ve yüz kizarmasi suretinde görünen güzel haslet.
HASM Kesip atma, kesme, kat'etme. * Kat'i olarak bir mes'eleyi hâlledip neticeye varma.
HASM-I DA'VÂ Dâvânin halledilmesi.
HASM (Hasim) Muhâlif. Karsi taraf. Düsman.(Eger hasmini maglub etmek istersen, fenaligina karsi iyilikle mukabele et. Çünkü, eger fenalikla mukabele edersen, husumet tezayüd eder, zâhiren maglub bile olsa, kalben kin baglar, adaveti idame eder. Eger iyilikle mukabele etsen nedâmet eder, sana dost olur. M.)
HASM-I BÎAMAN Amansiz düsman. Merhamet bilmeyen düsman.
HASM-I CA'LÎ Huk: Hakikatta hasim olmadigi halde, hasim imis gibi hâkim önünde husumeti kabul eden kimse.
HASM-I EKBER En büyük düsman olan seytan.
HASM-I ELEDD Inatçi düsman, muannid hasim.
HASM-I MÜTEVARÎ Huk: Mahkemeye gelmekten ve vekil göndermekten çekinen kimse.
HASM Atâ etmek, hediye vermek. * Ovmak.
HASMANE f. Düsmancasina. Düsman gibi. Hasma mahsus halde.
HASME Kirmizi mese.
HASMEN Bir mes'eleyi kesin bir karar ile halledip bitirmek suretiyle.
HASMÎ Düsmanlik, husumet, adavet.
HASNÂ Çok fazlasiyla kendini haramdan saklayan kadin. Çok iffetli, çok nâmuslu kadin.
HASNÂ-YI HÜSNÂ Hem güzel ve hem de namuslu olan kadin.
HASNA Güzel kadin. Hüsün ve cemal sâhibesi.
HASPUS f. Hilekâr, hileci, iki yüzlü, mürai.
HASPUSÎ Hile, riyâ.
HASR Bir seyin içine alma. Yalniz bir seye mahsus kilma. * Bir çember içine almak. Askerle etrafini kusatmak. * Sikistirma. Kisaltma. * Okurken tutulup kalmak. * Vakfetmek. * Zaman ayirmak.
HASR-I FIKIR Bir seye bütün fikrini vermek ve baska seyle mesgul olmamak tarzi ve düsturu ile o seyde veya meslekte mütehassis ve muvaffak olmaya çalismak. Bütün fikri çalismayi bir sey üzerinde toplamak.
HASR-I ISTIGAL Bütün çalismalari bir seye hasretme.
HASR-I NAZAR Sadece bir seye bakip dikkat etmek. * Yalniz bir mevzu veya meslek üzerinde çalisip onda mütehassis ve muvaffak olmaya çalismak.
HASR-I ÖRFÎ Herkesçe bilinen belli bir sey. Böyle meshur bir seye mahsus olmak.
HASR Noksan olmak. * Sermayesini zayi edip ziyân etmek.
HASR Göz kapaginda sivilce çikmak.
HASR Kesfetmek. * Yorulmak.
HASR Bögür. * Bel.
HASREME Üst dudagin alt dudak üzerine tasmasi.
HASRET Özleyis. Iç çekme. Bir seyi çok isteyip, arzulayip ona kavusamamaktan gelen üzüntü. (Bak: Husr)
HASRET-FIKEN f. Hasret düsüren, hasret döken.
HASRET-KES f. Özlemis, özleyen, hasret çeken.
HASRET-KESANE f. Hasret çekene yakisir surette. Özleyenler gibi.
HASRETMEK Kisaltmak. Sadece bir seye mahsus kilmak. Bir sey için vakfetmek.
HASRET-NAME Edb: Ayrilik münasebetiyle yazilan mektub. Hasreti belirten yazi, hasret mektubu.
HASRET-ZEDE (C.: Hasret-zedegân) f. Hasrete düsmüs, hasrete ugramis.
HASS Tergib. Tesvik. Bir kimseyi bir sey için iknâ etmek.
HASS Duyan. Hisseden. Duyucu. * Duygu.
HASS Alçak, bayagi, âdi. * Marul.
HÂSS (C.: Havass) Hususi. Hâlis. Kiymetli ve ileri gelen mühim yakinlarin toplulugu. * Bir seyde bulunup baskasinda bulunmayan. Umumi olmayip mahsus olan. * Tam ayar olan, yabanci maddelerle karisik olmayan ve içinde bozuk bulunmayan. Tek, münferid. * Saf. * Tar: Osmanli Imparatorlugunun ilk zamanlarinda, devletin büyüklerine ayrilan yillik geliri yüzbin akçadan fazla olan arazi.
HÂSS-ÜL HÂSS En güzel, en has.
HÂSS Ü ÂMM Herkes, bütün herkes.
HASS Azlik, killet.
HASS Zannetmek. * Silkmek. * Davari kasagilamak. * Közün üstünde birsey pisirmek. * Katletmek, öldürmek.
HASSA (C.: Havass) Insanin kendisine tahsis ettigi sey. Bir seyde bulunup baskasinda bulunmayan sey. Bir seye mahsus kuvvet. Te'sir. Menfaat. * Adet ve alâmet. Ekâbir, kavmin ileri geleni.
HASSA-I FARIKA Ayirici özellik. Vasf-i fârik. Bir seyi digerinden ayiran hususiyet.
HASSA Saç ve sakali döken bir hastalik.
HASSA' Hayirsiz kadin.
HASSA Fil gözü.
HASSAD Orakçi, ekin biçen.
HASSAS Duygulu, içli. * Alingan. Çok ve çabuk hisseden. Hissi galib olan kimse.
HASSASANE f. Hassas ve duygulu olana yakisacak sekil ve surette.
HASSAS BÖLGELER t. Sivil savunmada düsmanin hedef tutacagi bölgeler. Her hassas bölgenin ehemmiyeti ayni degildir. Hava savunmasi bakimindan eldeki imkanlar ve hassas bölgeler arasinda öncelik tesbitine ihtiyaç vardir. Hassas bölgeler, sirasiyla:1) Atomik vurucu üslerin bulundugu bölgeler.2) Yüzeyden yüzeye füze üsleri.3) Darbe karargahlari.4) Özel cephane depolari.5) Uçaksavar birlikleri.6) Radar mevzileri'dir.
HASSASE Hissedici kuvve. Hisseden, duyan.
HASSASIYET Hassaslik. Duygulu olmak. Ihtimamlilik. Dikkatlilik.
HÂSSE Duygu uzvu. Bir seye mahsus kuvvet. Hâl. (Bak: Kuvve)
HÂSSE-I LEMS Elle dokunma kuvveti. Dokunma duyusu.
HÂSSE-I RÜ'YET Görme kuvveti.
HÂSSE-I SEM' Isitme kuvveti, duyma duygusu.
HÂSSE-I SEMM Koklama duygusu.
HASSETEN Hususi olarak, özellikle. Yalniz, ayrica.
HASSIYET (Bak: Hâsiyyet)
HASTE f. Uzanmis. * Ayaga kalkmis.
HASTE f. Istenilen, matlub, taleb edilmis, istenilmis.
HASTE (C.: Hastegân) f. Rahatsiz, hasta.
HASTE-GÂN (Haste. C.) f. Hastalar, rahatsizlar, marizlar.
HASTE-GÎ f. Rahatsizlik, hastalik, maraz, illet.
HÂST-GÂR f. Isteyen, talep eden, isteyici.
HÂST-GÂRÎ f. Tâliplik, isteyicilik.
HASUB Kirisini atan yay.
HASUD Çok hased eden.
HASUDANE f. Kiskançlikla, hasetçilikle, hasud olan kimseye benzer surette.
HASUDÎ Kiskançlik, çekememezlik, hasetçilik.
HASUN Serçe gibi küçük ve alaca renkli bir kus.
HASUR Mânevi mücahededen dolayi kadinlara yaklasmaya ragbet etmeyen. * Sir saklayan. Keder ve üzüntüden gönlü daralan, tasadan içi sikilan. * Çok bahil kimse. (Halkla yer ve içer, birsey vermez) * Oglu ve kizi olmayan. * Avrete cimâ edemeyen. * Ihlili dar olan deve.
HASUS Kati, sedid, siddetli.
HASV Men etmek, engel olmak.
HASV Toprak saçmak. * Az birsey vermek.
HASVA' Toprak parçasi.
HASVE (C.: Husvât) Yudum yudum, azar azar içme.
HAS f. Süprüntü, kirinti, döküntü. * Kizginlik, hiddet.
HAS Kalb.
HÂSÂ Aslâ. Kat'iyyen. Öyle degil. Allah korusun...(mânasina söylenir.)
HASÂ' (C.: Ehsâ) Nefes tutuklugu. * Nefesin tutulmasi. * Nâhiye. * Kalb.
HASÂ-I BATIN Bagirsaklar.
HASAFET Kin ve düsmanlik, haset ve adavet.
HASAHIS (Hashâs. C.) Hashaslar.
HASAIS (Hasis. C.) Kuru otlar.
HASAK f. Süprüntü, çöp. Yonga.
HASAN Kokmus tuluk.
HASARI Yaramaz, rahat durmaz, hirçin.
HASAS Arz hasereleri.
HASB Hayirsizlik. * Hasinlik.
HASBA' Kuru, yâbis.
HASEB Kereste imâlinde kullanilan kalin ve kuru agaç.
HASEBE (C.: Hasebât) Odun, agaç. Yonga.
HASEBIYET Odunluk, odun niteligi.
HASEB-PARE f. Tahta parçasi. Yonga.
HASED Insan toplulugu, cemaat.
HASEF Hurmanin yaramazi. * Eski elbise diken. * Devenin sütünün çok olmasi.
HASEFE (C.: Hasef-Hasefât) Sünnet mevziine varana kadar olan zeker basi. * Yaslanmis kuru kadin. * Kuru hamur. * Yumusak tas.
HASEFE Hiss. * Harekete ve yürüyüs sesine derler.
HASEL Bayagilasma, rezil olma. Bayagilik, rezillik, âdilik. * Her nesnenin kötüsü.
HASEM Taraftarlar ve hizmetçiler. Düsmanlarina karsi koruyanlar. Aile.
HASEM Burun içinde olan bir illettir ve kokuyu degistirir. * Genzin tikanip burnun koku almamasi.* Etin kokmasi.
HASEME (C.: Hasem) Kol. Kollukçu. Hizmetkâr.
HASEM-NISIN f. Göçebe.
HASENE (Hasin. C.) Sert, kati ve kalb kirici olanlar.
HASERAT (Hasere. C.) Küçük zararli böcek, akrep ve yilan gibi hayvanlar. * Mc: Zararli ve kiymetsiz kimseler.
HASERE Yabani ari, böcek, akrep ve yilan gibi zararli mahluk.
HASHAS Kapsüllerinden uyusturucu bir madde olan afyon; tohumlarindan da yagi çikarilan bir bitki. * Hazirlikli. * Silâhli ve zirhli topluluk.
HASHASA Silah sesi, yüksek ses. * Silâh. * Kuru ot. * Yeni kaftan.
HASIR Toplayan, cem'eden, hasreden.
HASI Kuru, yâbis.
HASI' Husu içinde olan, alçak gönüllülük eden. * Kusurlarini düsünerek, ürpererek Cenâb-i Hakka niyâz edip yalvaran.
HÂSIAN Tevazu ve mahviyetle. Alçakgönüllülük göstererek.
HÂSIANE f. Hâsi' olarak.
HASIB Yogun, kalin. * Tam düzelmemis olan kiliç. * Süslü, zinetli.
HASIBE Tabiat, mizaç, huy.
HASIF Eskimis ve yipranmis elbise.
HASIF Keskin kiliç. * Damdan asagi asilmis olan karpuz.
HASIFE Adâvet, düsmanlik, kin.
HASIÎN Husu' içinde olanlar.
HASIM Hasmetli, gösterisli, muhtesem.
HASIM Kuru ekmek kirintisi dogruyan. Ezen, yaran, kiran, parçalayan.
HASIME Kemigi kirilmis olan bas yarigi.
HASIMÎ Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) kabilesinden, O'nun sülâlesinden gelen. * Bir tarikat subesinde olan.
HASIN Kirici, kalb kirici. Sert, kati.
HASIN Korkak, korkan.
HASIN Kokmus tuluk.
HÂSIR Hasreden, toplayan. Cem'eden. * Hz. Peygamber'in (A.S.M.) bir ismi. Hasir meydaninda bütün insanlar mübarek izlerinde hasr olup toplanacaklarindan Delâil-i Hayrat'ta bu isimle mezkurdur. (Bak: Hasr)
HASIS Esrar adi verilen "Hint keneviri"nin yapragi. * Kuru ot.
HASISE Ot.
HASIV (Bak: Hasv)
HASIYE Sahife kenarina veya altina yazilan izah. Bir kitabin izah ve serhini yapan yazi. Kenar, pervaz.
HASIYY Kuru, yâbis.
HASIYYE (C.: Hasâyâ) Içi dolmus dösek. * Nihalî adi verilen sofra alti.
HASL Herseyin âdisi, bayagisi.
HASM Incitmek. * Gadaplandirmak, hiddetlendirmek.
HASMET (Hismet) Kendisine tabi olanlardan dolayi, "hasem" den olan, büyüklük ve heybet. Tantana-i azamet. Hürmetten gelen çekinme. * Hiddet, kizginlik. * Alçak gönüllülük.
HASMETLI (Hasmetlü) Tar: Hasmet sâhibi mânâsina gelir ve ecnebi hükümdarlarina verilen bir ünvandir.
HASMETMEAB Hasmetli, hasmet sahibi mânâlarina gelir ve eskiden padisahlara karsi hürmet bildirmek için kullanilirdi.
HASNA' Saliha kadin.
HASR (Hasir) Toplanmak, bir yere birikmek. * Toplama, cem'etmek. * Kiyametten sonra bütün insanlarin bir yere toplanmalari. Allahin, ölüleri diriltip mahsere çikarmasi. Kiyamet. * Bir tohumun içinden büyük agaçlar çiktigi gibi, her bir insanin acb-üz zeneb denilen bir nevi çekirdeginden diriltilerek bütün insanlarin Hasir Meydaninda toplanmalari. (Bak: Acb-üz Zeneb)(Surenin basinda, küffar, Hasri inkâr ettiklerinden Kur'ân onlari Hasrin kabulüne mecbur etmek için söylece bast-i mukaddemât eder; der: "Ayâ, üstünüzdeki semâya bakmiyor musunuz ki: Biz ne keyfiyyette, ne kadar muntazam, muhtesem bir surette bina etmisiz. Hem görmüyor musunuz ki; nasil yildizlarla, Ay ve Günes ile tezyin etmisiz, hiç bir kusur ve noksaniyet birakmamisiz. Hem görmüyor musunuz ki; zemini size ne keyfiyyette sermisiz, ne kadar hikmetle tefris etmisiz. O yerde daglari tesbit etmisiz, denizin istilâsindan muhafaza etmisiz. Hem görmüyor musunuz o yerde ne kadar güzel, rengâ-renk her bir cinsten çift hadrevâti, nebâtâti halkettik. Yerin her tarafini o güzellerle güzellestirdik. Hem görmüyor musunuz, ne keyfiyyette sema cânibinden bereketli bir suyu gönderiyoruz. O su ile bag ve bostanlari, hububati, yüksek leziz meyveli hurma gibi agaçlari halkedip ibâdima rizki onunla gönderiyorum, yetistiriyorum. Hem görmüyor musunuz, o su ile, ölmüs memleketi ihya ediyorum. Binler dünyevî hasirleri icad ediyorum. Nasil bu nebâtati, kudretimle bu ölmüs memleketten çikariyorum; sizin hasirdeki hurucunuz da böyledir. Kiyamette arz ölüp, siz sag olarak çikacaksiniz." Iste su âyetin isbat-i hasirde gösterdigi cezalet-i beyaniye-ki, binden birisine ancak isaret edebildik - nerede, insanlarin bir dâva için serdettikleri kelimat nerede? S.) (Bak: Hudus)
HASR-I A'ZAM Kiyamet koptuktan sonraki en büyük hasir, içtimâ.
HASR-I CISMANÎ Cisimle, cesedle dirilme. Bedenlerin ve vücudlarin hasri. (Sual: Kusurlu, noksaniyetli, mütegayyir, kararsiz, elemli cismaniyetin ebediyetle ve cennetle ne alâkasi var? Madem, ruhun âli lezaizi vardir; ona kâfidir. Lezaiz-i cismaniyye için bir hasr-i cismanî neden icabediyor?Elcevab: Çünki: Nasil, toprak; suya, havaya, ziyaya nisbeten kesafetli, karanliklidir... fakat, masnuat-i Ilâhiyyenin bütün envaina mense' ve medar oldugundan bütün anâsir-i sairenin mânen fevkine çiktigi gibi.. hem kesafetli olan nefs-i insaniyye: sirr-i câmiiyyet itibariyle, tezekki etmek sartiyle bütün letâif-i insaniyyenin fevkine çiktigi gibi.. öyle de, cismaniyyet en câmi', en muhit, en zengin bir âyine-i tecelliyat-i Esmâ-i Ilâhiyyedir. Bütün hazâin-i rahmetin müddeharatini tartacak ve mizana çekecek âletler, cismaniyettedir. Meselâ: Dildeki kuvve-i zâika, rizk zevkinde envâ-i mat'umat adedince mizanlara mense' olmasaydi; herbirini ayri ayri hissedip tanimazdi, tadip tartamazdi. Hem, ekser Esmâ-i Ilâhiyyenin tecelliyatini hissedip bilmek, zevkedip tanimak cihazati, yine cismaniyettedir. Hem, gayet mütenevvi ve nihayet derecede ayri ayri lezzetleri hissedecek istidatlar, yine cismaniyettedir. Madem su kainatin Sânii, su kâinatta bütün hazâin-i rahmetini tanittirmak ve bütün tecelliyat-i esmâsini bildirmek ve bütün enva-i ihsânatini tattirmak istedigini; kâinatin gidisatindan ve insanin câmiiyyetinden, Onbirinci Söz'de isbat edildigi gibi kat'i anlasiliyor. Elbette su seyl-i kâinatin bir havz-i ekberi ve bu kâinat tezgâhinin isledigi mahsulâtin bir mesher-i a'zami ve su mezraa-i dünyanin bir mahzen-i ebedisi olan dar-i saadet, su kâinata bir derece benziyecektir. Hem cismanî, hem ruhanî bütün esasatini muhafaza edecektir. Ve O Sâni-i Hakîm ve o Âdil-i Rahim; elbette cismanî âletlerin vezaifine ücret olarak ve hidematina mükâfat olarak ve ibadat-i mahsusalarina sevab olarak, onlara lâyik lezaizi verecektir. Yoksa hikmet ve adalet ve rahmetine zit bir hâlet olur ki, hiç bir cihetle Onun cemal-i rahmetine ve kemal-i adaletine uygun degildir; kabil-i tevfik olamaz. S.)
HASR-I EMVÂT Ölenlerin dirilerek bir araya toplanmalari.
HASR SURESI Kur'an-i Kerim'in 59. suresi olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmustur.
HASRECE Ölüm aninda can çekismekte olan bir kimsenin çikardigi hirilti.
HASREM Kireç tasi. * Alçak dag. * Ari.
HASRÎ Hasre âit. Öldükten sonraki dirilise ve toplanmaya dair.
HASR U NESR Toplanip dagilmak, yayilmak.
HASS Kat'etmek, kesmek. * Toplamak, cem'etmek. * Davara ot vermek. * Ates yakmak.
HASS Girmek, dühul etmek.
HASSAB Agaçtan anlayan. * Agaç satan.
HASSAK Bir nehir ismi.
HASSAS Esrar, eroin gibi uyusturucu maddeler kullanan. Esrarci, esrar içen.
HASUR Her malin degerini bilip aldanmayan tâcir.
HASUS Abdesthane, helâ, tuvalet.
HASV (Hasiv) (C.: Ahsâ) Tib: Vücudun içindeki uzuvlardan her birisi. * Minder, yastik gibi seylerin içini dolduran pamuk, kuru ot. * Kirilmasi ihtimali olan esyanin arasina konan yumusak, ot gibi sey. * Edb: Ibarede lüzumsuz söz bulunmasi, ayni mânada iki kelimeyi yanyana söylemek: Ahd ü peymân, vakt ü zaman, ferid ü yektâ... gibi.
HASV-I KABIH Edb: Söze çirkinlik veren kelime fazlaligi.
HASV-I MELIH Söz arasinda ikinci bir kelime veya cümle ile ikinci derecede bir mâna ifade etmek.
HASV-I MÜFSID Edb: Ibarede yalniz kalabalik etmekle kalmayip mânâyi da anlasilmaz hale getiren söz.
HASV Hurmanin kötüsü.
HASVÎ Mânâsiz sözler söyleyen, saçma sapan konusan. * Hasve benziyen.
HASVIYYAT Söz arasinda, lüzumsuz, fazladan olan sözler.
HASYET Korku ve dehset.
HASYETEN Ürkerek, korku ile.
HASYETEN LILLAH Allah için korku.
HASYETULLAH Allah korkusu.
HAT f. Çaylak kusu.
HATA Yanlislik. Yanilma. * Suç. Günah.
HATA-YI ADLÎ f. Adalet dairesine âit hata, yanlislik.
HATA Yaris atlarinin sekizincisi.
HATA' Saçak bükmek.
HATA Kuzey Çin.
HATAB (Hatb) Odun. * Kinaye olarak "Dedikodu, nemime" ye de odun denilir.
HATABAHS f. Kabahatleri affeden, kusurlari bagislayan.
HATAEN Hatâ olarak, yanlislikla.
HATA ENDER HATA Kusur içinde kusur. Hatâ içinde hata.
HATAI Tezhib istilahlarindandir. Resim gibi tabiati taklid ederek yapilmayip, san'atkârlar arasinda kabul edilen çesitli gül sekli gibi irili ufakli yapilan sekiller. * Türkistan'da Hatay sehrinde imal edilen bir cins dayanikli kâgit.
HATAIR (Hatire. C.) Mühim isler, ehemmiyetli ve önemli ameller.
HATAIYYAT Yanlisliklar, yanlislar.
HATAKÂR f. Yanlislik yapan, hatâ eden, yanilan.
HATAL Bos ve yaramaz söz.
HATA-PUS f. Kabahatleri örtbas eden, suçlari örten, hatalari göstermeyen.
HATAR Tehlike. Uçurum, Emniyetsizlik. Korku.
HATAR Bir seyin etrafini çevreleyen çember nev'inden seyler. * Çadirin eteklerine baglanan parça.
HATARAT Tehlikeler. Akla gelen fikirler.
HATARE Hürmetli ve izzetli olmak.
HAT'ARE Bir hâl üzerine karar etmeyip devamli degismek.
HATARGÂH f. Tehlikeli yer, tehlikeli saha, tehlike yeri.
HATARIS Deprenmek.
HATARKÂR f. Hatarli, korkulu.
HATARNÂK f. Korkunç, korkulu, tehlikeli.
HATA SAVAB CETVELI Basilmis bir kitabin mürettib yanlislarini göstermek için sonuna ilâve edilen cetvel. (Hatâ: Yanlis; savab: Dogru demektir.)
HATAT Sütün kaymagi. * Tib: Cilt iltihabindan meydana gelen kabuklarin soyularak iyi olanlari.
HATAT Bagirma, çagirma, feryâd etme.
HATATIF (Huttâf. C.) Kirlangiçlar.
HATAVAT (Hatvât - Hatuvât - Hutuvât olarak da yazilir) (Hatve. C.) Adimlar, hatveler. (Bak: Hutuvât)
HATAYA (Hatâ. C.) Hatâlar. Yanilmalar.
HATAYI (Bak: Hatâi)
HATB (C.: Hatub) Mühim is. * Istemek. * Konusmak. * Nidâ.
HATB Odun toplamak.
HATBA' Arkasinda siyah çizgiler olan disi esek. (Müz: Ahtab)
HATD Durdurmak. Ikâmet.
HATEB (C.: Ahtâb) Odun. * Koguculuk.
HATEL Kahretmek. * Ahdini bozmak. * Aldatmak.
HÂTEM Mühür. Üzerinde yazi olan ve mühür yerine kullanilan yüzük. * Son. En son.(...Sath-i arzda alti ay zarfinda beserin hasrini temsil eden o sayisiz hasir ve nesirlerde görünen rububiyetin o tasarruf-u aziminde pek yüksek, büyük ve ince nakisli bir hâtemi vardir. Mahlukatin icadinda görünen su intizamlar, suhuletler, sür'atler, imtiyazlar hep o hâtemin pariltisindan meydana geliyorlar. Evet her bahar mevsiminde pek hakimane, basirane, kerimane faaliyetler baslar ve hârikulâde san'atlar yapilir. M.N.)
HÂTEM-ÜL ENBIYA Peygamberlerin en sonuncusu Hz. Muhammed (A.S.M.)
HÂTEM-ÜL HÂTEM Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Tevrat'taki ismi.
HÂTEM-I MAHSUS Hususi mühür. Bir kimseye âit damga, mühür.
HÂTEM-ÜR RÜSÜL Peygamberlerin sonuncusu, son resul, Hazret-i Muhammed (A.S.M.)
HÂTEM-I SADARET Padisahin sadrazamlarda bulunan mührü. Buna "hâtem-i vekâlet", "hâtem-i serif" veya "mühr-i hümayun" da denilirdi. Ilk zamanlar yüzük seklinde idi ve parmaga takilirdi. Sonralari zincire bagli olarak sadrazamlar, boyunlarina asarlardi. Bundan ayrilmak, vazifeden azledilmek demek oldugu için; mühürü hamamda bile boyunlarinda tasiyan sadrazamlar vardi. (O.T.D.S.)
HATEM Çok cömert ve eli açik adam.
HATEM Kirilmis olan sey.* Hayvanin çok yasamaktan dolayi zayif olmasi.
HATEMANE f. Hâtem'e yakisacak sekil ve surette. Cömertçesine.
HATEMAT (Hatme. C.) Hatim etmeler. Sona erdirmeler.
HATEME "Allah, sona erdirsin." meâlinde bir dua.
HATEMI Mühür kaziyan, mühür yapan. Mühürle alâkali.
HATEM-I TAÎ (Ebu Adi bin Abdullah bin Said) Arab kabile reislerinin büyüklerinden ve sairlerinden olup, cömertligi ile meshurdur. Adi, cömertlik ve keremde darb-i mesel halini almistir. Bazi siirleri toplanarak bir divan yapilmis ve Londra'da bastirilmistir. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) zamanina yetismis ise, de, bi'setten evvel vefat etmistir.
HATEMKÂRÎ Bir sathin "yüzeyin" üzerine süs sekilleri oyarak meydana getirilen bosluklari, o satha benzeyen baska bir madde veya mâdenle doldurmak suretiyle yapilan tezyinât.
HATEN (C.: Ahtân) Kadin tarafindan olan kimseler. (Baba, kardes ve emmi gibi) * Araplar, damat mânasina kullanirlar.
HATENAT (Hatene. C.) Kaynanalar.
HATENE (C.: Hatenât) Kaynana.
HAT'ET Vurmak, darb. * Düsürmek. * Cima etmek.
HATF Ölüm. Ölmek. Vefat etmek.
HATF Kapmak. * Simsek gibi göz kamastirmak. * Sür'atli olmak.
HATIB (Hatab. dan) Oduncu, odun toplayan. * Iyiyi kötüyü ayird edemeyen kimse.
HATIB-I LEYL Geceleyin odun toplayan kimse. * Mc: Mânâsiz ve saçmasapan sözler konusan adam.
HATIF Süratli kapip götürücü. * Göz kamastirici simsek.
HATIL Tas duvari takviye etmek için her bir-iki metrede çekilen tugla veya kereste tabakasi.
HATIM Kirici, ufalayici.
HATIM (C.: Havâtim) Yüzük.
HATIR Zihin. Fikir. Gönül. Kalb. Hal. Tedbir. Vesvese.
HATIR-I NÂ-SÂD Tasali ve kederli gönül.
HATIR-I NEFSANÎ Tas: Dünya ve nefis muhabbetinin cismanî kuvvete galebesi.
HATIR-I RAHMANÎ Tasavvuf ehlinin kalbinde, Allah'in cemal-i vahdetinin tecellisiyle tam bir sükûnet olmasi. Buna muhabbetullah da denir.
HATIR-I SEYTANÎ Tas: Nefsin zevklerine muhabbet yüzünden, ma'siyet ve günahlara düsmek.
HATIRA Hatira gelen. Hatirda kalan sey. * Bir kimseyi veya bir hâdiseyi hatirlatmasi için yazilan veya saklanan veya birisine verilen sey.
HATIR-ASÜFTE f. Gönlü perisan olan.
HATIRAT (Hâtira. C.) Hâtiralar. Hatirda kalan seyler. * Edb: Bir adamin yasadigi zamana, bulundugu islere, görüstügü kimselere dair düsüncelerini ve duygularini hâvi olmak üzere yazdigi eser.(... Acaba Hâlik-i Semavat ve Arz'dan baska hangi sebeb var ki; en ince ve en gizli hâtirat-i kalbimizi bilecek ve bizim için istikbali, âhiretin icadiyla isiklandiracak ve dünyanin yüzbin bogucu emvacindan kurtaracak, hâsâ; Zat-i Vacib-ül Vücud'dan baska hiçbir sey, hiçbir cihette Onun izni ve iradesi olmadan imdat edemez ve halaskâr olamaz. L.)
HATIRAT-I KALB Kalbe gelen hatiralar ve mânâlar.
HATIR-AZAR f. Hatir kiran.
HATIR-AZÜRDE f. Hatiri kirilmis.
HATIR-NEVAZ f. Gönüle oksayan, hatirnaz.
HATIR-NISAN f. Hatirda kalan, akilda duran.
HATIR-GÜSA f. Gönle ferahlik veren. Iç açan.
HATIR-MANDE f. Gücenmis, kalbi incinmis, hatiri kirilmis.
HATIR-NISIN f. Akilda kalan, hatirda kalan.
HATIR-SAZ Hatir yapan, gönül alan.
HATIR-SIKEN f. Gönül inciten, kalb kiran, hatir kiran.
HATIR-SINAS f. Gönül alici, hatir alici.
HATIR-ZAD f. Akla gelen, hatira dogan.
HATÎ Sasirtan, yaniltan, hatâya düsüren.
HATÎ Fakir kavutu.
HATÎ' Yaramaz kimse.
HATÎA Ok atan kimselerin, bas parmaklarina geçirdikleri deri.
HATIB Hitâbeden. Söz söyleyen. Cemaate, topluluga karsi güzel söz söyleyen kimse. * Câmi'de müslümanlara dini nasihatlar ve güzel sözlerle hitâbeden vazifeli zat.
HATÎB Mânali ve fâideli, güzel söz söyleyen. Güzel, düzgün konusan.
HATÎB Odunu çok olan kimse.
HATIBANE f. Hatibcesine. Güzel ve akici söz söyleyenlere yakisircasina. Nutuk atarcasina.
HATÎBE Ormanlik, agaçlik yer. * Odunluk.
HATÎCE (Hadîce) Vakitsiz ve erken dogan kiz çocugu. * Fetva metinlerinde kadini temsil eden umumi isimlerden birisi. (Ötekiler: Hind, Fâtima ve Zeyneb'dir.)
HATÎCE-I KÜBRA Peygamberimizin (A.S.M.) ilk zevcesi ve mü'minlerin annesi. Yirmidört sene bütün varligiyla ve mülküyle Peygamber Efendimize hizmet etmis ve Ona ilk olarak iman etmistir. (Radiyallahu Anha)
HATÎE Hatâ. Günah. Kabahat. Suç.
HATIF Gayiptan haber veren cinnî. * Sesi isitilen ve kendisi görülmeyen, seslenici. Ses verici, çagirici.
HATÎFE Unu süt ile yogurup pisirerek yapilan yemek.
HATIL Yorgun. * Devamli yagan yagmur.
HATIM Hitâma erdiren. Bitiren. * Mühür basan.
HATÎM Kâbe-i Muazzama'nin simal tarafindaki tas. Duvar gibi olan sur.
HATIM Kadi, hâkim. * Saglamlastiran.
HATIME Son. Nihayet. Son söz.
HATIME-KES f. Son veren, hâtime çeken, bitiren, sona erdiren.
HATIN Sünnet eden.
HATIR Muhâtarali, tehlikeli, korkulacak durum. Büyük ve serefli kimse.
HATÎT Hasis kimse.
HATITA Bir malin degerinden indirilen tenzilât, iskonto.
HATITA (C.: Hatâyit) Iki tarafindaki yerlere yagdigi hâlde kendisine yagmur yagmayan yer.
HATK (HATKÂN) Yürürken adimlarin birbirine yakin olmasi. * Yönelmek, teveccüh etmek.
HATLA' Kulaklari sarkik olan kadin. (Müz: Ahtal)
HATM Kirmak, ufalamak.
HATM Hâlis, saf. * Saglamlastirma, muhkemlestirme. * Hüküm ve kazâ icabettirme.
HATM Hitâma erdirmek, bitirmek. Kur'an-i Kerim'i veya herhangi bir seyi sonuna kadar okuyup bitirmek. * Mühürleme. Mühürlenme.
HATM Insan veya hayvan burnu. * Kus gagasi.
HATME Bastan asagi (bütün Kur'ân-i Kerimi) okuyup bitirmek. * Bir arada muayyen bir seyi okuyup bitirmek.
HATME-I ENFÂS Nefesleri tükenmek. Ölmek.
HATME-I HÂCEGÂN f. Naksi tarikati mensublarinin fikri ve nazari mâsivadan tecerrüd ederek, topluca muayyen dua ve zikirlerini sonuna kadar okumalari.
HATME-I MAHSUSA Hususi hatme. Kur'andan veya hadisten alinan muayyen dualari okuyup bitirmek.
HATN (HITN) Beraberlik, misil, denk olma, esitlik.
HATN Damat. * Sünnet etme.
HATNE Kaynana.
HATR Devenin kuyrugunu kâh yukari kaldirip ve kâh asagi vurmasi.
HATR Ahdini bozmak, sözünde durmamak.
HATR Atâ etmek, hediye vermek. * Saglamlastirmak.
HATRA Nehirlerde isleyen vapurlarin iskandil diregi.
HATRE Bir kere emmek.
HATREBE (Hatribe) Dar gelirli olmak. * Maas sikintisi. * Gevezelik etmek.
HATREME Sütlü bulamaç.
HATRESE Çekirgenin bir seyi yerken çikardigi ses.
HATRIB Daima beyhude ve mânasiz konusan.
HATT Sinir. Çizgi. Hudud. * Yazi. El yazisi. * Nâme. Mektup. * Gençlerde yeni çikan biyik veya sakal. * Çizgi gibi uzanan belirsiz hafif yol. * Deniz yalisi. * Gemilerin hareketteki istikameti. * Parmagin onikide biri olan bir ölçü. * Ferman, buyruk. Padisah emri. * Geo: Sadece uzunlugu olan.
HATT-I BÂLÂ f. Tepelerin en yüksek noktalarindan geçtigi itibar edilen çizgi. Zirvelerden geçen hat.
HATT-I BUTLAN Iptal etmek gayesiyle bir kaydin veya künyenin üzerine çekilen çizgi.
HATT-I DEST f. El yazisi.
HATT-I FÂSIL Ayirici çizgi, fasledici çizgi.
HATT-I HAREKET Davranis. Davranma tarzi. Hareket tarzi.
HATT-I HÜMAYUN f. Padisanin el yazisi. Padisahin emri.
HATT-I ICTIMA-I MIYÂH Sularin toplandigi hat. Dere, çay, nehir.
HATT-I ISTIVÂ f. Dünyanin kuzey ve güney kutuplarina ayni uzaklikta oldugu ve dünyayi iki müsavi parçaya böldügü farzedilen dâire çizgisi. * Ekvator. * Mevlevi semahânesinde, seyhin oturdugu post ile meydan kapisi ortasinda farzolunan çizgi.
HATT-I MEVHUM Hayalî çizgi.
HATT-I MISMARÎ Çivi yazisi.
HATT-I MUVÂSALA f. Erisme ve vâsil olma yolu. Birbirine kavusup bulusma ve birlesme yeri. Birbirine münasebet kurabilme yolu.
HATT-I MÜDÂFAA Savunma hatti, müdafaa hatti.
HATT-I MÜNHANÎ f. Egri çizgi. Egilen hat.
HATT-I MÜNKESIR Geo: Kirik çizgi.
HATT-I MÜSTAKIM f. Dogru çizgi. * Dogru yol. Dogruluk üzere olan sey.
HATT-I NISF-ÜN NEHAR Meridyen. Ekvatora dik olarak geçtigi farzedilen dairelerin her biri.
HATT-I SAKUL Çekül dogrultusu. Yer çekimi istikametinde, dünyanin merkezine dogru.
HATT-I SEHRIYARÎ Tar: Padisahin yazisi manâsina gelen bir kelimedir. Eskiden padisahlar "hatt-i hümayun" "hatt-i serif" adi verilen emirleri kendi el yazilariyla yazdiklari gibi, baskalarina yazdirdiklarinin basina da imzalarini koyarlardi. Iste bu türlü vesikalardaki padisahlarin el yazilarina "hatt-i sehriyarî" denilirdi.
HATT-I UFKÎ f. Düz hat. Ufki hat.
HATT-I VÂSIT Geo: Kenarortay. Üçgenin köselerinin her birini karsi kenarin orta noktasina birlestiren dogru parçalari.
HATT-I ZERENDUD Altunla yazilmis celi yazilar.
HATT Bir seyi yukaridan asagiya indirmek. * Ucuzlatmak. * Cilâ vurmak. * Birakmak.
HATT Yolmak. * Çekmek.
HATTA Harf-i atiftir, gaye bildirir. Ve (fazla olarak, kadar, bile, dahi, hem de...) mânalarina gelir.
HATTAB Oduncu. Odun satan.
HATTAF Kirlangiç kusu. * Kapip kaçiran, kapip asiran.
HATTAN Sünnetçi.
HATTAR (Hatur) Gaddar. * Hud'akâr. Hilekâr.
HATTAR Süngü vuran.
HATTAT Çok güzel yazi yazan san'atkâr.
HATT-AVER Sakallari yeni çikmaya baslayan genç.
HATTIYYE (C.: Hatyât) Cani, kiymeti yüce olmak. * Küçük ok.
HATT-SINAS f. Yazi uzmani, yazidan anlayan.
HATUN (C.: Havâtin) Kadin. Hanim. * Tar: Yüksek sahsiyetli kadinlara veya hakan eslerine verilen ünvan.
HÂTUN-U KIYAMET Hz. Peygamberimizin (A.S.M.) kizi Hz. Fatima'ya mecaz yoluyla söylenen bir tabirdir.
HATUT Yeri tirnagiyla kaziyip çizgiler çizen vahsi sigir.
HATUT Tez yürüyüslü yedek ati.
HATV Adim adim yürümek, adim atmak.
HATV Saçak bükmek.
HATV Rengin degismesi.* Engel olmak, menetmek. * Iplik bükmek.
HATVE (Hutve) Adim. Bir adim atista iki ayak arasindaki mesafe. Bir adim atmak.
HATVE-I TEKARRÜB Yaklasma adimi.
HATVE-ENDAZ f. Adim atan.
HATVE-ENDAZÎ f. Adim aticilik.
HATVE-SÜMAR f. Adim sayan. * Çekinerek ve ihtiyatla yürüyen.
HAV Çuha ve buna benzer kumaslarin ters yüzlerinde bulunan tüy. * Seftâli gibi bazi meyvelerin üzerlerinde bulunan ince tüy.
HAVA (Hevâ) Hava. Dünyayi çeviren atmosfer. Cevv. Yer ile gök arasi. * Hafif yel. * Bir binanin üzerine kat çikma hakki. * Bir yerin hâli ve sihhat bakimindan durumu. * Müzikte ezgili ses, sadâ.
HAVA-I NESIMÎ Sabahki hava. Temiz hava.
HAVA' Hâli olmak, bos olmak. * Düsmek, sâkit olmak.
HAVABAT (Bak: Havbâvât)
HAVACIB Hicablar, perdeler, örtüler.
HAVADIS (Hâdise. C.) Yeni hâdiseler, yeni sözler. * Alâka ile karsilanan haberler.
HAVAFI Kus kanadinda ebâhir yeleklerinden sonra olan dört kisacik yelekler.
HAVAFIR (Hâfir. C.) Kazanlar, yeri kazicilar. * Hayvan, dâbbe tirnaklari.
HAVAGAZI t. Isi veya isik temin etmek maksadiyla yakilarak kullanilan bir gaz.
HAVAÎ (C.: Havâiyât) Havaya âit ve müteallik. Hava ile alâkali. * Heves ve nefis hesabina olan, bosuna veya çirkin. Günahli is. Nefsâni hâl ve hareketler.
HAVAIC (Havâyic) Ihtiyaçlar. Hâcetler. Gerekli ve lüzumlu seyler.
HAVAIC-I ASLIYE Fik: Mesken ile, eve lüzumlu esyadan ve kislik, yazlik elbise ile lüzumlu silâhtan, âletten, kitaptan ve binek (hayvan) ile hizmetçi ve bir aylik - sahih görülen diger bir kavle göre; bir senelik - nafakaya mahsus erzaktan ibârettir.
HAVAIC-I ZARURIYYE Zaruri ihtiyaçlar. Giderilmesi lüzumlu olan ihtiyaçlar.
HAVAIYYAT Havâi seyler ve sözler.
HAVAK (HAVKA') Genis yer, vâsi.
HAVAKÎN (Hâkan. C.) Hükümdarlar, hakanlar, padisahlar, basbuglar.
HAVALE Bir isi veya bir seyi baska birine birakma. Ismarlama. * Görmeyi önleyen duvar gibi perde. * Tib: Küçük çocuklarda veya gebe kadinlarda bazan meydana gelen, bayginlik veren bir hastalik. * Postadan gelen emanet kâgidi.
HAVALE-I MUACCELE Huk: Havale konusunun, behemehal ödenmesi lâzim geldigi sekilde yapilan havale.
HAVALE-I MÜBHEME Huk: Havale konusunun, ta'cil veya te'cili beyan olunmadan yapilan havale.
HAVALE-I MÜECCELE Huk: Havale edilen seyin vadesi geldiginde ödenmesi seklinde yapilan havale.
HAVALENAME f. Posta gibi vasitalarla para göndermek üzere yazilan havale mektubu.
HAVALETEN Havale suretiyle, havale olarak.
HAVALI Çevre, civar, etraf, yöre.
HAVAMIS-I SÜLEYMANIYE Tar: Süleymaniye Medresesini teskil eden medreselerden besinin müderrisine verilen ünvan. Ilk zamanlarda havamis nami altinda bes medrese ve bes aded de müderris bulunurken daha sonralari müderrislerin sayilari arttirilmis ve bundan dolayi "havamis" kelimesi de "hamise"ye kalbolunmustur. Havamis medreseleri sonralari "Hâmise-i Süleymaniye" ismini almistir.
HAVAN Içinde çesitli seylerin dövülüp ufalandigi agaç, mâden veya tastan yapilmis çukurca kap. * Tütün kesmekte kullanilan makine. * Baskalarina destek olacak gücü bulunmadigi halde, yardakçilik eden kimse. * Elektrikî bir bosalmanin isi degerini gösteren âlet. * Içine çukur delikler oyulmus büyük agaç kütügü. (XlX. yy.dan önce bu deliklerin içinde, kara barutun bilesimine giren maddeler tokmak vasitasiyla dövülerek ufalanirdi.) * Ask: Namlusu çapina oranla kisa olan ve asirma atis yapmak için kullanilan top cinsinden bir atesli silâh.
HAVAN Arslan, esed.
HAVANIK (Hânkah. C.) Tekkeler.
HAVANIT (Hânut. C.) Dükkânlar. * Meyhaneler, isrethâneler.
HAVARE f. Yiyecek, azik.
HAVARIK (Hârika. C.) Acib ve garip olan hâdise. Insanda hayret ve hayranlik uyandiran seyler. * Okun nisani delerek öbür tarafindan çikip gitmesi.
HAVARIK-I ÂDE Fevkalâde olaylar, hârika hâdiseler.
HAVARI Yardimci. * Hz. Isa'nin (A.S.) yardimci ve sahabeleri olan 12 zâttan her biri.
HAVARIC (Hâric ve Hârice. C.) Asiler, zorbalar, isyankârlar. * Hâricîler. Hâriçte kalanlar. (Bak: Hâricî)
HAVARIYYUN Hz. Isa'nin (A.S.) yardimci ve sahabeleri olan 12 kisinin hepsine birden verilen isim. Bunlar: Isa'nin (A.S.) Petrus adini verdigi Yunus'un oglu Simun, kardesi Andreas, Yakub, Zebedi'nin oglu Yuhanna, Filipus ve Bartholomaeus, Matta ve Tomas, Alte'nin oglu Küçük Yakub, Gayur Simdeu, Yakub'un oglu Yahuda, hain Yahuda Iskariyot'tur.
HAVAS (C.: Ahvâs) Çukur ve kisik gözlü olmak.
HAVASIB (Hâsib. C.) Siddetli rüzgârlar, firtinalar.
HAVASIN (Hâsina. C.) Namuslu kadinlar.
HAVÂSS (Hâss - Hâssa. C.) Hâslar. Hâssalar. Keyfiyetler. Hususlar. * Dindarlik ve dogrulugu ile, ilmiyle âmil olup mâneviyat mertebelerinde yükselmekle makbul ve muteber olan zatlar. * Zenginler sinifi. * Kur'anî ve manevî sirlara ve hususlara vâkif bulunan, ilim, ibadet, tâat ve takva yolunda yükselerek mümtaz olan Evliyâullah. Herkesin hürmet ettigi büyük zevât. * Manevî te'sir için okunan duâlar.
HAVÂSS-I HÜMAYUN Tar: Osmanli Imparatorlugunun fütuhat devirlerinde (yükselme devri) fethedilen araziden devlet hazinesine ayrilan kisim. Her yer zaptedildikçe, arazi: timar, zeamet ve has namiyla üç sinifa ayrilirdi. Meselâ 250 köyden mütesekkil bir sancagin 100-150 köyü ikiser üçer köy olarak 40-50 timara ayrilir, harpte basari gösteren askerlere dagitilirdi. Kalani zeamet ve has itibar edilerek bundan vezirlere, sancak beylerine, beylerbeyilere ve sâir devlet büyüklerine hisse ifraz edildikten sonra geri kalan kisim, "Hass-i Hümâyun" namiyle devlete birakilirdi. (O.T.D.S.)
HAVÂSS-I REFIA Tar: Eyüp Kadiligi eskiden Çatalca'ya kadar uzanir ve Çatalca'da kadinin bir vekili bulunurdu. Ikinci mesrutiyete kadar bütün mahkeme isleri, kadinin tayin ettigi bir naib tarafindan idare edilirdi. Mesrutiyet devrinde diger kadilara yapildigi gibi, Eyüp Kadiligina da maas baglandi. Ser'î ve nizamî mahkemeler birlestirilince havâss-i refia ortadan kaldirildi.
HAVÂSS U AVÂM Ileri gelen kimseler ve halk.
HAVASS (Hasse. C.) Hasseler. Duygular.
HAVASS-I (HAMSE-I) BÂTINA Kalbe bagli bes duygu: Hiss-i müsterek (hayâl kuvveti), müdrike (akil), vehim (vâhime), hâfiza, mutasarrifa (meydana getirici hayal kuvveti).
HAVASS-I (HAMSE-I) ZÂHIRE Zâhirî bes duygu: Tatmak, görmek, isitmek, koklamak, dokunup duymak.
HAVASI (Hâsiye. C.) Bir yazinin kenarina eklenen not veya açiklamalar. Hâsiyeler, derkenarlar. * Maiyet adamlari.
HAVAT Tavsancil kanadinin fisiltisi. * Ses, sadâ.
HAVATIF Göz kamastirici seyler. (Bak: Hâtif)
HAVATIR Hâtiralar. Fikirler. Düsünceler.
HAVATIR-I RABBANIYE Rabbanî telkinler. Ilâhî ilhamlar.
HAVATIR-I SEYTANIYE Seytanî vesvese ve düsünceler.
HAVATÎM (Hatime. C.) Sonlar, nihayetler.
HAVATIM (Hâtem. C.) Mühürler, hâtemler.
HAVÂTIM-I RESMIYYE Resmî mühürler.
HAVATIN (Hâtun. C.) Serefli kadinlar, hâtunlar.
HAVAYIC (Bak: Havâic)
HAVAZ Kalbde olan gam ve tasa.
HAVAZE (C.: Havâzât) Ziyafet.
HAVB (Hub - Havbet) Günah, ma'siyet. * Fakirlik. * Mesakkat. * Maraz, agri, dert. * Ana, baba.
HAVB Fakir ve muhtaç olmak.
HAVBA' Zât, nefs.
HAVBAVAT Nefsler. Zâtlar.
HAVBET (Havb) Açlik, hâcet, meskenet. * Çayiri, otlagi olmayan kir yer.
HAVC (Havcâ') Hâcet, ihtiyaç.
HAVCEB (C.: Havâcib) Kirmizi gül.
HAVCELE Agzi büyük, kendisi küçük sise.
HAVCEME (C.: Havâcim) Kirmizi gül.
HAVD Güzel ahlâk. * Güzel ve yumusak vücutlu câriye.
HAV'EB Basra yakininda bir mevkinin adi. * Çesme. * Genis dere. * Pek büyük kova.
HAVEBE Zayif adam.
HAVEL Egrilik. * Sasilik. Bir seyin yerinden ayrilmasi.
HAVEL Mülk. * Hasmet.
HAVELÂN Dönme, dolasma. * Degisme.
HAVELAN-ÜL HAVL Senenin geçmesi. Senenin degismesi.
HAVEME Büyük, ulu, yüce.
HAVENE (Hâin. C.) Hâinler, hiyânet edenler.
HAVER f. Dogu, sark.
HAVER Zayif olmak. * Yumusak, çukur yer. * Denize suyun akip döküldügü yer.
HAVER Gözün beyazinin çok beyaz ve karasinin da çok kara olmasi.
HAVERAN f. Dogu ile bati. Sark ile garp.
HAVERNAK Irak'ta bulunan Numân-i Ekber denen biri tarafindan binâ edilmis olan bir kösk.
HAVERVER Sey mânasina gelir bir isim.
HAVF Korku, korkutmak.
HAVF-I ÂR Utanma korkusu.
HAVF-I BÂRI Allah korkusu.
HAVF Kavim, kabile.
HAVFEN Çekinerek, korkarak, havf ederek, korku ile.
HAVFEZAN Tarhun otu.
HAVFNAK f. Korkulu, korkutan, korkunç.
HAVF VE RECA Korku ve ümid. (Hem yasama ümidi, hem de ölüm korkusu. Yahut, affedilmesi ümidi veya cehenneme gitmek korkusu.) (Bak: Celâl)
HAVIT Deve semeri. Devenin hörgücüne takilan küçük semer.
HAVI Içine alan, ihtiva eden, kaplayan. Câmi'. * Biriktirici. * Kusatan.
HAVÎ Çekirge.
HAVIL (C.: Huvel) Hizmetkâr.
HAVIYE Senliksiz olan yer. Harabe. Issiz, bos yer. * Sâkit. Göçük, çökük.
HAVIYE (Sukut mânasindan) Cehennem'in 7. tabakasi. En korkunç yer.
HAVIYYE Çocuk doguran kadina logusa yemegi yedirmek. * Namaz kilan kimsenin, secde halinde iken, karnini uylugundan yukari tutmasi.
HAVIYYE (C.: Havâyâ) Yagli bagirsak. * Bagirsak. * Deve palani.
HAVK "Halka" denilen yuvarlak.
HAVK Bâdruç otu. * Bez dokumak.
HAVK Ev süpürmek. * Ihâta etmek, kaplamak.
HAVKALE (C.: Havâkil) Ihtiyar, zayif, kuvvetsiz ve çelimsiz adam. * Hizli yürüme.
HAVL Güç. Kuvvet. * Muhit, etraf. * Yil, sene. * Tahavvül, inkilâb. * Geçmek. * Bir hâlden bir hâle dönmek. * Rücu etmek. * Siçramak. * Hile.
HAVL-I HAVELÂN Zekâtin lüzumu için; bir mal üzerinden, bir sene geçmis olmasi.
HAVLA' Gözü sasi olan kadin. (Müz: Ahvel)
HAVLE (HAVÂL) Çok fazla döndürmek veya dönmek.
HAVLEKA "La havle velâ kuvvete illâ billah" demek.
HAVLÎ Bir yillik.
HAVM Deve sürüsü. * Devretmek.
HAVMANE (C.: Havâmin) Çok saglam yer.
HAVME Tasarruf dâiresi.
HAVN Hiyanet etmek, hâinlik yapmak.
HAVR Rücu etmek, dönmek. * Eksiltmek, noksan etmek.
HAVRA Yahudi mâbedi, sinagog. * Mc: Pek gürültülü yer.
HAVRA (Ahver'in müennesidir.) Çok beyaz veya çok beyaz gözlü. Ahu gözlü kadin.
HAVRAN Sam diyarindan bir yerin adi. * Balikesir'in bir ilçesi.
HAVREM Ayak ovup kir gidermekte kullanilan, kirmizi renkli delikli tas.
HAVREME Burun ucu.
HAVS Geceleyin istemek.
HAVS Ayrilmak. * "Haysü" mânâsina zarf-i mekân için lügattir.
HAVSA Bagir. * Bagirin yanindakiler.
HAVSA' Bir gözü beyaz, bir gözü siyah olan koyun.
HAVSA' Karni sarkik olan kadin. (Müz: Ahves)
HAVSAL Havuzun kenarinda suyun duruldugu yer.
HAVSALA Zihnin bir seyi kavrama derecesi. Anlayis. Akil. * Tib: Kus kursagi. Karin boslugu. Cevf. * Mide.
HAVSALA-SUZ f. Takati kaldiran, tahammülü mahveden.
HAVSERE Araptan bir kabile.
HAVSEB Köstek yeri.
HAVTA' Tavsan yavrusu. * Bir nevi sinek. * Delil.
HAVTEK(Î) (C.: Havâtik) Kisa boylu.
HAVTEL Büluga eren oglan. * Bagirtlak yavrusu.
HAVV (HUVV) Bal, asel.
HAVVA Hz. Adem'in (A.S.) muhterem zevcesi, esi. * Rengi esmere mâil kadin. * Yalanci, kezzab.
HAVVAS Hurma yapragi satan kisi. * Hurma yapragindan zenbil yapip satan kisi.
HAVVAT Bahadir, çeri, kahraman, öncü.
HAVYA Madenlerle yapilan kaynak islerinde, lehimin eritilmesinde kullanilan âlet. Lehimi eritebilmesi için sicak olarak kullanilmasi gereken bu havyalarin çogu elektrikle isitilir.
HAVYAR Balik yumurtasi. Mersin baligi yumurtasindan yapilan siyah, mugaddi ve leziz bir madde.
HAVYE Tib: Yaranin etrafindaki kabarik etler.
HAVZ Suya girme. * Sakinilacak ise girismek. * Baslamak.
HAVZ Seri sevk, yeynilik, sür'atli olus, hizlilik.
HAVZ Cem' etmek. Bir sey ilâve etmek.
HAVZ (C.: Hiyâz) Hususi suretle yapilan su havuzu.
HAVZ-I HAYAL Hayal havuzu.
HAVZ-I KEBIR Fik: Büyüklügü 45 - 50 metre kare genisliginde olan akmayan, durgun su bulunan havuzdur. Genisligi bu ölçüden küçük olursa ona havz-i sagir denilir.
HAVZ-I KEVSER Kevser havuzu. (Bak: Kevser)
HAVZA Cog: Açik ve düz deniz kiyisi. Kenar. * Memleket. * Taraf. * Sinir için: Bir seyin çevresi içinde olan.
HAVZA Bir hükümetin idaresi altinda bulunan bütün ülkeler.
HAVZAA Kumluktan alinmis bir miktar kum.
HAVZAN Sari çiçekli, güzel kokulu bir çiçek. Nilüfer çiçegi. * Tarhun otu.
HAVZE Nâhiye. * Cemaat, topluluk.
HAVZERÎ Birbirinden ayrilmayi istemek.
HAY f. Eyvah! Vay!
HAYA Hicab, utanma, edeb, ar, namus. Allah korkusu ile günahtan kaçinmak.
HAYA Yagmur. * Ucuzluk.
HAYADAR f. Utangaç, çekingen, mahcub.
HAYADID (Haydud. C.) Haydutlar, eskiyalar.
HAYA-HUY f. Çiglik, vâveyla. * Çalip eglenmeden çikan gürültü, ses.
HAYAL (C.: Hayâlât) Zihnen tasarlanan sey. Hakikati bilinmeyip akilla tasarlanan veya gölgeli görünen sey. * Asil olmayan ve akildan geçen fikir.
HAYAL-I BESER Insan hayali.
HAYAL-I FENER Sihirbaz feneri denilen ve resimli camlari olan ve bu resimleri duvara aksettiren fenere benzer bir âlet. * Mc: Son derece vücutça zayif olan kimseler için kullanilir.
HAYAL-I HÂIL Korku ve dehset veren hayal.
HAYAL-I SEFID f. Beyaz hayal.
HAY'AL Yakasiz gömlek.
HAYALÂT (Hayal. C.) Hayaller, hülyalar.
HAYALÂT-I ÂLIYYE Yüksek ve âli hayaller.
HAYALEN Hayal olarak. Zihinde tasarlayip canlandirarak.
HAYALET Göze görünen hayal, karalti.
HAYALÎ Hayale âit. Hayale mensub ve müteallik. * Hayal, yahut halk dili ile "Karagöz" oynatanlar.
HAYALIYYUN (Hayalî. C.) Romantik sâirler, hayalî yazarlar.
HAYALIYYUN MEZHEBI Asli olmayan ve hayalde tasavvur edilen seyleri, gerçek oldugunu vehm edenlerin meslegi.
HAYAL-PEREST f. Hayalî seylerle çok ugrasan. Çok hayal kuran. Dalgin. Olmayacak seylerle avunan.
HAYAL-PERESTLIK Kelâmda hakikati rencide edecek sekilde lüzumsuz hayallere yer vermek.
HAYAL-PERVER f. Hayale düskün.
HAY'AME Yaramaz huylu, kötü mizaçli.
HAYAT Dirilik. Canlilik. Yasama. Saglik. * Fik: Allah (C.C.) kendi Zât-i Ehadiyyetine mahsus bir hayat sifati ile muttasiftir. Bu, Hak Teâlâ'nin ilmi ile, irade ve kudret ile ittisafina hâs bir sifattir. (Bak: Meratib-i hayat) (Hayat, su kâinatin en ehemmiyetli gayesi.. hem en büyük neticesi.. hem en parlak nuru.. hem en lâtif mâyesi.. hem gayet süzülmüs bir hülâsasi.. hem en mükemmel meyvesi.. hem en güzel zineti.. hem sirr-i vahdeti.. hem rabita-i ittihadi.. hem en yüksek kemali.. hem en güzel cemali.. hem kemalatin mensei.. hem san'at ve mahiyetçe en hârika bir ziruhu, hem en küçük bir mahluku bir kâinat hükmüne getiren mu'cizekâr bir hakikati, hem güya kâinatin küçük bir zihayatta yerlesmesine vesile oluyor gibi; koca kâinatin bir nevi fihristesini o zihayatta göstermekle beraber, o zihayati ekser mevcudatla münâsebettar ve küçük bir kâinat hükmüne getiren en harika bir mu'cize-i kudrettir.Hem hayatin hakikati alti erkân-i imaniyeye bakip, mânen ve remzen isbat eder. Yâni, hem Vâcib-ül Vücud'un vücub-u vücudunu ve hayat-i sermediyesini.. hem dar-i âhireti.. hem hayat-i bâkiyesini.. hem vücud-u melâike.. hem sâir erkân-i imaniyyeye pek kuvvetli bakip iktiza eden bir hakikat-i nuraniyyedir. Hem hayat, bütün kâinattan süzülmüs en sâfi bir hülâsasi oldugu gibi, kâinattaki en mühim bir maksad-i Ilahî ve hilkat-i âlemin en mühim neticesi olan sükür ve ibadet ve hamd ve muhabbeti netice veren bir sirr-i azamdir...Evet bu hayatin gayesi ve neticesi hayat-i ebediyye oldugu gibi, bir meyvesi de hayati veren Zât-i Hayy ve Muhyi'ye karsi sükür ve ibadet ve hamd ve muhabbettir ki; bu sükür ve muhabbet ve ibadet ve hamd ise hayatin meyvesi oldugu gibi kâinatin gayesidir. Ve bundan anla ki; bu hayatin gayesini "rahatça yasamak ve gafletli lezzetlenmek ve heveskârâne nimetlenmektir" diyenler, gayet çirkin bir cehaletle, münkirâne, belki de kâfirâne, bu pek çok kiymettar olan hayat nimetini ve suur hediyesi ve akil ihsanini istihfaf ve tahkir edip, dehsetli bir küfran-i nimet ederler. L.)(Ziya ile mevcudat görünür, hayat ile mevcudatin varligi bilinir. Her birisi birer kessaftir. M.)(Ey nefis! Eger su dünya hayatina müstaksan, mevtten kaçarsan; kat'iyyen bil ki: Hayat zannettigin hâlât, yalniz bulundugun dakikadir. O dakikadan evvel, bütün zamanin ve o zaman içindeki esya-yi dünyeviye, o dakikada meyyittir, ölmüstür. O dakikadan sonra, bütün zamanin ve onun mazrufu o dakikada ademdir, hiçtir. Demek güvendigin hayat-i maddiye, yalniz bir dakikadir. Hattâ bir kisim ehl-i tedkik "Bir âsiredir, belki ân-i seyyaledir" demisler. Iste su sirdandir ki; bazi ehl-i velâyet, dünyanin dünya cihetiyle ademine hükmetmisler. Madem böyledir; hayat-i maddiye-i nefsiyeyi birak. Kalb ve ruh ve sirrin derece-i hayatlarina çik, bak; ne kadar genis bir daire-i hayatlari var. Senin için meyyit olan mâzi, müstakbel, onlar için hayydir, hayatdar ve mevcuttur. S.)(Vücudun kemali hayat iledir. Belki vücudun hakiki vücudu hayat iledir. Hayat vücudun nurudur. S.)(Hayati veren O'dur. Ve hayati rizik ile idame eden de odur. M.)
HAYAT-I ALIL Hasta ömür, hastalikli hayat.
HAYAT-I ASKERIYYE Askerlik hayati.
HAYAT-I HUSUSIYYE Hususi hayat, özel hayat. Sahsa ait hayat.
HAYAT-I INSANÎ Insana ait hayat.
HAYAT-I TAKDIRIYYE Huk: Ana rahminde bulunan çocugun hayati.
HAYAT Kasaba ve köy evlerinde üstü kapali, bir, iki veya üç tarafi açik sofa. * Avlu.
HAYAT-BAHS f. Hayat bagislayan, hayat veren, zindelik veren.
HAYAT-ENGIZ f. Yasamaya zorlayan, yasatan.
HAYAT-FEZA (EFZA) f. Hayat artirici, hayat bahsedici. (Bak: Fezâ)
HAYATÎ Hayata ve yasamaga ait. Hayatla alâkali. Hayat için mecburi olan. * Mc: Çok önemli bir seyin bagli bulundugu baska bir sey. Temel.
HAYATIYET Canlilik. Hayat isaretinin, alâmetinin görünür olmasi.
HAYATIYYUN Biyoloji âlimleri.
HAYAVIYE Hayatla alâkali âza. (Hayeviye diye de okunur)
HAYBER Arap Yarimadasinda Hicaz bölgesinin dogu sinirinda ve Medine-i Münevvere'nin 170 km. kuzeyinde bir kasabadir. Evleri, yüksek bir kayanin üzerinde kurulmus olan bir kalenin etrafinda bulunur. Hicretin yedinci senesinde vuku bulan Hayber Gazasi ile meshur olmustur. Ayni sene içinde Hz. Resulullah Efendimiz, Hudeybiyeden döndükten sonra binikiyüz piyâde ve ikiyüz süvari ile Hayberin fethine gitmistir.Hayberin eski ahalisi yahudi olup, fetihten sonra haraca baglanarak vatanlarinda birakilmislar ise de, Hz. Ömer (R.A.) Peygamberimizin son hastaliklarinda "Arap Yarimadasinda iki din birlesemez." dedigini isittiginden, daha sonra halifeligi zamaninda bu hadise istinaden bütün yahudileri çikarip Sam'a naklettirmistir.
HAYBET Mahrumiyyet. Istegine erememek. Me'yus ve mahrum olmak.
HAYBET-ZEDE f. Sikintiya ugrayan, kedere düsen, kederli olan.
HAYD (C.: Hayud-Ahyâd) Uzanmis büyük dag burnu.
HAYDA' Sicak günlerde uzaktan görenin su sandigi serap.
HAYDAR Yigit, cesur, kahraman. * Hz. Ali'nin (R.A.) bir nâmi, * Arslan, gazanfer.
HAYDAR-I KERRÂR Hz. Ali. * Kahramanca döne döne düsmana saldiran.
HAYDARANE f. Hz. Ali gibi. Kahramanca, yigitçe, cesurca.
HAYDARÎ Kahramanlik, cesurluk, yigitlik. Arslanlik. * Eskiden bazi esnaf ve köylülerin giydikleri kolsuz aba, hirka.
HAYDARIYYE Hirkanin altina giyilen kisa ve kolsuz elbise.
HAYDE Meyletmek, yönelmek, egilmek. * Hakdan ve dogru yoldan ayrilmak.
HAYDEB Ulu ve yüce yol.
HAYDO (Kürdçede ism-i tasgirdir) Haydar demektir. (Ali'ye Alo denmesi gibi)
HAYDUD (Haydut) Yol kesici. Dag hirsizi. Eskiya.
HAYE f. Yumurta. * Haya, husye.
HAYED Gölgesinden ürken esek.
HAYENDE f. Agizda çigneyen.
HAYESAN Dogru yoldan dönmek, udul etmek. * Nefret etmek.
HAYEVAN (Bak: Hayvan)
HAYEVÎ Canli. (Bak: Hayaviye)
HAYF (Hayfâ) Emansizlik. Haksizlik. Zulüm. Cevr. (Vah vah, yazik, eyvah, yaziklar olsun meâlinde söylenir.)
HAYF Gözün birisi birine muhalif olmak.
HAYFANE (C: Hayfân) Alacali çekirge. * Ayaklari uzun olan at.
HAYFES Kisa adam.
HAYHAY t. Bas üstüne, seve seve yaparim, öyle ya!, süphesiz, elbette (gibi mânâlara gelir.)
HAYIFLANMAK Acinmak, üzülmek. Esef etmek.
HAYIR Hayrette kalan, mütehayyir. Sasiran. * Birikmis su.
HAYIRSEVER Iyilik ve yardim etmesini seven.
HAYIA Siddetli ses.
HAYIC Âsik, hayran. * Mest olmus deve.
HAYIDE f. Çignenmis. * Agizdan agiza dolasmis, bayat söz.
HAYIDE-GÛ f. Degersiz sözler söyleyen kimse. * Degersiz siirler yazan kimse.
HAYIH Lâzim oldugu halde mevcud olmayan nesne.
HAYIL Kisir olan hayvan. * Engel, mâni. * Hicâb.
HAYIM Suyu, tahmin ettigi yerlerde arayip bulamamak. * Susuz, atsân.
HAYIR Mütehayyir kimse. * Toplanmis su.
HAYIS Sik bitmis olan hurma agaçlari.
HAYIZE Aybasisi olan kadin. (Bak: Hayz)
HAYK Kaplamak.
HAYK Sallanmak. * Dokumak. * Tesir etmek, etkilemek.
HAYKAN Büyük ve kalin olan. * Kisa boylu bir kimsenin yürümesi. * Omuzunu oynatmak.
HAYKATAN Türraç kusunun erkegi.
HAYL At. At sürüsü. * Atli sürüsü. * Zümre, güruh. * Düsünmek, hifzetmek.
HAYL-I ADÜV Düsman sürüsü, düsman güruhu.
HAYL Kuvvet. Havl.
HAYLA' Cin taifesinden bir nesne. * Sirtlan. * Korku.
HAYLE Keçi sürüsü.
HAYLE Zannetmek, sanmak.
HAYLI f. Oldukça. Epeyce. Çok. Bir takim. Kesir. Bol.
HAYLULET Kibir. * Taazzum. Gurur. * Su-i zan. * Korkmak. Tevehhüm etmek.
HAYLULET Yolu kapamak. * Araya girme. Iki sey arasina girip hicab olmak.
HAYLULET-I ARZ Ay tutulmasi. Dünyanin günesle ay arasina girerek günes isigina perde olmasi.
HAYM Yaramazlik yapmak.
HAYMANA Basibos hayvanlari haylayip saliverdikleri çayirlik yer. * Ankara'nin bir kazasi.
HAYME Çadir.
HAYME-I KEBUD Mavi çadir. * Mc: Sema, gök.
HAYME-GÂH (Haymegeh) f. Çadir kurulan yer.
HAYME-NISIN Çadirda oturan. Göçebe.
HAYMÎ Çadir biçiminde olan.
HAYMUME Korkaklik, cübün.
HAYN Helâk olmak.
HAYNUNET Yakin olmak, yaklasmak.
HAYR Mesru is. Faydali, nurlu ve sevabli amel. Halkin ragbet ettigi akil, ilim. Ibadet, adalet, ihsan, mal gibi nimet. (Bak: Hayrat)
HAYR-UL BERIYYE Halkin hayirlisi. Hz. Muhammed (A.S.M.)
HAYR-UL BESER Insanlarin en hayirlisi olan Hz. Muhammed (A.S.M.)
HAYR-UL ENAM (Bak: Hayr-ül Vera)
HAYR-UL FÂSILÎN Âdil olanlarin, hâkimlerin en hayirlisi.
HAYR-UL HALEF Hayirli evlâd. Babasini hayirla andiracak evlâd.
HAYR-I MUKAYYED Bir kimseye hayirli oldugu halde, diger bir kimseye göre zararli ve ser olan sey.
HAYR-UL UMUR Islerin en hayirlisi.
HAYR-UL VERA (Hayr-ül Enam) Halkin hayirlisi. Mahlukatin en hayirlisi olan Hz. Muhammed (A.S.M.)
HAYR Sakinmak. * Büyük avlu.
HAYRAN Takdirkârligindan dolayi sasa kalmis. Çok takdir etmis. Çok begenmis.
HAYRAT (Hayr. C.) Sevap için Allah rizâsi yolunda yapilan iyilikler. Haseneler.Hayir iki çesittir. Birincisi: Mutlak hayirdir; her halde, herkes için ragbet edilir ve sevilir, herkes için iyidir. Ikincisi: Mukayyed olan hayirdir; birisinin yaninda hayir olan, baskasi için ser olabilir. Israf ve sefâhette kullanilan çok mal gibi.Ilmî, imanî, dinî, manevî ve maddî çok hayir ve menfaat verenlere de ehl-i hayir denir.
HAYRE (C.: Hayrât) Iyilik, kerem. * Her nesnenin iyisi.
HAYR-ENDIS f. Iyilik düsünen, hayirli is düsünen.
HAYRET Hiçbir cihete teveccüh edemeyip kalmak. Saskinlik. Ne yapacagini bilememek.
HAYRET-I SIRFE Tam bir saskinlik.
HAYRET-BAHS f. Hayret veren, sasirtan.
HAYRET-BAHSÂ f. Hayret veren, saskinlik veren, hayrete düsüren.
HAYRET-ENGIZ f. Hayret veren. Hayret içinde birakan.
HAYRET-FEZÂ f. Hayret veren, hayreti artiran.
HAYRET-NÜMÂ f. Hayret gösteren, hayret veren.
HAYRET-ZEDE f. Hayrete düsmüs ve sasirmis olan.
HAYR-HAH f. Hayir sâhibi. Herkesin manevî ve maddî iyiligini isteyen. Allah rizasi için ilm-i Kur'an ve imanla, manen ve maddeten hayirli hizmetler etmeyi ve hayirli isler islemeyi seven.
HAYR-HAHÎ f. Iyilikseverlik, hayirhahlik.
HAYRI (Hayriye) Hayra âit. Hayirla alâkadar.
HAYRIYET Hayirlilik. Hayirli olmak.
HAYS Saygi, hürmet, itibar. * Alâka, ilgi. Cihet, itibar.
HAYS Darlik. * Udûl etmek, dogru yoldan çikmak.
HAYS Hayvan lesinin kokmasi. * Bir kimseyi aldatmak. * Sözde durmamak, ahid bozmak. * Fâsid olmak.
HAYS Az, kalil.
HAYS Karistirmak, halt.
HAYSAL Patlican.
HAYSE Hurmayi yagla ve kesle karistirmak.
HAYSE-BEYSE Ileri gidip geri gelmek, bir halde durmak. * Karisiklik. * Siddet ve darlik.
HAYSEFUCE Gemi dümeni.
HAYSIYET Itibar. Seref. Deger. Kiymet. Derece. Câh. Mesned. Mertebe.
HAYSIYET-SIKEN f. Haysiyet kiran.
HAYSÜ Itibariyle, bakimindan. * Hangi yerde? Hangi?
HAYSÜ LÂYES'UR Hissedilmeksizin. Bilinmedik, duyulmadik cihetten.
HAYS Nefret etmek.
HAYSE (C.: Huyus) Yaramaz keten ipliginden dokunmus bez.
HAYSUM Geniz (burun) kovugu. Nunlu sesler, gunne buradan çikar. (Tecvidde bahsedilmistir.)
HAYSUMÎ Genizden gelen.
HAYT Ip. Kalin ip. * Iplik. Bag. * Iki seyi birbirine baglayan. * Dikis dikmek. * Tanyeri agarmasi.
HAYT-UL EBYAZ Fecir zuhurunda ufukta ip seklinde görülen beyazlik.
HAYT-UL ESVED Günes battiktan sonra ufakta görülen siyahlik.
HAYT-I NURANÎ Nurlu baglanti. Nurâni râbita.
HAYTA Serseri, serkes kimse. * Ask: Osmanlilarda görevli bir sinif askere verilen ad. Hayta birlikleri, üstün savas kabiliyeti olan askerlerden kurulur, lüzumunda düsman topraklarina akin yapmak için de kullanilirdi. Sonralari düzenleri bozuldugunda eskiyaliga basladilar; bundan dolayi "hayta" kelimesi haydut ve haylaz anlaminda kullanildi.
HAYTA sefkat.
HAYTA' Deve kuslarinin uzun boyunlu olani.
HAYTA Kazik.
HAYTEL Kedi.
HAYTEUR Bir vaziyette durmayan. * Arslan. * Kurt. * Belâ. * Cin tâifesinden bir nesne. * Bir su böcegi.
HAYTÎ Tel seklinde olan.
HAYU f. Salya, tükrük.
HAYUNET Vakit yaklasma.
HAYVAN Canli sey, insanla beraber her canli. * Insan olmayan idraksiz canli yaratik. * Yük kaldiran, araba çeken ve binilen hayvan, beygir, katir v.s. * Mc: Akilsiz ve idraksiz insan, ahmak. (Asli "Hayevan"dir)
HAYVAN-I BERRÎ Karada yasayan hayvan.
HAYVAN-I NÂTIK Konusan hayvan. (Insan)
HAYVANAT (Hayvan. C.) Hayvanlar.
HAYVANAT-I BAHRIYYE Deniz hayvanlari, denizde yasayan hayvanlar.
HAYVANAT-I BERRIYYE Kara hayvanlari, karada yasiyan hayvanlar.
HAYVANAT-I EHLIYYE Insanlara alisik olan hayvanlar, evcil hayvanlar.
HAYVANAT-I VAHSIYYE Vahsi hayvanlar, yabani hayvanlar.
HAYVANÎ Hayvana, diriye âit ve ona müteallik.
HAYVANIYYET Hayvanlik, canlilik, zihayat olmak. Akil ve idrakten mahrumiyet.
HAYY Diri, canli, sag. * Bir seyi cem' ve ihraz eylemek.
HAYY-ÜL KAYYUM Varligi, diriligi her an için olup, gökleri, yerleri her an için tutan, daimî her seye her hususta iktidari yeten Allah (C.C.) (Bak: Ism-i A'zam)
HAYY-I MEYYIT Ölü halinde canli. * Mc: Hiçbir ise yaramayan, hakiki vazifelerini yapmayan insan.
HAYYÂKALLAH Allah seni yasatsin. Allah ömrünü uzun etsin, meâlinde ve dua makaminda söylenen bir tâbirdir.
HAYYAL (Hayl. den) At terbiyecisi, at yetistiren.
HAYYAL Dalavereci, hileci, hilekâr.
HAYYALE Fikir sahipleri.
HAYYAM Çadirci.
HAYYAT Terzi. Dikis diken sanatkâr.
HAYYAT-I MÂHIR Usta terzi. Terzi ustasi.
HAYYAT (Hayye. C.) Yilanlar.
HAYYATÎN (Hayyat. C.) Terziler, dikiciler.
HAYYE Gel... Haydi...
HAYYE (C.: Hayyât) Yilan.
HAYYE-ALEL-FELAH Felaha gelin. Toplanin hayir ve ni'metlere, ebedi selâmete... Allah huzuruna gel. Refah ve itmi'nana mucib olacak namaza yetis. (Bak: Felah)
HAYYEHELE Acele et (mânasinadir).
HAYYEN Diri olarak. Diri, canli olarak canli oldugu halde.
HAYYEN MEYYITEN Ölü ve diri olarak.
HAYYIR (C.: Ahyâr) Çok hayirli. * Her zaman iyilik yapan kimse. Hayirsever, iyiliksever.
HAYYIZ Yer. * Cihet, yön. * Mekân. Vüs'at. (Cismin kapladigi hacim)
HAYYUT Erkek yilan.
HAYZ (C.: Hiyaz) Kadinlara mahsus aybasi. Kadinin âdet hâli. Böyle bir kadina hayize denir. (Kadini döl yatagi denen rahminden, bir hastalik veya çocuk dogurma sebebi olmaksizin, muayyen müddetlerde kan gelmesine o kadinin "aybasisi" denir. Buna ve kan geldigi müddete de hayiz müddeti denir. Islâmiyetçe, bu halde bulunan bir kadin, namaz kilamaz, oruç tutamaz ve cinsî münasebette bulunamaz, haramdir.)
HAYZA Tib: Kolera denilen hastalik.
HAYZERAN Halk dilinde hezâren denilen bir cins sicak iklim kamisi ki, sandalye vs. yapiminda kullanilir.
HAYZERANE Gemi durak yeri, iskele, liman.
HAYZERÎ (HAYZELÎ) Dura dura yürümek.
HAYZEYUN Yasli, acûz, ihtiyar.
HAYZUM (C.: Hayazim) Gögüs tahtasi.
HAZ' Muhalefet etmek. * Taksim etmek, bölmek, paylastirmak.
HAZA Bu. Su. O. * Gr: Isaret zamiri.
HAZA' Asmacik denilen otun tohumu. (Sara hastalarina iyi gelir.)
HAZA' Kesme, yarma, ameliyat.
HAZAB Odun. * Yakacak nesne.
HAZABÎ (Hizbâ. C.) Arizali topraklar, engebeli yerler.
HAZAD Yas agaçtan kesilmis budak ve diken.
HAZAFIR (Hizfâr - Hazfur. C.) Cânibler. * Bir kavmin meshurlari, ileri gelenleri, sereflileri. * Hepsi. Tümü. Mecmu'u.
HAZAIN (Hazine. C.) Hazineler.
HAZAIN-I MEDFUNE Gömülü hazineler.
HAZAIR (Hazire. C.) Duvar veya çitle çevrilmis agil. * Etrafi duvarla çevrili olan mezarliklar.
HAZAKAT Ihtisas. Meharet peyda etmek. Üstad olmak. Bir san'atta, hususan tibda geregi gibi ögrenip mâhir ve mütehassisi olmak.
HAZAL Selem agacinin kökünden çikan bir nesne ki, suda islatip yerler.
HAZALAN (Bak: Hizlân)
HAZAM Sür'atle yürümek, hizla yürümek.
HAZAMA' Kulagi enine yarilmis keçi.
HAZAMI Güzel kokulu bir ot.
HAZAN Güz. Sonbahar. * Solgun.
HAZANDIDE f. Güz mevsimini görmüs, yapraklari sararmis solmus.
HAZANE Mc: Gönül, kalb, yürek.
HAZANGÂH f. Hazan yeri. * Dünya. Göçecek âlem.
HAZANÎ f. Sonbahar ile alâkali, güz mevsimine ait.
HAZANISTAN f. Sonbahar görmüs, sararip solmus yer.
HAZANLIKA f. Soluk yüzlü, sararmis, solmus. Hazân yüzlü.
HAZANNÜMA f. Sonbahar görünüslü. * Mc: Hüzün ve keder verici.
HAZANRESIDE f. Sonbahara erismis, solup sararmis.
HAZAR Bir seyi bir kimseye vermeyip men ve hacr etmek.
HAZAR Tahta ve kereste kesmege mahsus su ile isler büyük biçki.
HAZAR Sulh zamani. Baris zamani. * Bir kimsenin huzuru, yakini. * Mukim olmak. Yolcu olmamak.
HAZAR VE SEFER Baris ve muharebe zamani. * Evde mukim olma ve yolculuk.
HAZARET (Bak: Hadâret)
HAZARÎ Köyde ve kasabalarda yasayanlarin yasayis sekli ve tarzlarina ait. Sehirli. * Sulh ve asâyis, sükun ve istirahat zamanlarina mensub ve müteallik. Baris ve güvenle alâkali.
HAZAZ Yosun.
HAZAZE Tib: Bulasici, müzmin bir cilt hastaligi olup sonradan bagirsaklara geçerse öldürücü olur.
HAZB Hayvanin memesi sisip emziginin deliklerinin dar olmasi. * Ucuz olmak.
HAZB Boyamak.
HAZB Yetismek.
HAZBAZ Sinek. * Bir ot adi.
HAZD Agaçtan diken koparmak. * Agacin kabugunu soymak. * Çok hizli ve siddetle yemek yemek.
HAZEF Çamurdan yapilmis olup ateste pisirilen seyler. Çanak, çömlek.
HAZEF Eski yazida hepsi noktasiz harflerden mütesekkil olarak yazilan siirler ve nesirler. Hüner göstermek için bu sekilde yüz beyitlik kasideler yazan sairler vardi.
HAZEFE (C.: Huzef) Hicaz vilayetinde olan siyah renkli bir cins küçük koyun.
HAZEFÎ Çanak çömlek ile alâkali.
HAZEFIYYE Çanak çömlek gibi topraktan yapilan seyler ve bunlari yapma san'ati.
HAZEF-PARE f. Çanak çömlek parçasi, kirigi.
HAZEF-RÎZE f. Çanak çömlek parçasi.
HAZEL Gayret. * Men etmek, engel olmak.
HAZEL Göz kapaklarinda olan kabarciklar.
HAZELAN Kizgin kimsenin yürümesi.
HAZELAT (Hazele. C.) Alçaklar, âdiler, kallesler.
HAZELE (Hâzil. C.) Alçaklar, kallesler, yüzsüzler.
HAZEM Gögüs kemigi. * Davarin karninin ve bögrünün dolu olmasi.
HAZEM Dizme, siralama. * Edb: Ilk beytin ortasina birden dörde kadar harf ilâve etme.
HAZEME Kisa boylu kadin.
HAZEME (C.: Huzem) Kabugundan ip ve urgan yapilan bir agaç cinsi.
HAZEN (Hüzn) Keder. Tasa. Gam.
HAZEN f. Baldiz.
HAZEN (C: Hizân) Etin kokmasi. * Toplamak, cem'edip yigmak. * Gizlemek, saklamak.
HAZER Çekinme. Zarar verebilecek seyden kaçinma. Korunma.
HAZER Vahsi hayvanlarin yedigi et.
HAZER Gözün dar ve küçük olmasi. * Kabile. * Cemaat.
HAZERAT (Hazret. C.) (Bak: Hazret)
HAZEVAN Eti birbiri üstüne yigilip cem'olmus olan etli nesne.
HAZEVVER Kisa boylu kimse.
HAZF Aradan çikarma, çikarilma. Yok etme, silme, ortadan kaldirma, giderme, düsürme. * Selâm ve tahiyyati uzatmayip kisa kesmek. * Mahvetmek. * Vurmak. * Atmak.
HAZF Parmagiyla tas atma.
HAZHAZ Seri, sür'atli, hizli.
HAZHAZ Kavi, saglam.
HAZHAZ Sütü çogaltir nesne. * Bir nevi katran.
HAZHAZA Sallama, el ile harekete getirme.
HÂZI' (Huzu. dan) Alçak gönüllü, mütevâzi olan.
HÂZIÂNE Mütevâzi olarak, alçak gönüllülükle.
HÂZIK Mehâretli, isinin ehli, mütehassis. (Bak: Hazâkat)
HÂZIK-I MÜTEDEYYIN Dindar ve iyi mütehassis. (Dindar ve iyi mütehassis doktor için söylenir).
HAZIK Süngü demiri.
HAZIK (C: Havâzik) Mesti dar olan. * Cânip, taraf.
HAZIKANE Mâhirâne, mâhir ve usta olan bir kimseye yakisacak sekil ve surette.
HAZIKIYYET Mâhirlik, ehillik, ustalik, hâziklik.
HAZIM Hazmettirici, sindirici.
HAZIM Kesici, kesen.
HÂZIM Ihtiyatli, akilli, isinde gözü açik olan.
HÂZIMÂNE Ihtiyatli davranan adama yakisir sekilde.
HAZIMLI Mc: Tahammüllü, müsamahali, tolerans sahibi.
HAZINA Emzirici, emziren. Dadi.
HAZIR Huzurda olan, göz önünde olan. Amade ve müheyya olan. Gaib olmayan. * Müstaid olan.
HAZIR Hazer eden. Korkup çekinen.
HAZIRA sehirli, medeni. * Bir yerde mukim olmus, bir yere yerlesmis.
HAZIRBAHS f. Hazirlanmis, hazir olmus. * Hazir ol! emri.
HAZIR BI-L-MECLIS Mecliste hazir olan adam.
HAZIRCEVAP Her söze derhal ve düsünmeden münasib cevap veren kimse.
HAZIRÎN (Hâzir. C.) Meydanda, gözönünde olanlar, huzurda bulunanlar.
HAZIRLÖP Kabugu içinde suda pisip katilasmis yumurta. * Mc: Emek sarfetmeden elde edilen kazanç.
HAZIRÛN Meydanda olanlar, gözönünde olanlar. Mevcut ve hazir olanlar.
HAZIR U NAZIR Her yerde hazir olup, bilen ve gören, yardim eden veya herkese lâyik cezasini veren Allah (C.C.)
HAZÎ Kâhin, kesis, papaz.
HAZÎ Sarkiklik.
HAZÎ Ates yakmak.
HAZÎK Kesilmis olan.
HAZIL Yüzsüz, alçak, âdi, dönek, kalles.
HAZILE Kenarlarinda kirpik bulunmayan kirmizimsi gözkapagi.
HAZIM Basiretli, tedbirli.* Gögüs. Gögüs ortasi.
HAZÎM Sarhos. Içki içip akli müvazenesini kaybetmis olan.
HAZIM Sür'atle kesen. * Çok çabuk yeyip bitiren. * Düsmani hezimete ugratan.
HAZÎM Keskin kiliç.
HAZIMANE f. Tedbirli ve basiretli hareket eden.
HAZÎN Hüzünlü. Keder meydana getiren. Aci uyandiran.
HAZIN (Hizane. den) Hazine nâziri. Bekçi.
HAZINE Define. * Kiymetli seyleri saklayacak saglam yer.
HAZINE-I ÂMIRE Tar: Para islerini yönetmek üzere kurulmus olan müesseselerden birinin adi. Osmanli Devleti'nin kurulus devrelerinde para isleri "Beytülmal" denilen ve "Defterdar" adi verilen bir memurun idaresinde iken, sonralari teskil olunan yeni idarelere göre çesitli adlar verilmistir. Hazine-i âmire, devlet kasasi yerinde de kullanilirdi.
HAZINE-I DEVLET Devlet hazinesi. Maliye idaresi.
HAZINE-I EMIRIYE Maliye dairesi.
HAZINE-I EVRAK Evrak hazinesi. Arsiv.
HAZINE-I HÂSSA Osmanli Imparatorlugu zamaninda devlet bütçesinden padisaha maas saglayan ve saraya ait gelirlerin toplandigi malî bir müessese.
HAZINE-I HÜMAYUN Hazine-i Hümayun'da bulunan savas esyasindan bir kisminin manevî degeri büyüktü. Diger kisminin ise maddî degeri fazla idi. (Savaslarda ele geçirilen kiymetli ganimet, padisahlardan kalmis olan degerli esyalar gibi.) (O.T.D.S.)
HAZINE-I MILLET Millet hazinesi. * Maliye idaresi.
HAZINE-I TECEDDÜD Yenilik hazinesi. Çok yeniliklere sebeb olan.
HAZINEDAR f. Mali muhafazaya me'mur olan.
HAZINEDARÎ f. Hazinedarlik.
HAZINE KETHUDASI Tar: Yavuz Sultan Selim Han zamaninda kurulan hazine kethudâligi, saraya girip çikan demirbas esyanin korunup saklanmasiyla mes'ul idi. Bu müessesenin basinda bulunan memura da hazine kethudâsi denilirdi.
HAZINE-MÂNDE f. Sahis üzerinden kaydi silinerek devlet hazinesine kalan mal veya para.
HAZÎR Su sesi, su siriltisi.
HAZIR Korkan, korkak,
HAZIR Takdir eden. * Eksimis süt.
HAZÎRE Etrafinda duvar veya çit bulunan agil, bahçe. * Mezarlik.
HAZÎRET-ÜL KUDS Cennet bahçesi. Peygamber ve evliyanin ruhlarinin toplandigi yer.
HAZÎRE Az cemaat. * Asker bölügü. * Yara içinde toplanan kan ve irin.
HAZÎRE Eti ufak ufak dograyip, çok su ile çömlek içinde pisirip erimeye yakin oldugu anda üzerine un koyup karistirarak yapilan yemek. (Içinde et olmayinca "aside" derler.)
HAZIYY Mertebeli, degerli kisi. * Yaris atlarinin sekizincisi.
HAZÎZ Bahtiyar. Mes'ud. Saâdetli. Nasibi olan.
HAZIZ (Bak: Hadiyd)
HAZK Hapsetme. * Darlik. * Men'etme.
HAZK Nisan vurmak. * Kusun terslemesi.
HAZK Baglamak.
HAZKA Mahâret, ustalik, mâhirlik.
HAZL Badruç adi verilen ot.
HAZL Kat'etmek, kesmek.
HAZL Terk etmek. * Rezil, rüsvay etmek.
HAZM Midedeki yenen seyleri eritmek, sindirmek. Vücuda yarayacak hale getirmek. * Birisine ansizin hücum etmek. * Ansizin bir sey üzerine inmek. * Birisinin hakkini, malini gasb ile alip zulmeylemek. * Münasebetsiz bir hale, güce gidecek bir vaziyete düsenin kendi nefsini zaptedip tahammül etmesi ve sabreylemesi.* Taze olmak. * Kirmak.(Islâm hükemasinin Eflâtun'u ve hekimlerin seyhi ve feylesoflarin üstadi, dâhi-i meshur Ebu Ali Ibn-i Sina, yalniz Tip noktasinda, âyetini söyle tefsir etmis. Demis: Yâni "Ilm-i Tibbi iki satirla topluyorum. Sözün güzelligi kisaligindadir. Yedigin vakit az ye. Yedikten sonra dört bes saat kadar daha yeme. Sifa, hazimdadir. Yâni, kolayca hazmedecegin miktari ye. Nefse ve mideye en agir ve yorucu hal, taam taam üstüne yemektir." L.)
HAZM-I NEFS f. Tahammül etmek. Nefsini kirmak. Meydana gelen kendi ile alâkali gördügü bir kusuru kendi üzerine almak. Sabreylemek. Sindirmek.
HAZM Cem'etmek, toplamak. * Zaptetmek. * Kast etmek. * Baglamak. * Yumusak yüksek yer. * Saglam re'y. Dogru ve kat'i karar. * Basiretle hareket etmek.
HAZM Kat etmek, kesmek. * Yab yab yürümek. * Hizlandirmak.
HAZN Saglam yer. * Kabile ismi. * Arap beldeleri.
HAZNE Hazine. * Depo.
HAZR Bir seyi takdir ve tahmin etmek, nazar ile tahmin etmek. * Çehresini eksitip çirkin olmak.
HAZRA' Küçük ve dar gözlü kadin. (Müz: Ahzer)
HAZREC Sert rüzgâr. * Güney rüzgâri.
HAZREKA Darlik.
HAZRET (Huzur. dan) Ön. Kurb. Pisgâh. * Hürmet maksadi ile büyüklere verilen ünvan; "Hazret-i Kur'an, Hazret-i Peygamber, Hazret-i Üstad, Pasa Hazretleri" gibi.
HAZRET-I RISALET Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi.
HAZREVAT (Hadravat, Hadrâ) Yesillik. * Gökyüzü, felek. Asuman.
HAZUF Sür'atle yürüdügünden ayagi altindan taslar atilan esek.
HAZUL Kimsesiz. Yardimsiz olarak her seyden mahrum sürünmek.
HAZUME Sigir, bakar.
HAZUN Yaramaz huylu kimse.
HAZUR (Hazer. den) Çok dikkatli, çok çekingen.
HAZV Sarkik olmak.
HAZV Kat'etmek, kesmek. * Takdir etmek.
HAZVA' Sarkik kulakli esek.
HAZVE (C: Hazavât-Hizâ) Küçük ok.
HAZY Kat'etmek, kesmek.
HAZY Birbiri üzerine yigilip toplanmak.
HAZZ Sevinç duyma. Hoslanma. Zevklenme. Saadet. Tali'. Nasib. Nimet ve süruru mucib sey.
HAZZ Kesme. Kisaltma. * Kazmak. * Yirtmak. * Silmek.
HAZZ Hafif gövdeli. * Bir cins ot.
HAZZ (C.: Huzuz) Deniz koyunu. (denizde olur) * "Vurmak" mânâsina masdar. * Duvar üstüne direk koymak.
HAZZ Kandirmak.
HAZZ Yün.
HAZZA' Nâlin yapici, nalci.
HAZZAF Çanak çömlek yapan veya satan.
HAZZAL Ehline ve ailesine sarfedecek birsey bulamayan fakir.
HAZZETMEK Hoslanmak, zevk ve lezzet almak.
HEB (Vehb. den) Bagisla, lutfet (mânasina emir, duâ)
HEBA Ince toz. * Bos. Beyhude. Nâfile. Faydasiz. Israf. Ziyan. * Akli az olan.
HEBAEN MENSURA Bosuna olarak. Faydasiz yere dagilmis.
HEBAL Avci, sayyad.
HEBB Uykudan uyanmak. * Gâib olmak.
HEBBAR Çok fazla kili olan sirtlan veya maymun.
HEBBE Vak'a. * Zamandan bir asir.
HEBBIHÎ Sallana sallana yürüyen kisi.
HEBBUR Ufak inci.
HEBC Vurmak. * Agirlik.
HEBEC Devenin memesinde olan verem.
HEBENKA Ayak parmaklarini dikip ökçesi üzerine oturmak.
HEBENNEKA Ahmakligi darb-i mesel olmus bir kimsedir. * Mc: Zeki ve becerikli olmadigi halde kendini öyle sanan.
HEBETA Çukur yer.
HEBH Sallanmak.
HEBHAB Serap.
HEBHEBE Dâvet.
HEBHEBÎ Çoban. * Hizmete kosan yigit.
HEBÎB Rüzgâr, yel.
HEBID Hanzal otu tohumu.
HEBIHA Yürürken sallanan kadin.
HEBIR Çukur yer.
HEBIT Zayif, ince deve.
HEBIT Korkak kimse.
HEBL Ölüm, mevt. * Taaccüb makaminda kullanilir.
HEB-LENÂ Bize lutfet. Bize ihsan et, bagisla.
HEBR (C.: Hübur) Çukur yer. * Kesmek. * Iki dag arasinda olan düz yer. * Etli, semiz olmak.
HEBRA Sisman kadin.
HEBRAKÎ Demirci. * Yabani öküz.
HEBRE (C.: Heberât) Et parçasi.
HEBREME Obur. Yemege düskün. * Geveze.
HEBS Sâdlik, sürür, nese, nesat. * Dösemek.
HEBS Hareket.
HEBS Cem'etmek, toplamak. * Kazanmak, kesbetmek.
HEBT (Hübut) Inis. Asagi inme. * Asagi indirme. Bir yere inip konmak. * Nüzul, illet, maraz. * Zayiflama. * Bir memlekete birisini dâhil ettirmek. * Eksiltmek. * Kötü bir hale ugratmak.
HEBT Birbiri ardinca vurmak.
HEBUL Yavrusu kalmayan deve.
HEBUT Inis yer.
HEBV Atesin sönmesi.
HEBVE Toz. * Tozlu yol.
HEBY (HEBYE) Küçük câriye.
HEBZ Sür'at yapmak, hiz yapmak.
HECA (Hece) Dilin ve agzin bir hareketi ile çikan bir veya birkaç harf. Harflerin sesi. Harflerin seslendirilmesi. * Elif-bâ sirasina göre dizili harfler. Bir sözü harfleri ile söylemek. * Sekil. Kiyâfet. * Yemek. * Sükut etmek, susmak.
HECACE (C.: Hecâcât) Kurbaga.
HECAGÛ f. Nazim veya nesir yoluyla birinin aleyhinde bulunan. Birini zemmeden, bir kimseyi hicveden.
HECCAV Çok hicveden. Hiciv söyleyen. (Bak: Hicv)
HECE (Hecâ) Bir defada söylenebilen, bir veya birkaç harfden meydana gelen sözcük. * Harfleri birer birer söyleyerek okuma.
HECEF Yasli devekusu. * Agir ve bos kimse.
HECEMAT Hamleler, taarruzlar, hücumlar.
HECENNA' Uzun ve sisman gövdeli kimse. * Basi dazlak, yasli kimse. * Basi dazlak olan devekusu.
HECES Gönüle düsen hatiralar.
HECE VEZNI Türklerin eskiden kullandiklari nazim âhengi ölçüsüdür ki, buna "parmak hesabi" da denir. Parmak hesabi, Türk edebiyatinin baslangicindan XI. yy. a, yani Türklerin aruz veznini ögrenmelerine kadar Türk nazminin yegâne âhengi idi. Aruz vezni kabul edilmekle beraber, hece vezni terkedilmeyerek yine halk edebiyatinda kullanilagelmistir. Hece vezninin 3 den 16 ya kadar muhtelif heceli ölçüleri vardir. En çok kullanilanlari 7, 8, 11 ve 14 lü hecelerdir.
HECHECE Çagirmak.
HECI' Yer yarigi. * Derin dere.
HECIL Iki dag arasindaki çukurca kisim. Vâdi.
HECIME Tulukta biriktirilip eksitildikten sonra içilen ve köremez denilen süt. * Yogurt.
HECIN Pek hizli yürüyen bir cins deve. * Arap ati ile diger cins attan dogmus melez at.
HECIR Yaz mevsiminde ögle vaktindeki sicaklik. * Otun kurumasi. * Büyük havuz.
HECL Iki dag arasindaki çukur ve düz yer. * Atmak.
HECM Hamle etmek. Saldirmak. * Büyük kadeh.
HECME siddet, sertlik.
HECMET-ÜS-SITÂ Kisin siddeti. Sogugun sertligi.
HECMEC Koç.
HECR Ayrilik, firak. * Tib: Sayiklamak. Hezeyan. (Bak: Hicr) * Çok sicak günlerde ögle vakti.
HECR-I CEMIL Kalben ve fikren onlardan uzak durup fiillerinde onlara uymamakla beraber, kötülüklerine karsilik vermege kalkismayip müsamaha, idare ve güzel ahlâk ile hüsn-i muhalefet etmek. (E.T.)
HECS Gönüle düsen hâtiralar.
HECV (Hicv) Medh ü senânin ziddi. Kötüleme. Birisi hakkinda kötülemek için söylenen söz veya manzume. (Bak: Heccâv)
HEDA Sakin olmak.
HEDAD Yemen'de bir kabile.
HEDAHÎD (Hüdhüd. C.) Hüdhüdler, çavus kuslari, ibibikler.
HEDAYA (Hediye. C.) Hediyeler. Lütuf ve ihsanlar. Bagislar.
HEDB Meyve toplamak. * Davar sagmak.
HEDBE Ufak tesbih böcegi.
HEDCAN Yavas yürüyüs.
HEDD Binayi gürültüyle yikip göçürmek. Çok ihtiyarlayip düskün hâle gelmek. * Zayif ve korkak.
HEDDAM Çok keskin kiliç.
HEDDE Duvarin yikilmasindan çikan gürültü.
HEDEB Ensiz, uzun ve ince yaprak. * Servi yapragi.
HEDEF Nisan noktasi. * Emel. Varilmak istenen gaye. * Yüksek, bülend. * Iri vücudlu adam. * Bir ise yaramayan, tembel ve uykucu olan. (L.R.)
HEDEF-I ÂMÂL Gaye-i hayâl. Ulasmak istenilen hedef.
HEDEL Devenin dudaginin sarkik olmasi. * Bir seyi asagi indirmek.
HEDEM Binadan yikilan tas ve kerpiç.
HEDER Bosa gitme. Yok yere faydasiz giden. * Ölüme giden.
HEDHED Suâl etmek, sormak. * Ötmek. * Çocuk sallamak.
HEDHEDE Bagirma, ötme. * Devenin bagirmasi, kusun ötmesi.
HEDÎ (C.: Hevâdî) Mürsid. * Boyun.
HEDÎL Erkek güvercin. Güvercin sesi.
HEDÎR Güvercin kuslarinin ötmesi. * Aygirin kisnemesi.
HEDIYE Parasiz verilen, bagislanan sey. Armagan.
HEDIYE-I DENDÂN Dis kirasi.
HEDIYETEN Armagan olarak, hediye olarak.
HEDIYY (Hediye. C.) Atiyyeler, hediyeler.
HEDK Kirmak.
HEDLAK Dudaklari sarkik olan.
HEDM Yikmak, harab etmek. Parçalamak, mahvetmek. * Birisine vurup belini kirmak. (Râgibâ, düsmanin aldanma tevazularina.Seyl, divârin ayagin öperek hedmeyler.)(Râgip Pasa)
HEDM (HIDM) (C.: Ehdâm) Eski elbiseler.
HEDMELE (C.: Hedmelât) Agaci çok olan kumlu yer.
HEDN Vakar, ciddiyet.
HEDNE Sükun, sessizlik, durgunluk.
HEDR Galeyan etmek. * Ot büyümek. * Güvercin ötmek.
HEDS Sürmek. * Reddetmek. * Haykirip bagirmak.
HEDUC Eserken gümleyen rüzgâr.
HEDY Cenab-i Hakk'in rizasi için veya ihramda iken yapilmasi yasak olan herhangi bir fiili islemekten dolayi kusurunu affettirmek ricasiyle, keffaret olarak Harem-i Serif'e götürülen veya kendisi veya parasi gönderilen kurban.
HEFAF Hafif berrak nesne.
HEFAFE Parlamak.
HEFEVAT (Hefve. C) Yanlisliklar, yanilmalar. * Ayak kaymasi. Sürçmeler, kaymalar.
HEFFAT Ahmak.
HEFHAF Yeynicek, hafif mizaçli kimse.
HEFHEFE Ince belli olmak.
HEFÎF Sür'atli seyir.
HEFT Hafiflik sebebiyle uçup dagilmak. * Hafif mizaçli olup, her dile geleni söylemek. * Vurmak.
HEFT f. Yedi sayisi.
HEFTÂD f. Yetmis. 70
HEFT-AHTER f. Yedi gezegen. Yedi seyyâre.
HEFTAN Zirhin altina giyilen pamuklu elbise. * Üstten giyilen kürk biçiminde süslü elbise. Kaftan. (Eskiden ekseriyetle taltif için, büyük kimseler tarafindan liyâkat sahiplerine giydirilir veya üstlerine atilirdi.)
HEFT-ASMAN Yedi kat gök.
HEFT-DANE Asure adi verilen bir cins tatliyi yapmakta kullanilan yedi çesit tahil.
HEFT-DERYA Yedi deniz. Pasifik okyanusu, Atlas okyanusu, Karadeniz, Akdeniz, Taberiye, Aral ve Hazer.
HEFTE Yedi günlük müddet olan hafta.
HEFT-ELVAN Yedi renk. * Türlü yemegi.
HEFT-ENDAM Vücudumuzda yedi organ.
HEFT-GÂNE f. Yedi türlü olan. Yedi tane.
HEFT-HUN f. Cehennemin yedi tabakasi.
HEFT-KALEM Yedi çesit yazi. Tâlik, sülüs, tevki, muhfak, reyhanî, rik'a ve nesih.
HEFT-KÂR f. Yedi türlü iplikle dokunmus kumas.
HEFT-MERD f. Yedi büyükler. (Kutub, gavs, ebdâl, ahyâr, evtâd, nücebâ, nukabâ)
HEFT-RENG f. Yedi renk.
HEFTÜM f. Yedinci.
HEFV Açlik.
HEFVAN Yanilma, yanlislik. * Süratle gitme, hizla gitme. * Ayak kayip sürçme.
HEFVE (C.: Hefevât) Sürçme, ayak kaymasi. * Mc: Hata, yanilma. Zelle.
HEGEMONYA yun. Kuvvetle ve kiymetli vasiflarla olan üstünlük. * Bir devletin baska bir devlet üzerindeki siyasi üstünlügü ve baskisi.
HEHCA' Kerim, cömert kimse.
HE'HE' Deveyi yulafa çagirmak. * Gülegen adam.
HE'HEE Deveyi yulafina çagirip hey hey demek.
HEJDEH f. Onsekiz sayisi.
HEK'A Menazil-i Kamer'den bir yildiz. * Atin gögsü üstündeki dâire.
HEKHEKA Az birsey verme. * siddetli seyir.
HEKIM (Bak: Hakîm)
HEKIR Taaccüp eden, sasiran.
HEKK siddetli yagmur. * Kiliçla vurmak.
HEKM Halka serle taarruz etmek.
HEKR Taaccüp etmek, sasirmak.
HEKTAR Fr. Yüz ar degerinde ölçü birimi.
HEKTOMETRE Fr. Yüz metrelik uzunluk ölçü birimi.
HEKUR Uzun, tavil.
HEL Arapçada soru cümlesinin basina gelen bir harf olup; em bel kad edatlari yerinde ve ceza mânasina emri ve bazan isbat, bazan da nehiy için kullanilir.
HEL' (HIL') Oglak. (Müe: Hel'a)
HELA' Korku. * Feryad. * Hirs.
HELAHIL (Hülhül. C.) Tesiri pek kuvvetli ve öldürücü zehir. Panzehiri olmayan agu.
HELAHIL-RIZ f. Öldürücü zehir saçan.
HELAK Yikilma, bitme, mahvolma. * Harislik ve pek düskünlük. * Azab. Korku, havf. * Fakr.
HELAKET Yikilma. mahvolma. Felâket.
HELAL Allah'in müsaade ettigi sey. Haram olmayan. Dinî bakimdan kullanilmasinda, yenilip içilmesinde, dinlenmesi veya bakilmasinda yahut dokunulmasinda nehiy olmayan. * Ihramdan çikan haci.
HELALÎ Bürüncük ve pamuk karisimindan yapilan bir cins yeli bez. * Yaldizli bakirdan vaya tahtadan mahfazasi olan eski sistem saat. * Helâl ile alâkali olan.
HELALLI Zevce, kari, menkuha. Nikâhli kadin.
HELAL-ZADE Helâl dogmus, mesru ve nikâhli ana-babadan dünyaya gelmis çocuk. * Iyi adam, fenalik yapmaktan çekinen. Sâlih, afif, nâmuskâr.
HELC Itimat etmeyecek söz söylemek.
HE'LE (HÂLE) (C.: Hâlât) Ay agili, dâire-i kamer.
HELECAN (Bak: Halecan)
HELEK Iki dagin arasi.
HELEKE Helâk. * Düsen.
HELEL Örümcek agi. * Korku. * Yagmur evveli.
HELESAYA ÇIKMAK Eskiden ramazanlarda iftardan sonra para toplamak için çocuklar tarafindan teskil edilen çalgili heyetlere katilanlar tarafindan nakarat makaminda söylenen bir tabirdir. Dilenciligin kibarcalarindan sayilir.
HELEZON Saat zenberegi gibi gittikçe daralan daire sekli. Sümüklü böcek kabugu seklinde olan.
HELEZONÎ Helezon seklinde olan. Sümüklü böcek kabugu seklinde olan, gittikçe darlasir daire biçiminde olan.
HELHEL Seyrek, ince, dakik sey. * Öldürücü zehir.
HELHELE Okuyucunun tesirli nagmeyi tekrar etmesi. * Unu seyrek elekten elemek. * Teenni ile encamini beklemek. * Bir seye pek yaklasip çatmak.
HELÎCE Saçakli seccade.
HELIKOPTER Fr. Pervanesi tepesinde bulunan ve oldugu yerde durabilen, dikine kalkis ve inis yapabilen bir uçak.
HELÎLE Tib: Tohumlari tibda müshil olarak kullanilan bir bitki.
HELÎME Bugday ve pirinç gibi bazi hububatin kaynamasiyla hâsil olan koyu ve yapiskanli su.
HELKAM Yasli kadin, acuze.
HELKES Alçak adam.
HELLAB (HELLÂBE) Yagmurlu soguk rüzgâr.
HELLE (C.: Hilâl) Azicik sesi yükseltmek.
HELLÜM Beri gel (mânasina gelir.)
HEL MIN MEZID Daha yok mu? Daha olmayacak mi? mânâlarinda kullanilir.
HELS Cemaat, topluluk.
HELS Çok hayir. * Gizlemek, saklamak.
HELSAS Cemaat, topluluk.
HELTAT Cemaat, topluluk.
HELTÎ Bir ot cinsi.
HELU' Sabri az, hirsi çok olan. Sabirsiz olup her halini halka sikâyet eden insan.
HELUK Helâk olucu, helâk olan. * Fâcire kadin. Kötü hayata alismis kadin.
HELÜMM "Tez getir" mânasina gelir.
HELÜMME CERRA (Helümme cerren) "Var kiyas eyle... Çek beri getir." gibi kinâye için söylenen bir tabirdir.
HELVA' Hizli yürüyüslü davar.
HELVA-GER f. Helvaci.
HELVA-HANE f. Içinde helva pisirilen genisçe ve derinligi az tencere. * Tar: Saray için her türlü tatli yiyeceklerin yapilmasina yarayan saray mutfaginin bir bölümü.
HELVA SOHBETLERI Eskiden kis mevsiminin baslica eglencelerinden biriydi. Bu eglenceler, her sinif halk arasinda ragbetteydi. Devlet erkâni, vükelâ, zengin konak sahibleri ve orta halli halk kendi imkânlari ölçüsünde helva sohbetleri düzenler, es ve ahbabina ziyafetler verirdi. Vükelânin düzenledigi sohbetler tantanali ve hayli masrafli olurdu. Bu sohbetlere zamanin sairleri, edebiyatçilari, nükte ve sohbetleriyle meshur olmus kisiler, sazende ve hanendeler davet edilirdi. Kisin en soguk kirk günü olan erbain'i sag ve saglikli olarak geçirenler kurbanlar keser ve helva sohbetleri bundan sonra düzenlenirdi. Sohbetin en renkli eglencesi keten helvasi yapimiydi. (O.T.D.S.)
HELVAYÎ Helva satan. Helvaci.
HELYOSTAT Yansiyan günes isinlarini, belli bir dogrultuya yöneltmege ve bu dogrultuda tutmaya yarayan bir ayna ile bir ayar sisteminden meydana gelen tertibat.
HELYOTERAPI Fr. Günesle tedavi.
HEM (HEMM) Gaile, müskül is. * Tasa, gam, keder, hüzün.
HEM f. Birlikte, beraber olmak mânasini ifade eder.
HEM-AHENG f. Uygun, münasib, denk.
HEMAHIM (Hemheme. C.) Üzüntüler, kederler, dertler, tasalar.
HEMAL f. serik, ortak, es, benzer, nazir.
HEMALUS Kara balçik.
HEMAN f. Derhâl, hemen, acele olarak, çarçabuk, o anda.
HEMAN (HUMÂN) Ince zayif süngü. * Huysuz ve kötü insan.
HEMANA f. Sanki, güya. * Aynen, tipki, tamamen.
HEM-AN-DEM f. Hemen, derakab, derhal, o anda, çarçabuk.
HEMANEND f. Benzer, gibi.
HEM-AN-GÂH f. Hemen, o anda.
HEM-ARAMIS f. Birlikte dinlenen, beraber istirahat eden.
HEMARE Her zaman, her an, dâima.
HEM-ASIL f. Ayni asildan.
HEM-ASIR Ayni asirda olan. Bir asirda beraber olanlar.
HEM-ASIYAN f. Bir yerde beraber bulunan, bir yuvada birlikte olan.
HEM-AVER f. Efendileri ayni olan köleler. * Arkadas, refik.
HEM-AVERD f. Savasan iki kisiden herbiri.
HEM-AVIZ f. Harpte karsilasan iki kisiden biri.
HEM-AYAR f. Esit, denk, müsavi.
HEMAZÎ Sür'at, hiz.
HEM-BAR f. Ayni yükü yüklenmis olan, ayni yükü tasiyan.
HEM-BER f. Beraber olan, birlikte oturan.
HEM-BU f. Kokusu bir, ayni kokuda. * Mc: Âdet ve tarzlari ayni.
HEM-CA(Y) f. Ayni yerde oturan. Hemsehri.
HEM-CENAH f. Denk, esit, müsâvi.
HEM-CENB f. Akran.
HEM-CINS Ayni cinsten olan.
HEM-CIVAR Ayni yerde oturan, komsu.
HEM-ÇÜ f. Onun gibi.
HEM-ÇÜNAN f. Böylece.
HEM-DAMAN f. Bacanak.
HEMDE Ölümle hasir arasi.
HEM-DEM f. Canciger arkadas.
HEM-DERD f. Dert yoldasi, dert arkadasi. Ayni dert ve kedere düçar olanlarin beheri.
HEM-DEST (C.: Hemdestân) f. Birlikte çalisan, müttefik, arkadas. * Ortak, serik.
HEM-DESTÎ f. Berâberlik, birlik. * Ortaklik, seriklik.
HEM-DEST-I VIFAK Bir fikir ve mes'elede anlasarak elele vermek, hep birden ayni sözü söylemek.
HEM-DIH f. Köyleri ayni olan. Ayni köyden olan.
HEM-DIL f. Fikirleri, düsünceleri ayni olanlarin her biri. Bir maksad ve istekte bulunanlari beheri.
HEM-DUS f. Omuz omuza gelen, esit olan, müsavi olan.
HEME f. Cümle. Hep. Bütün.
HEMEC Kiymetsiz, degersiz. * Saskin. * Övez (denen at sinegi).
HEMECE Zayif koyun.
HEME EZ OST Hersey ondandir.
HEMEGAN f. Cümlesi, tamami, bütünü, hepsi.
HEMEL Çobani olmayan deve.
HEME OST Hepsi odur.
HEMERCEL Yorga at.
HEMEYAN Akmak, seyelân etmek.
HEMEZAT (Hemeze. C.) Kuruntular, vesveseler, süpheler, tereddütler.
HEMEZE Vesvese. Seytanin desisesi. Kuruntu.
HEM-FIKR f. Ayni düsüncede ve ayni fikirde olan. Kafadar.
HEM-FIRAS f. Zevce. Kari.
HEMGER f. Çulha dokuyucu.
HEM-GINAN f. Bütün insanlar, bütün nev'-i beser.
HEM-GUSE f. Komsu.
HEM-HAH f. Arzu ve talebleri ayni olan, ayni istekleri olan.
HEM-HAL f. Ayni halde olan. Ikisi beraber.
HEM-HANE f. Bir evde oturanlarin beheri. Arkadas, refik.
HEMHEME Rüzgârin esmesi ile agaç yapraklarindan çikan sesler. * Aslan bagirmasi. * Deve sesi.
HEM-HUDUD f. Hudutlari bir olan, sinirlari birbirine bitisik olan memleket veya arazi.
HEM-HUY f. Bir ahlâk ve tabiatda bulunan. Huylari bir olan.
HEMÎ f. Tipki bu, bu bile.
HEMÎ' Ölüm, mevt.
HEMICEK Sehre köyden yeni gelip bir sey bilmez saskin ve kaba adam.
HEMÎM Agir agir gitmek. * Otun tazeliginden dolayi parlamasi.
HEMÎME Yumusak rüzgâr. * Ufak taneli yagmur.
HEMÎSA' Kuvvetli adam.
HEMÎSE f. Dâima. Her zaman.
HEMK Bir kimseyi bir isle mesgul etme. Birini bir ise daldirma. * Inat etmek. * Sa'y etmek, çalismak. * Cür'et etmek.
HEMK Yumusak. Kof.
HEM-KADD f. Boylari birbirine esit olan, uzunluklari ayni olan.
HEM-KÂR f. Ayni isi yapan, ayni iste olan.
HEM-KIRAN f. Ayni yasta olan, yasit. * Kuvvette müsavi olan.
HEM-KIYMET f. Ayni kiymette olan, kiymetleri esit olan.
HEM-KITAB f. Ayni dersi gören, talebe, ögrenci. * Ayni dinde olan, din kardesi.
HEM-KÜN f. Ayni cins iste çalisan, isleri ve meslekleri ayni olan. Meslekdâs.
HEML (HEMELÂN) Gözden yas akmak.
HEMLA' Seri. * Kurt (canavar.)
HEMLECE (HIMLÂC) Atin yorga olmasi.
HEMM Gam, keder, tasa, hüzün.
HEMMAME Zehirli hayvan. Akrep.
HEMMAS Yavuz arslan.
HEM-MATLA' Günes ve ay gibi gök cisimlerinin ufakta dogduklari yerin veya zamanlarin ayni olusu. Ayni meridyen üzerinde olup ay ve günesi ayni saatlerde gören ülkeler.
HEMMAZ Kogucu.
HEM-NAM f. Isimleri ayni olan, adas.
HEM-NEBERD f. Savas arkadasi, muharebe arkadasi. * Rakib.
HEM-NEFES f. Arkadas, musâhib.
HEM-NESL f. Ayni sülâle ve soydan, ayni nesilden, soydas.
HEM-PA f. Ayakdas. Arkadas. Yoldas.
HEM-PAYE (C.: Hempâyegân) f. Bir pâye ve rütbede olanlarin beheri.
HEMR Su dökmek. * Göz yasi akitmak. * Süt sagmak. * Atâ etmek, hediye vermek.
HEMRACE Karistirmak.
HEM-RAD f. Kahramanlik ve cömertlikte müsavi olan kimseler.
HEM-RAH (C.: Hem-râhân) f. Yol arkadasi, yoldas.
HEM-RAZ f. Sirdas. En yakin arkadas.
HEM-RENG f. Rengi bir olan, ayni renkte olan. * Mc: Huylari bir olan.
HEM-REV f. Yol arkadasi, beraber giden, yoldas.
HEM-RIS f. Bacanak. Iki kizkardesle evlenen erkekler.
HEMS Gizli ses. Çok gizli. Sesi gizlemek. * Agzi açmadan lokma çignemek. * Fütursuz olarak geceleyin yola gitmek. * Peçe. * Sikmak. * Kirmak.
HEM-SABAK f. Ders arkadasi. Ayni dersi okuyanlarin beheri.
HEM-SAZ f. Uyan, uygun, muvafik, münâsib. * Arkadas, refik, arkadaslik.
HEMSEN Gizli sesle. Gizli ses. Savt-i hafi.
HEM-SENG Ayni ölçüde, ayni mizanda, bir tartida.
HEM-SER f. Arkadas, Kari kocadan her biri.
HEM-SIFAT Ayni vasif ve nitelikte olan.
HEM-SOHBET f. Birbiriyle konusan, sohbet eden, arkadas.
HEM SUÇLU HEM GÜÇLÜ Suçlu oldugu hâlde suçunu bilmez ve suçsuz oldugunu iddia eder kimse hakkinda kullanilan bir tâbirdir.
HEM-SUFRE f. Ayni sofraya oturan, sofra arkadasi.
HEMS Ameli seri olan, hizli, hareketleri çabuk olan.
HEMSEHRI f. Ayni sehirden. Ayni memleketli olan.
HEM-SERR f. Kötülükte beraber olan, kötülügü birlikte yapan.
HEM-SIKEM f. Ikiz çocuk.
HEMSIME Kuru odun. Kurumaga yüz tutmus agaç. Agaçlari kurumus yer.
HEMSIRE f. Ayni sütü emen kizkardes. Abla, baci. * Hastabakici kadin veya kiz.
HEMSIRE-ZÂDE f. Kizkardes çocugu.
HEMT Karistirmak. Degerini anlamadan almak.
HEMTA f. Es denk. Benzer.
HEMU' Göz yasi akmak.
HEM-VARE f. Her zaman, dâima.
HEM-VARÎ f. Düzlük, düzolma.
HEMYAN f. Kese, torba, çanta, dagarcik.
HEMZ Dürtme, kakma. * Parmaklarla sikma. * Yere çalma, vurma. * Isirma, disleme.
HEM-ZANU f. Diz dize oturup konusan, yan yana oturan.
HEMZE ( ) Elif veya elif yerine kullanilan isaret. Elif, vav, ya, he üzerine konulan ve "e" diye okutan isaret. * Parmakla sikma, dürtme, sikistirma.
HEM-ZEBAN Ayni dili konusan, lisanlari ayni olan.
HEM-ZEN f. Beraber vuran. Birlikte olan.
HEM-ZEMAN f. Ayni zamanda isleyen. * Çagdas, muâsir. Ayni çagda yasayan insan veya geçen hâdiselerin her biri.
HEMZEND f. Beraber olanlar. Beraber çalisanlar.
HEN'A Devenin boynunun altina konan isaret. * Menazil-i Kamer'den bir menzil.
HENABIK Halka nasihat edip, dedigini kendi yapmayan kimse.
HENAE Yemegin sindirilip hazmolmasi.
HENAZÎR Hinzirlar, domuzlar.
HENB Vehamet. * Agirlik.
HENBELE Topal sirtlanin yürümesi.
HENBER Kisa boylu kimse.
HENBERÎT Sirf yalan.
HENCAM f. Elinden is gelmeyen, beceriksiz kimse.
HENCAR f. Kaide, kural, yol, usul.
HEND Imsak etmek.
HENDEK (Bak: Handek)
HENDELÎN Sözü çok olan kimse.
HENDEME Bir seyi yerli yerince yapmak.
HENDESE Geo: sekil bilgisi. * Mat: Çizgi, yüzey ve hacim olarak bu üç seklin özelliklerini ve ölçülerini inceleyen matematik kolu.
HENDESE-I MÜLKIYE MEKTEBI Osmanli Imparatorlugu devrinde mühendis yetistirmek gayesiyle açilan mekteb. XIX. yy. sonlarina kadar memlekette belediye ve mimarî islerde vazife alacak mühendis bulunmuyordu. Nafia Nezareti bu ihtiyaci nazar-i itibara alarak bir mühendis mektebi kurulmasinin lüzumlu oldugunu ileri sürünce, padisahin emriyle 1884 yilinda mekteb açildi. Ve ilk mezunlarini1888 yilinda verdi. 1909 tarihinde ise okulun adi, Mühendislik Mektebi olarak degistirildi.
HENDESEHANE f. Eskiden mühendis mektebi, teknik üniversitesi. * Bayindirlik ve belediye gibi dairelerin mühendislere mahsus subesi.
HENDESEHANE-I BAHRÎ Bahriye Mektebinin ilk adidir. Abdülhamid zamaninda miladi 1773 yilinda Cezayirli Hasan Pasa'nin tesebbüsüyle Tersane içinde açilmistir. Okulun ilk bas muallimi, Türk riyaziyecisi Gelenbevi Ismail Efendi'dir.Simdiki ismiyle "Gemi Insa Mühendisligi" olan Bahriye Mektebi, 1795 senesinde daha muntazam ve mükemmel halde yeniden açilmistir.
HENDESÎ Muntazam sekli ile alâkali ve hendeseye dâir. Geometrik sekle dâir. * Geometri ile alâkali ve müteallik.
HENENE Bir cins kirpi.
HENGÂM f. Zaman, devir, çag,sira, vakit, mevsim.
HENGÂM-I BAHAR Bahar mevsimi.
HENGÂM-I SABAVET Çocukluk zamani.
HENGÂM-I SEBAB Gençlik zamani, delikanlilik çagi.
HENGÂM-I SITA Kis mevsimi.
HENGÂME f. Seslerin birbirine karismasindan çikan gürültü. Kavga, gürültü. Samata.
HEMGÂME-I AZAB Azab zamani.
HENGÂME-GIR f. Meddah, oyuncu. Hikâye söyleyici, hokkabaz. * Dis macunu, leke tozu gibi seyler satan çigirtkanlar. * Kavgaci, gürültücü.
HENF Sür'at yapmak, hiz yapmak.
HENÎ Hazmi kolay olan, faydali ve sihhate uygun.
HENÎE siddetli emir.
HENÎEN Sihhat ve afiyet olsun.
HENÎEN LEKÜM Size âfiyet olsun, sifa olsun. Helâl olsun. * Tebrik ederiz.
HENÎN Aglamak.
HENIYYE Kolaylik, sühulet.
HENK Darlik. Güçlük zorluk.
HENK Kati yagmur.
HENME Gizli ses.
HENN Aglamak. * Ayiptan kinayedir.
HENNE Kisinin kendi karisi.
HENT Bir nevi kirpi. * Göz içinde olan yag.
HENÜZ f. Daha, yeni, simdiye kadar, ancak.
HEPTEN Bütünüyle, tamamiyla.
HER f. Bütün, hep, tamamen.
HER' siddet. * Etin iyi pismesi.
HER'A Küçük bir canavar. * Erkegiyle muhalata ettiginde sevkinin siddetinden hemen inzal eden kadin.
HERAB Kaçmak, firar etmek.
HERAS Dikenli agaç.
HERAVE (HIRAVE) Agir, yogun asâ (baston).
HER-AYINE f. Mutlaka, elbette. Behemehal, zaruri, herhalde.
HER-BAR f. Her defa, her kere.
HERC f. Karisiklik.
HERC Insanlarin arasinda meydana gelen fitne, fesad. * Söze dalip çogaltmak. Haltetmek. Sözü karistirmak. * Kapiyi açik birakmak. * Insanlarin islerinin karismasi. * Segirtmek. * Katletmek.
HER-CA f. Her yer.
HERCAÎ (Hercâyî) Her yerde bulunur, kendine mahsus belirli bir yeri bulunmayan. Serseri, derbeder. * Kararsiz, sebatsiz, vefasiz, dönek, mütelevvin.
HERCÂYÎ MENEKSE Bir cins menekse.
HERCAN Uzun ve kalin olan sey. * Hayvanin yab yab yürümesi.
HERCELE Karisik yürümek.
HERC Ü MERC f. Darmadaginik. Karmakarisik. Allak bullak.
HERÇ Karisiklik, gürültü. Nizamsizlik.
HER-ÇEND f. Her ne kadar. Her ne zaman.
HERÇI BAD ABAD f. Her ne olursa olsun. Ister istemez.
HERD Deve kusunun disisi. * Yarmak. * Kat'etmek, kesmek.
HER DEM f. Her zaman, her dakika. Dâimâ.
HER DEM TAZE Parlaklik ve tazeligini dâima muhafaza eden. * Mc: Daima genç görülen, gençlige heveskâr.
HEREB Kaçma, firar. * siddetli üzüntü, keder.
HEREC Sicakligin fazlaligindan devenin gözünün kararmasi.
HEREK Asmalari, fidanlari, fasulye gibi tirmanici nebatlari baglamak için yanlarina dikilen sirik, degnek.
HEREM Kocamak, yaslanmak, ihtiyar olmak. * Misir'da firavunlar zamanindan kalmis piramit seklindeki mezarlarin beheri. * Geo: Mahrutî sekil, piramit.
HEREMDÎDE f. Yaslanmis, kocamis, ihtiyarlamis.
HERF Acele. Sür'at, hiz Hezeyan.
HERGÂH f. Her vakit, her an, her zaman.
HERGELE Binilmek ve yük tasimak için alistirilmamis at, kisrak, beygir veya merkep sürüsü. * Böyle bir sürüye dahil olan hayvan. * Mc: Terbiye ve görgüden büsbütün mahrum adam. * Bir ise yaramaz isçi kalabaligi.
HERGIZ f. Aslâ, kat'iyyen. Hiçbir suretle.
HERHERE Su çagiltisi. * Koyunu çagirmak. * Aktiginda sesi ve çagiltisi isitilecek kadar çok olan su.
HERHÎR Bir nevi yilan.
HERI' Acele, sür'at. * Akici kan. * Korkak kimse. * Zayif kimse.
HERIF (Bak: Harif)
HERIFÇIOGLU Kizilan kimse hakkinda zamir gibi kullanilan argo bir tabirdir.
HERIM Çok ihtiyarlamis ve kocamis kimse.
HERIME Disi arslan.
HERÎR Köpek ulumasi. * Köpek hirlamasi.
HERISE Keskek yemegi.
HERÎT Agzi büyük kisi. * Ferciyle dübürü bir olan kadin.
HERKELE Incelik, nezafet, hosluk, letâfet. * Ince, zarif, lâtif, hos.
HERKÜL yun. Cesaretiyle meshur olup, efsanelesmis bir Yunanlinin adi. (Onlarda kuvvet sembolüdür)
HERKÜL BURCU Gök küresi kuzey cihetinde isim verilen bir takim yildiz kümesi. (Bak: Büruc)(...Hem semse kendi mihveri üstünde cazibe denilen manevî ipleri yumak yaptirmak için dolap ve çikrik hükmünde olan günesi, bir Kadir-i Zülcelal'in emriyle döndürüp, o seyyarati o manevî iplerle baglayip tanzim etmek ve günesi bütün seyyaratiyla saniyede bes saatlik bir mesafeyi kestirecek kadar bir sür'atle, bir tahmine göre Herkül Burcu tarafina veya Sems-üs Sümus cânibine sevk etmek, elbette ezel ve ebed sultani olan Zât-i Zülcelal'in kudretiyle ve emriyledir. S.)
HERM Bir ot cinsi.
HERMELE Yolmak.
HERNA' Ufak bit.
HERR Köpek ulumasi, köpek hirlamasi.
HERRU "Ne olursa olsun. Ya batar ya çikar." mânâsindaki "ya herrû ya merrû tâbirinde geçer.
HERS Tokmak ile dövmek. * Mersin agaci. * Arslan. * Kedi.
HERS Ufak kurt.
HERSEME Arslan, gazanfer, esed, haydar. * Burun.
HERS (HERÂS) Yirtmak. * Çekismek.
HERSEBE Yasli kuru kadin.
HERSEFE Bez veya aba parçasi. (Su az oldugu zamanda yerden onunla yagmur suyunu alip bir kabin içine sikarlar.) * Çok yasamis, ihtiyar, kuru kadin. * Çok eski olan kova.
HERT Dokunakli söyleme, igneleyici bir sekilde konusma. * Yirtma. * Dürtme.
HERUS Eski elbise.
HERV Dövme, sopalama. * Pisirme. * Afganistan'da bir sehrin adi.
HERVELE Yürüyüs. * Kosma.
HERYA' Agaç hisirtisi.
HERZ Yirtmak.
HERZE f. Bos söz. Saçmasapan söz. Bos lâkirdi.
HERZEDERAY f. Mânâsiz ve saçmasapan sözler konusan.
HERZEGÛ f. Saçma sapan konusan. Lüzumsuz ve mânasiz söz söyleyen.
HERZEHAYÎ f. Mânâsiz konusma, saçmasapan söyleme.
HERZEKA Çirkin gülmek.
HERZEKÂR f. Saçma sapan konusan, mânasiz sözler söyleyen.
HERZEKÂRANE f. Saçma sapan konusarak. Bos ve lüzumsuzca uydurmalarla, abuk sabukça.
HERZEVAT (Herze. C.) Herzeler, mânâsiz ve bos sözler.
HERZEVEKIL f. Kendine vazife olmayan seylere karisan. Fodul, bosbogaz. Her seye burnunu sokan.
HESAR (HESUR) Arslan.
HESB seref. * Kifayet.
HESHESE Karisip görüsme.
HESIS Gizli ses, gizli kelâm. * Ezilmis, ufalanmis nesne.
HESM Kaba yemek. Bütün bütün yutmak. * Kesmek. * Toplamak, cem'etmek.
HESM Kirmak. * Kesmek.
HESMELE Gizli söz.
HESR Iki kat edip egmek. * Kirmak.
HESS Dövmek. * Kirmak, ufalamak.
HESS Öldürmek, katl.
HESS Sikmak.
HESTÎ f. Varlik. Var olma. Mevcudiyet.
HESAS (HESUS) Açik yüzlü sen yeynicek kisi. * Sagan kimseye sevip sütünü veren koyun.
HESASE(T) Sâdlik, hafiflik, irtiyah. * Gevreklik.
HESEME (C.: Hesemât) Dag keçisinin oglagi.
HESHESE Sâdlik etmek, neseli olmak.
HESÎLE Sahibinin izni olmayarak bir adamin bindigi deve.
HESÎM Ufalanmak. Kirilmis, ufalanmis olmak. * Kirilmis, ufalanmis kuru ot.
HESM Kirmak veya kesmek.
HESS Gevrek, kolayca kirilabilir olan. * Keyifli, sen.
HEST f. Sekiz.
HESTAD f. Seksen.
HESTÜM f. Sekizinci.
HET' Dikkatle bakmak. Acele etmek.
HETALAN Akmak. * Göz yasi ve yagmur pespese gelmek.
HETALLA' Uzun ve iri vücutlu erkek.
HETEPETE Kekeleme. Konusurken sasirip tereddüd etme.
HETEROJEN yun. Kim: Cinsi ayri olan. Türlü özellikteki taneciklerden yapilan maddelerdir.
HETF Bir seyi gizlice hatirlatmak. Seslenmek. Fisildamak.
HETIL Akici, akan.
HETÎT Birbiri ardinca tez tez gitmek.
HETK Yirtma Yarma. Perdeyi yirtmak. Rezil olmak. Rezil etmek.
HETK-I HICAB-I ISMET Namus perdesini yirtma.
HETL Ulastirmak. * (Yagmur) çok yagmak.
HETLAN Sürekli yagan hafif yagmur.
HETM Ön disleri kökünden kirmak.
HETMA' Dissiz olup kurban edilemeyen hayvan.
HETME Çok kelâm, çok söz.
HETMELE Gizli kelâm, gizli söz.
HETN (HÜTUN) Yagmur yagmak.
HETR Bunama, aliklasma. Ateh getirme, ihtiyarliktan çocuk gibi olma. * Sersemlesme, aptallasma. * Birisini kötüleme. * Acib emir. * Zahmet, mesakkat. * Enine yarmak.
HETR Agaçla vurmak.
HETT Yirtmak. * Ikiye büküp kirmak. * Dökmek.
HETTAK Yirtip parçalayan, paramparça eden.
HETTAL Dag ismi.
HETTAN Hafif kimse.
HETUL Çok miktar akmak.
HEV' Himmet.
HEV' Kötü hirs.
HEVA Istek. Nefsin istegi. Düskünlük. Gelip geçici olan heves. Nefsin zararli ve günah olan arzulari.
HEVA VÜ HEVES Zevk ve sehvetler. Bos ve geçici seyler.
HEVA (Bak: Hava)
HEVA (C.: Ehviye) Iki seyin arasinin uzakligi. * Yer ile gök arasi. * Yukaridan asagiya inmek. * Her bir bos, issiz yer.
HEVACI' Geyik.
HEVACIR (Hâcire. C.) Günlerin en sicak olan anlari. * Göçenler, göç yapanlar, hicret edenler. * (Hücr. C.) Hezeler, hezeyanlar, bos ve mânasiz sözler.
HEVACIS (Hâcise. C.) Vesveseler, kuruntular. Akla gelen kötü düsünceler.
HEVADAR f. Hevali. Nefsine uymus. Küstah. * Etrafi açik, havali yer.
HEVADE Yavaslik. * Yumusaklik. * Kavmin içinde salah ve muvâfakata sebep olmasi mümkün olan kimse.
HEVADÎ (Hâdî. C.) Rehberler, deliller, kilavuzlar. * Hidayet edenler, istikametli ve selâmetli yolu gösterenler.
HEVADIC (Hevdec. C.) Kadinlarin binip oturmalari için devenin üzerine konulan küçük mahfeler.
HEVAHAH f. Sevilen, muhib, dost.
HEVAHAT Ahmak adam.
HEVAHÎ Bâtil nesne.
HEVAÎ f. Ciddi seylerle alâkasiz. Nefsine düskün. Nefsine ve sehvetine maglub. Hevâ ve hevese âit ve müteallik.
HEVA-I NESIM f. Güzel, lâtif, hos hava. Lâtif mânevi gida. * Hava (Atmosfer.)
HEVAIYE Hava gibi hafif ve lâtif karakterde olan seyler.
HEVAKÂR f. Günahli islere hevesli. Hevâ ve hevesine bagli.
HEVAMM Böcekler, hasereler. Pire, tahta kurusu, bit, örümcek, yilan gibi, kisin gizlenip yazin meydana çikan, insan ve hayvanin vücudundan beslenerek yasayan, insana zarari dokunan (parazit yasayan) küçük canlilir.
HEVAN Hakaret, zillet, alçaklik, zelillik, asagilik, horluk.
HEVAPEREST f. Sadece gayr-i mesru lezzet ve hevesinin pesinde. Cenab-i Hakk'i, dinin emirlerini unutmus, nefsine siddetle muhabbet eden. Nefsine tapinir derecede Haktan gafil.
HEVAS Çok yiyen kisi.
HEVATIF (Hâtif. C.) Hâtifler. Gayiptan isitilen sesler. * Nidâ eden melekler.
HEVAYA Zayiflik.
HEVB Yol, tarik. * Ates alevi. * Karisik sözlü kimse.
HEVBER Kirmizi gül.
HEVC (C.: Hüvüc) Uzun boylu ve akilsiz olmak. * Rüzgârin sert esmesi.
HEVCELE Hiçbir isaret ve alâmet olmayan ev veya sahrâ. * Yürügen deve. * Uzun boylu, ahmak erkek.
HEVD Tevbe etmek.
HEVDA' Deve kusunun erkegi.
HEVDE Bagirtlak kusu.
HEVDEC (C.: Hevâdic) Kadinlarin binmesi için devenin sirtina konulan ufak mahfel.
HEVEK Ahmaklik.
HEVES Gelip geçici istek. Nefsin hosuna gitmek. Devran edip gezmek. Akil ile olmayip nefis ile olan istek.
HEVESAT f. Arzu ve nefsâni emeller. Bos, bâtil ve günahli seylere dâir olan istekler. Hevesler.
HEVESÂT-I NEFSÂNIYE Nefsin hevesleri, arzulari ve kötü istekleri.
HEVESDAR f. Hevesli.
HEVESKÂR f. Hevesli istekli, arzulu. Meyli ve arzusu olan, heves eden.
HEVESKÂRÂN (Heveskâr. C.) Istekliler, hevesliler.
HEVESKÂRÎ f. Heveskârlik, heveslilik.
HEVESNÂK f. Hevesli, heves edici, istekli.
HEVESNÂKÂN (Hevesnâk. C.) Hevesliler, heves edenler.
HEVESPERVER f. Hevesli, heveskâr.
HEVES (Karin) Göçük olmak.
HEVHEVE f. Agacin yapraklarinin rüzgâr esmesi ile çikardigi sesler.
HEVL Korku. Korku verici. * Ürkmek. Dehset. Yilginlik. Ihtilâl-i dimag (beyindeki bozukluk) sebebi ile bâzi hayâli suretler tevehhüm ederek ondan korkmak.
HEVL-ÂVER f. Korkunç, korku getiren, korku veren.
HEVL-ENGIZ f. Korkunç korkulu.
HEVL-NÂK f. Korkulu, korkunç.
HEVLUL Hafif adam.
HEVM Uyuklayip basini her tarafa egmek.
HEVN Kolaylik, sühulet. * Vakar. Teenni. * Sükunet. Sekine. Rifk. * Ufak sey. Hor ve zelil olmak.
HEVR Birisini itham etmek, töhmet. Zan. Takdir ve tahmin etmek. * Binayi yikmak, yikilmak. * Sulu, agaçli yer. * Koyun sürüsü.
HEVRE Dövmek. * Çok fazla yemek.
HEVS Bir seyi vurarak kirmak. * Ifsad etmek. * Dolasmak. * Davari yavasça ileri sürmek.
HEVS Çok miktar.
HEVTE Suya gidecek yol.
HEVZEB Yasli deve.
HEVZELE Depretmek, hareket.
HEY' Gönül dönmek. * Yaramaz gönüllü olmak. * Korkak olmak.
HEY'A Yere dökülen birseyin akmasi. * Korkutucu ses.
HEYAKIL Heykeller.
HEYÂKIL-I KADÎME Eski heykeller.
HEYAM Hayranlik hâli. * Çok yumusak kum.
HEYAMOLA Eskiden ramazanlarda para toplamak gayesiyle mahalle çocuklari tarafindan teskil edilen bir nevi dilenci alaylarinda söylenen bir tâbirdir. * Eskiden gemiciler gemi demirini çekerken veyahut bir amele insaatta agir bir sey kaldirirken yahut da sahmerdani yukari çekerken kuvvetbirligini saglamak için hep bir agizdan "hayemola, yelesa, heyamo heyamo" diye bagirirlardi.
HEY'ARE Bir yerde karar etmeyen kadin.
HEY'AT Hey'etler. Ayri ayri mânalar. Kisimlar.
HEYATILE Hind taifesinden bir kavim.
HEY'ATIN FELETÂTI Birini taklit eden kimsenin taklitçiligini gösterip ilân eden sürçmeleri, falsolari. Kemalât-i ruhiye veya mükemmelligin iktizasi olan umum ahvaldeki fitrîlik ve müvazeneyi o seviyede olmayanin sun'î taklitteki gayr-i fitrîligi.
HEYBAN Korkunç, korku getiren. * Çok utangaç çekingen. * Korkak. * Çoban.
HEYBE Esya koymaya mahsus iki tarafli küçük torba.
HEYBET Hürmetle beraber koruk hissini veren hal. Sakinip korkulacak hal. Azamet.
HEYBUB Korkak.
HEYC Heyecan, telas. * Galeyan, tahrik. * Kavga, harp, savas, cenk.
HEYCA Cenk, cidal, vurusma, birbirini öldürme, kital.
HEYCAGÂH f. Muharebe meydani, savas yeri.
HEYCEMANE Büyük inci.
HEYD Depretmek. * Zahmetli olmak.
HEYD f. Ekinci yabasi.
HEYDEB Yere yakin olan bulut.
HEYDEBÎ Atin bir çesit yürümesi.
HEYECAN Birden bire siddetle hislenme. Ürperme. * Coskunluk. Cosmak.
HEYEF Ince belli olmak.
HEYELAN Toprak kaymasi.
HEYEMAN (Heym) Saskinlik. Tutkun olmak, âsiklik.
HEY'ET Sekil. Suret. Görünüs. * Birlik teskil eden sahislarin mecmuu. * Gök ve yildiz ilmi. Astronomi. * Durus, vaziyet, keyfiyet. Tabiat ve cibilliyet. Bir seyin cibilli vaziyeti.
HEY'ET-I ASLIYE Aslindaki sekil ve suret.
HEY'ET-I A'YÂN Senato. * Mertebesi yüksek ve itibar edilenlerin heyeti.
HEY'ET-I HÂKIME Hâkimler hey'eti.
HEY'ET-I IÇTIMAIYE Içtimaî heyet. Topluluga âit heyet. Toplanti heyeti.
HEY'ET-I MECMUA Bir seyin teferruatina ve cüz'lerine bakilmaksizin bütününün gösterdigi hal ve manzara.
HEY'ET-I TEMSILIYE Temsil hey'eti. * Tar: Erzurum Kongresinde Sarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ismini alan cemiyetin nizamnamesi iktizasinca seçilen sahislardan tesekkül etmis olan hey'et. (6 Agustos 1919)
HEY'ET-I UMUMIYE Umumi hey'et. Bir seyin teferruatlari nazara alinmadan olan umumi durumu.
HEY'ET-I VEKILE Vekiller hey'eti, icra vekileri hey'eti. Bakanlar Kurulu. Basbakanin riyaset ettigi heyet.
HEY'ETSINAS f. Astronomi bilgini. Sema ve ecramin ahvâline vâkif olan.
HEYF Sicak rüzgâr.
HEYG Çogaltmak.
HEYHA Deveyi yulafa çagirmak.
HEYHAT Teneffür ve tehassür ifâde eder; "sakin, savul, yaziklar olsun, uzak ol" mânalarina geldigi gibi, daha ziyade; Eyvah, yazik, ne yazik, ne kadar uzak... gibi mânalar için söylenir.
HEYÎ f. Varlik, madde.
HEYKEL Tas, tunç, kil ve alçi gibi maddelerden yontularak, kaliba dökülerek veya yogurulup, pisirilerek yapilan insan, hayvan vs. sekli. * Büyük bina, anit, büyük ve yüksek yapi, âbide. * Mc: Soguk ve duygusuz kimse. * Güzel ve yakisikli kisi.
HEYKELTRAS Heykel yapan kimse.
HEYL Dökmek. * Bir seyi ölçüsüz def'etmek.
HEYLELE "Lâ ilâhe illâllah" demek.
HEYLEMAN Çok, kesir.
HEYLULET (Bak: Haylulet)
HEYM (Heyemân) Saskinlik. * Âsik olma, tutkun olma. * Yüzü yere koymak.
HEYMERE Koca avret. Ihtiyar kadin.
HEYN (Heyyin) Kolay. Rahat. * Vakar. Sükunet.
HEYNE Tib: Kolera hastaligi.
HEYNEME (C.: Heynem) Gizli ses.
HEYR Rüzgâr adi. * Saglam ve sert tas.
HEYRA' Korkak, ahmak kimse.
HEYREA Çoban düdügü. * Meyyitin kabrine toprak dökmek.
HEYRUN Bir nevi hurma.
HEYS Atâ etmek, vermek, bagislamak. * Hareket.
HEYS Yürümek.
HEYSAM Arslan. * Kisa boylu kisi.
HEYSAR Arslan.
HEYSEM Toy kusunun yavrusu. * Tavsancil yavrusu. * Akbaba yavrusu. * Kurt enigi.
HEYS Hareket. * Davar sagmak. * Fitne. * Iztirab, aci.
HEYSE (C.: Heysât) Husumet, hasimlik. * Çekismek, nizâ etmek.
HEYSER Ot. * Agaç.
HEYSUR Ot. * Agaç.
HEYTAL Tilki.
HEYTALE (C.: Heyâtil) Helva kazani.
HEYTELEK "Gel" mânasinadir.
HEY'UA Kusmak, kay. * Yavaslik.
HEYUB Azametli, heybetli, gösterisli.
HEYULA Zihinde tasarlanan korkunç hayal. * Gösteris ve iriligi oldugu halde hiçbir te'siri ve degeri olmayan sey. * Eski felsefede: Esyanin asli ve gerçek olan kismi. Madde. (Bak: Esir)
HEYULÂNIYYUN Maddeciler.
HEY'URUR Mesakkat, zahmet.
HEYYIN Kolay, sühuletli.
HEYZ Kirik kemik sarilip ovulduktan sonra tekrar kirmak.
HEYZA Fazlaca kusma, istifra etme. * Tib: Kolera hastaligi.
HEYZALE Insan sesleri. * Cemaat, topluluk. * Çok asker. * Büyük deve. * Belinden asagisi sisman olan kadin.
HEYZAM Bahâdir, kahraman.
HEYZÜM f. Kuru odun.
HEYZÜM-PÂRE f. Odun parçasi.
HEZ Eglence. Ciddi olmayan söz.
HEZ' Kirmak.
HEZABIR (Hizebr. C.) Arslanlar, esedler. * Yigitler, kahramanlar.
HEZAR f. Bin. (1000) * Pek çok. * Bülbül.
HEZARAN f. Binler. Binlerce. Pek çok. * Bülbüller.
HEZARDASTEN (Hezârdestân) f. Bülbül.
HEZAREN Sicak memleketlerde yetisen; ve baston, sandalye gibi seyler yapmakta kullanilan bir cins kamis.
HEZARFENN f. Çok bilen, bir çok san'ati birden çok yüksek derecede yapabilen. * Minâre ustasi.
HEZARMÎH f. Bin yerinden yamali dervis hirkasi. * Çok süslü. * Gök yüzlü.
HEZARPA f. Çok ayakli, bin ayakli. * Kirkayak.
HEZARPARE f. Bin parça, çok ufak.
HEZARTABE f. Günes, sems.
HEZARYAR f. Bin defa. Bin kerre.
HEZAZÎK Süratle kat'etmek, çok çabuk kesmek.
HEZB (C.: Hizâb-Ehazib) Yagmur damlasi birbiri ardinca damlamak.
HEZBE (C.: Hüzub-Hizâb Hizabât) Iri katreli yagmur. * Otu az olan yüksek tepe.
HEZEC Gök gürültüsü. * Güzel sesle sarki söylemek.
HEZECAT (Hezec. C.) Yagmur çisiltisi. Yagmur sesi.
HEZELIYAT (Hezl. C.) Ciddi olmayan sözler. Saçma sapan konusmalar. Deli saçmasi.
HEZEYAN Kötü sözler. Soguk sakalar. * Sayiklama. Saçma sapan konusma.
HEZEYANAT (Hezeyan. C.) Sayiklamalar. * Saçma sapan ve mânâsiz konusmalar.
HEZF Yasli devekusu.
HEZHAZ Keskin kiliç.
HEZHAZ Aygirlari boyunlarindan sikip zebun eden yavuz aygir.
HEZHEZE Cisimlerin, hava yahut baska bir sey dokunmasiyle titremesi.
HEZÎ Ahmak. * Vakit, saat.
HEZÎC Ahmak kimse. * Süratle yürüyen kimse.
HEZÎL Zayif, arik. Bitkin.
HEZÎM Saganakli yagmur. * Gök gürültüsü. * Kosarken kisneyen at.
HEZÎMET Bozgunluk, maglubiyet.
HEZÎZ Deprenmek.
HEZK siddetli gök gürültüsü. * Uçurmak. * Yuvarlamak.
HEZL Ciddi olmayan söz. Saçma, uydurma, yalan konusmak. * Edb: Meshur bir manzumeye lâtife tarzindan nazim yapmak. Bu tarzda yapilan nazim.
HEZLÂMIZ Saka ile karisik söz. Mizahli kelâm.
HEZL-GÛ Sakaci. Lâtifeci, mizahli söz söyleyen.
HEZLIYÂT (Hezl. C.) Mizah ve sakayla ilgili söz veya siirler.
HEZM Çok çabuk kesmek. * Sür'atle yemek.
HEZM Bozma, maglub etme, hezimete ugratma. * Sikistirma, sikma, bir seyi sikip ezme.
HEZM Segirtmek. * Taze olmak. * Kirmak.
HEZME Elle basildiginda veya sikildiginda olusan çukur.
HEZMELE Bir cins yürüyüs.
HEZR Saçmasapan, bos ve mânâsiz söz.
HEZRA (C.: Hezrât) Vurmak.
HEZREME Sür'atle okumak. Sür'atli kelâm.
HEZZ Hizli okumak. * Süratli kesmek.
HEZZ Hareket ettirmek. Depretmek. Tahrik.
HEZZ Vurmak, dövmek. * Isirmak.
HEZZA Insan toplulugu, hayvan sürüsü.
HEZZAM Keskin.
HEZZAR Devamli saçmalayan adam.
HEZZUZ Keskin.
HI Arabça alfabede dokuzuncu harftir. Ebced hesabina göre 600 sayisina isaret eder.
HIBA' Atâ, bahsis, hediye.
HIBA Yagmurdan korunmak için kurulan çadir. Tente.
HIBAB Sevismek, muhabbet.
HIBAB (C.: Havâbibe) Hisimlik, yakinlik, akrabalik, karâbet.
HIBALE Kement.
HIBAT Yüzde olan dag ve nisân. * Davarin ayaginda ve uylugunda yapilan isâret.
HIBAZET Ekmek yapma meslegi, ekmekçilik.
HIBB Muhabbet. * Habib. Yoldas.
HIBB Bahadirlik, kahramanlik. * Gammazlik.
HIBBE Himhim otunun tohumu.
HIBHER Galiz, kaba.
HIBIK Uzun, tavil. * Hizli yürüyüslü at.
HIBK Yellenmek.
HIBNE (C.: Hiben) Büyük çiban.
HIBRAK Yellenme.
HIBRE Tecrübe etmek, denemek, sinamak.
HIBRE (HABRE) (C.: Hiber-Hiberât) Yemeni, alaca renkli bez.
HIBSE Yaramaz, habis nesne.
HIBTE Azicik süt. * Bir içim su.
HIBVE (HUBVE) (C.: Hubâ) Gökyüzüne yayilmis büyük bulut. * Dizlerini büküp, mak'adi üzerine oturup, elleri dizleri altindan baglamak. * Bele takilan sey.
HICCE (C.: Hicec) Bir kere haccetmek. * Sünnet.
HIÇKIRIK t. Fazla yemekten ve asabi sebeplerden diyaframin kasilmasi ve akcigerlerdeki havanin siddetli ve gürültülü bir sekilde disari atilmasi. * Bogaz tikanacak surette ve derinden iç çekerek aglama.
HIDA' Hile.
HIDAC Eksik, noksan.
HIDANE (Bak: Hizane)
HIDARE Oturma, ikamet.
HIDEB sisman gövdeli kimse.
HIDEMAT (Bak: Hidemat)
HIDEMM Bahsisi çok olan kimse.
HIDÎV f. Vezir, âsaf. * Kral nâibi. * Osmanli Padisahi Abdülaziz zamaninda (1861 - 1876) Misir valilerine verilen ünvan. Sultan Abdülaziz, hidîv ünvanini Büyük Fuad Pasa'nin arzusu üzerine ilk olarak Kavalali Mehmed Ali Pasa'nin torunu olan Ismail Pasa'ya verdi. (8/6/1867) Ismail Pasadan sonra oglu Tevfik Pasa, daha sonra da Abbas Hilmi Pasa, Misir Hidîvi oldular. Misir hidîvleri protokol bakimindan seyhülislâm ve sadrazam ile ayni derecede idiler.
HIDÎVÂNE f. Bir vezire veya Misir hidîvine yakisir sekil ve surette.
HIDK Kesmek. * Ihâta etmek, kaplamak, içine almak.
HIDN Koltuk altindan yan basina varana kadar, kucak. * Nahiye. * Canip, taraf.
HIDR Mâni, engel. * Perde, hâil.
HIDRELLEZ (Hidirellez) Rumi Nisan ayinin 23. gününe verilen addir. Bu tarih 6 Mayis'a tekabül eder. Dogrusu Hizir ve Ilyas'tir.
HIFA' Her seyin örtüsü ve perdesi. * Kirba örtüsü.
HIFAF Yeyni, hafif.
HIFAZ Gayret. * Vefalilik.
HIFAZ Gelin dügünü.
HIFF Hafif, zayif nesne.
HIFFE Yeynilik.Hafiflik, zayiflik.
HIFRÎ Bir otun adi.
HIFS Küçük ev.
HIFY(E) Yalin ayak yürümek.
HIFZ Saklama. Koruma. Siyanet. Muhafaza. * Ezber etmek. Hatirda tutmak. Kur'an'i ezberde tutmak.
HIFZ-I BILAD U IBAD Sehirlerin ve sehir ahalisinin korunmasi.
HIFZ-I EMANET Cani muhafaza etme. * Birakilan emaneti koruma.
HIFZ-I HUKUK Hak ve hukuklari muhafaza etme.
HIFZ-I KUR'AN Kur'an-i Kerim'i tamamiyla ezberleme.
HIFZ-ÜL LISAN Dili, günah ve lüzumsuz olan sözlerden korumak. Kötü ve fena sözlerden dilini muhafaza etmek. (Ihtiyaçtan fazla söz söylememek mendubdur.)
HIFZE (C.: Hafâyiz) Gadap etmek, hiddetlenmek, kizmak. * Gayret etmek.
HIFZISSIHHA (Hifz-üs sihha) Saglikli yasamak için dogrudan dogruya kisi ve içinde bulunan çevrenin saglikla alâkali sartlarini tetkik edip inceleyen, gerekli tedbirleri olan ve bu çesit çalismalardan bahseden hekimlik kolu veya saglik bilgisi. * Sihhatini korumak. Sagligini muhafaza etmek.
HIKAB Arap kadinlarina mahsus bir nevi kumastir, onu bellerine kusanip süslerini ve zinetlerini ona takarlar.
HIKB (C.: Ahkâb) Uzun zaman, dehr.
HIKBE (C.: Hikeb) Yil, sene. * Seksen yil.
HIKD Kin, bugz, adâvet. * Intikam almak için firsat beklemek.
HIKF Kumun bir yere toplanip yigilarak tepe gibi olmasi.
HIKK(A) (C.: Hukuk - Hikâk) Üç yasini tamamlayip dördüne girmis deve.
HIKMIK ETMEK t. Bir isten veyahut bir suale cevap vermekten kaçinmak için esassiz bahaneler ileri sürmeye çalismak. Tereddütlü davranmak.
HILA' Göze çekilen sürme.
HILAB Yirtici hayvan veya yirtici kus pençesi.
HILABE Aldatmak, hud'a.
HILACE Hallaçlik.
HILAF (C.: Ahlâf) Sögüt agaci. * Muhalefet etmek, karsi gelmek.
HILAL (C.: Ahille) Dis arasini ayiklamakta kullanilan nesne. Dostluk.
HILAS Kara ile ak arasinda olan çocuk.
HILAS Her nesnenin dibine çöken agirligi.
HILB Kalble karin arasinda olan perde.
HILBID Küçük deve.
HILF Birbirine yardim etmek. * Ahdetmek.
HILF Meme basi.
HILFE Muhalefet etmek, karsi gelmek. * Biri gidip digeri geriye gelmek. * Biçildikten veya yandiktan sonra biten ot. * Sonra biten yemis.
HILK Bogaz balgami.
HILK Hükümdar mührü. * Çok mal.
HILKID Kötü ahlâkli ve agir ruhlu kimse.
HILKÎ (Bak: Hilkî)
HILL Helâl. * Kâbe ile mikat arasi.
HILLE Mekân ismi. "Bülug" mânâsina mastar.
HILLE Kiliç gedigi.
HILLÎFÎ Bir kimseyi yerine birakmak.
HILM Dost.
HILS (C.: Ahlâs) Yünden veya kildan yapilan ve palas denilen dösek. * Büyük ve kuvvetli olan disi deve.
HILT Bir seye karisik, karismis bulunan. * Eski tibda: Ahlât-i erbaa (Kan, salya, safra, dalak) dan birisi. * Soyu, nesebi karisik kimse.
HILT-I MAHMUD Vücudun saglam ve saglikli olusu.
HILT-I REDÎ Vücudun hastalanmasina sebebiyet veren madde. * Bir seye karismis olan sey.
HILTA Isret. * Muaseret.
HILYE Güzel sifatlar, iyi hasletler. * Süs, zinet. * Peygamberimiz Hz.Muhammed'in (A.S.M.) evsafi ve bundan bahseden kitab.
HIM' Kurt. * Hirsiz.
HIMA Kimsenin giremedigi mahfuz otlak. * Sultan için korunup hifz edilen çayir.
HIMAM Ölüm, mevt.
HIMAR (C.: Hamir - Humur) Esek.
HIMAR (C.: Humr-Humur) Kadinlarin baslarina sardiklari bez.
HIMARE (C.: Hamâyir) Ayak üstü. * Havuzun etrafina koyduklari tas. * Avcilarin av vurmak için çevrelerine ev gibi dizdikleri taslar.
HIMAS Karni aç kimseler.
HIMASA Ince bellilik.
HIMBIL Budala ve miskin.
HIMDID Havuz dibinde olan döseme.
HIMHIM Burundan konusan. Sesleri burnundan çikararak konusan kimse. * Burnundan çikan ses gibi boguk. * Arap diyarinda biten bir ot. * Çok siyah.
HIMLAK (C.: Hamâlik) Gözün etrafi.
HIMRE Bir seyin bozulup sekil degistirmesi.
HIMS Üç gün deveyi susuz birakip, dördüncü günü su vermek. * Alaca yemeni bez.
HIMTAT Ot arasinda olur bir nakisli böcek.
HIMVE Hastanin yemek yememesi.
HIMYE Tib: Hastanin, hekim tarafindan verilen ilaçlarla kanaat edip ve tavsiyelerine uyup o hududun disina çikmamasi.
HIMYET Yemek yememek. Perhiz yapmak.
HINA (HINNÂ) Kina.
HINAF Devenin yulardan burnunu çözmesi. * Deve bileginde olan yumusaklik.
HINAÎ Kina satan, kinaci.
HINAK (Hanak. C.) Kizmalar, darilmalar, kin tutmalar, haset etmeler.
HINAK Idam ederken boyna geçirilen ip.
HINAS (Hünsâ. C.) Kendisinde hem erkeklik ve hem de disilik özelligi tasiyanlar.
HINAT (Hinta. C.) Bugdaylar.
HINATA Bugday satmak.
HINAYE Burun ucu.
HINC Her nesnenin asli. * Meyl ettirmek, egmek, yöneltmek.
HINCAHINÇ Agzina kadar ve tika basa dolu. Dopdolu. (Bu tabir bir yer veya tasit için kullanilir.)
HINCER (C.: Hanâcir) Hançer.
HINDELIS Agir yürüyüslü deve.
HINDIS (C.: Hanâdis) Kati karanlik.
HINEZKAR Kisa boylu kisi.
HINN Cinden bir tâife.
HINNA Kina. Saça, sakala veya kadinlarin, parmaklarinin uçlarina sürdükleri sarimtirak pembe boya ve bunun esasi olan toz.
HINNAB Uzun boylu.
HINNUS (C.: Hanânis) Hinzir enigi.
HINS Bâtildan hakka veya haktan bâtila meyletmek. Yeminini bozmak. Günah.
HINS-I YEMIN Yemininde durmayip bozmak. Nakz-i ahd da denir.
HINSIR Küçük parmak. Serçe parmak.
HINSÎR Alçak, soysuz, âdi.
HINTA Bugday.
HINTAR Çok acikmak.
HINYE Yay.
HINZAB Kisa boylu. * Yaban havucu.
HINZIB (HUNZEB) Kokmus et parçasi. Bir lâkap.
HINZIR (C.: Hanâzir) Domuz. (Begenilmeyen birisine hakaret için mecazen söylenir.) * Pis ve kati kalbli kimse.
HINZIMAN Cemaat, topluluk. * Taife.
HINZÎRE (C.: Hinzirât) Hileci ve fitnekâr kadin. * Disi domuz.
HINZIYAN Faydasiz ve mânasiz sözler konusan.
HINZÎZ (C.: Hanâziz) Enenmemis veya enenmis erkek davar.
HIR Hirilti. * Kavga, dövüs.
HIRA Mekke-i Mükerreme'nin civarinda bulunan ve Hz. Peygamber'e (A.S.M.) ilk vahyin geldigi magaranin ismidir. Bu magaranin bulundugu daga Hirâ dagi denildigi gibi, Harrâ veya Cebel-i Nur da denilmektedir.
HIRA Zayif, ciliz. * Küçük, ufak.
HIRABE Deve hirsizligi yapmak.
HIRAFE Acilik. * Tezlik.
HIRAK Hareket.
HIRAM f. Sallanma, salina salina naz ve edâ ile yürüme.
HIRAMAN f. Salinarak naz ve edâ yaparak yürüyen.
HIRASET Koruma. * Bekleme, bekçilik etme, muhafaza etme.
HIRAS f. "Tirmalayan, kaziyan" anlamiyla bilesik sifatlar yapar. Meselâ: Dil-hiras : Gönlü tirmalayan, inciten. Samia-hirâs : Kulak tirmalayici.
HIRBA Bukalemun adi verilen keler cinsi. * Günesin bulutlara aksetmesinden hasil olan renkler.
HIRBAK Sahabeden bir kimsenin adi ki, ona "Zülyedeyn" de derlerdi. * Def'etmek, kovmak. * Yellenmek.
HIRBAS Fesâd vermek. * Aci bir ot.
HIRBÜRE Kavun.
HIRÇIN Pek inatçi, titiz.
HIRDAVAT Ehemmiyetsiz seyler, öteberi. * Demirden mâmul eski âlet. (Bak: Hurdevat)
HIRED f. Akil, fikir, zihin. Insandaki düsünce ve anlayis kuvvesi.
HIRED-ÂMUZ Ögreten, ögretici, muallim.
HIRED-ÂSUB f. Akil dagitan.
HIRED-FERSA f. Akil yorucu.
HIRED-MEND (C.: Hiredmendân) f. Akilli, anlayisli.
HIRED-MENDÎ Akillilik.
HIRED-PESEND Akilli, zîakil, düsünen.
HIRED-SUZ f. Sasirtici, akil yakici.
HIRFET Geçinmege medar (sebeb) olan is, san'at. Devamli mesgul olunan is.
HIRFU' Pamuk.
HIRIZMA Azgin hayvanlarin agzina veya ayinin burnuna takilan demir halka.
HIRÎD f. Satin alma.
HIRÎDAR f. Alici, müsteri, tâlib.
HIRÎDE f. Satin alinan, satin alinmis.
HIRISTIYANLIK (Bak: Isevî)
HIRK (HIRRÎK) Cömert, kerim.
HIRK Törpülemek. * Kizginliktan dolayi disini gicirdatmak. * Bir seyi dürtmek.
HIRKA Bez parçasi. Bezden mâmul elbise. * Tas: Mânen dünya zevk u safâsindan çekilip kendini ibadete verenlerin elbisesine hirka-i tecrîd denir.
HIRKA-I SAADET Cenab-i Peygamber'in (A.S.M.) Istanbul'da Topkapi Sarayi'nda gümüs sandik içinde muhafaza edilen hirkasidir. Misir'in fethi üzerine Mekke Serifi tarafindan diger emanat-i mübareke ile beraber Yavuz Sultan Selim Han'a hediye edilmistir. Hirka-i Serif de denir. (O.T.D.S.)
HIRKA-I SAADET DAIRESI Istanbul'da Topkapi Sarayi'nda "mukaddes emanetlerin" bulundugu yer. Burada yüzyillardan beri, basta Peygamberimiz Hz.Muhammed'in (A.S.M.) hirkalari olmak üzere Islâmî nitelikte birçok mukaddes esya saklanmaktadir. Bu esya Osmanli Padisahi Yavuz Sultan Selim tarafindan, Misir'in fethinden (1517) sonra Istanbul'a getirilmistir.
HIRKA-I SERIF (Bak: Hirka-i Saadet)
HIRKAPUS f. Hirka giyen, dervis.
HIRKAPUSANE f. Fakircesine, dervisçesine.
HIRKAPUSÎ f. Fakirlik, dervislik.
HIRKAT Hararet, sicaklik, yanma.
HIRMAN Mahrumluk, mahrumiyet. * Ümitsizlik, ye's.
HIRMAN Yalan, kizb.
HIRMELE Akilsiz kadin.
HIRNIK (C.: Harânik) Tavsan yavrusu. * Bir sâire kadin.
HIRPADAK Birdenbire, hemencecik. * Uygun bir sekilde, münâsib bir tarzda. Tipatip.
HIRPANÎ f. Derbeder, perisan kilikli, pejmürde.
HIRRAN Boyun egen, itaat eden, muti.
HIRRE Susuzluk.
HIRRÎC Bir kimsenin çikardigi nesne.
HIRRÎF Aciligindan dili acitan nesne.
HIRRIK (C.: Ehrak - Hurrak - Huruk) Cömerd, kerim. Zarif.
HIRRIT (C.: Harârit) Delil. * Hâzik. * Mâhir, maharetli.
HIRS Aç gözlülük. Tamahkârlik. * Kizginlik. * Siddetli istek, arzu. * Azginlik.(Hirs ile aculiyet sebeb-i haybettir. Zira, müretteb basamaklar gibi fitrattaki tertibe, teselsüle tatbik-i hareket etmediginden haris muvaffak olamaz... M.)(Arkadas! Esbab ve vesaiti insan kucagina alip yapisirsa, zillet ve hakarete sebep olur. Meselâ: Kelp, bütün hayvanlar içerisinde birkaç sifat-i hasene ile muttasiftir ve o sifatlar ile istihar etmistir. Hattâ sadakat ve vefâdarligi darb-i mesel olmustur. Bu güzel ahlâkina binaen, insanlar arasinda kendisine mübarek bir hayvan nazariyla bakilmaga lâyik iken, maalesef insanlar arasinda mübarekiyet degil necis-ül-ayn addedilmistir.Tavuk, inek, kedi gibi sair hayvanlarda, insanlarin onlara yaptiklari ihsanlara karsi sükran hissi olmadigi halde, insanlarca aziz ve mübarek addedilmektedirler. Bunun esbabi ise, kelpte hirs marazi fazla oldugundan esbab-i zâhiriyeye öyle bir derece ihtimam ile yapisir ki, Mün'im-i Hakiki'den bütün bütün gafletine sebep olur. Binaenaleyh, vasitayi müessir bilerek Müessir-i Hakiki'den yaptigi gaflete ceza olarak necis hükmünü almistir ki tâhir olsun. Çünki hükümler, hadler günahlari affeder. Ve beyn-en-nâs tahkir darbesini, gaflete keffaret olarak yemistir.Öteki hayvanlar ise, vesaiti bilmiyorlar ve esbaba o kadar kiymet vermiyorlar. Meselâ: Kedi seni sever, tazarru eder. Senden ihsani alincaya kadar. Ihsani aldiktan sonra öyle bir tavir alir ki, sanki aranizda muarefe yokmus ve kendilerinde sana karsi sükran hissi de yoktur. Ancak Mün'im-i Hakiki'ye sükran hisleri vardir. Çünki, fitratlari Sânii bilir ve lisan-i halleriyle ibadetini yaparlar. Suur olsun olmasin...Evet kedinin "Mir-mir" lari "Yâ Rahim! Yâ Rahim! Yâ Rahim!" dir. M.N.)
HIRS-I CAH Makam ve rütbe hirsi.
HIRS (Hurs) Takdir, kiyas. * Altin veya gümüsten halka.
HIRS Ayi.
HIRS Saklamak.
HIRS-BEÇE Ayi yavrusu.
HIRSEK f. Ayi yavrusu.
HIRSEME Ayakkabinin basi.
HIRSIYE Geceleyin çalinan koyun.
HIRSA' Yilan derisi. * Yumurtanin üst kabugu.
HIRT Erkek keklik. * Hastaliktan dolayi, kesilmis gibi parça parça olan bulasik süt.
HIRTOPOZ (Argo) Anlayissiz, kaba, ahmak kimse.
HIRTIT Kereviz.
HIRVANÎ Tar: Düz yakali önü ilikli bir çesit elbisedir. Sehzade Abdülmecid'in okumaga baslamasindan dolayi yapilan törende, yakinlarinin bu elbiseyi giymeleri istenmis ve bu husus, devletin resmi gazetesi olan Takvim-i Vekayi'de teblig edilmisti.
HIRVAT Hirvatistan halkindan veya bu halkin neslinden olan kisi.
HIRVATÎ Tar: Sipahilerin baslarina giydikleri külâh tarzindaki baslik.
HIRZ Melce'. Siginilacak yer. * Tilsim. Cenab-i Hakk'in muhafaza etmesine dair yazili duâ. * Fik: Bir malin âdet üzere muhafazasina mahsus yer. * Muhafaza etmek.
HIRZ-I CAN Bagrina basip cani gibi korumak. Cani koruyan. Canini teslim ederek siginmak.
HIRZ-I BIGAYRIHÎ Aslinda esya saklamaya mahsus olmayan, izin almadan girilebilen ve konacak mallarin yaninda muhafizi olan yer. (Yol, mescid, meydan gibi)
HIRZ-I BINEFSIHÎ Içerisinde mal ve esya saklamak için yapilmis, hazirlanmis ve içine izinsiz girilemiyen ev, dükkân, çadir, depo vs. gibi mahaller. (Kasa, sandik, dolap, çuval da bu hükümdedir.)
HISA (C.: Ahsâ) Sigir tersi.
HISA' Hayvanin hayalarini çikarma, eneme, burma. * Insani hadim etme.
HISAL (Haslet. C.) Hasletler, huylar, tabiatlar. Ahlâk.
HISAL-I HAMÎDE Medhe ve övülmege lâyik güzel huylar, güzel hasletler.(...Dost ve düsmanin ittifaki ile ahlâk-i hasenenin, sahsinda en yüksek derecede; ve bütün muamelâtinin sehadetiyle secâyâ-yi sâmiye, vazifesinde ve tebligatinda en âlî bir derecede ve din-i Islâmdaki mehasin-i ahlâkin sehadetiyle, seriatinda en âlî hisal-i hamîde, en mükemmel derecede bulunduguna ehl-i insaf ve dikkat tereddüd etmez. S.)
HISAM Düsmanlik, çekismek, kavga, mücâdele.
HISAN Aygir, at.
HISAN (Hasna. C.) Güzel kadinlar veya kizlar.
HISAN Mümtaz kimseler, seçkin kisiler.
HISANE Berklik, saglamlik, sertlik, muhkemlik.
HISAS Hisseler. Paylar. Nasipler. * Kissadan alinan dersler.
HISASE (HISSE) Kabahat. * Alçaklik, denâet.
HISB Ucuzluk, bolluk.
HISB Yay avazi. Ok atma sirasinda yaydan çikan ses.
HISIM Soyca ve evlenme neticesinde aralarinda bag bulunanlarin beheri. Akraba.
HISN Kale. Hisar. Siginmaga, korunmaga mahsus saglam yer.
HISN-I HASÎN Çok kuvvetli, en saglam korunma.
HISREM Koruk. * Bahil kimse.
HISREME Üst dudagin derisinin sarkik olmasi.
HISS Noksan, eksik.
HISS (C.: Hisas) Nasip, hisse.
HISSA (Bak: Hisse)
HISSAN Mümtaz ve belirli kimseler. Taninmis iyi kimseler. Ekâbirler.
HISSET (Bak: Hisset)
HISSÎS Hâslik.
HISSÎSA Bir kimseye, bir seye mahsus olan hâl.
HISVE (HISYE) (C.: Haseyât) Iki avuç dolusu. * Azeryun otu.
HIS'A Dogum aninda ölen annenin karni yarilarak çikarilan çocuk.
HISAS Basi küçük adam. * Küçük basli yilan. * Devenin burnuna geçirdikleri burunduruk. * Kuslardan, dimagi olmayan. * Çuval. * Cânip, taraf. * Sinir.
HISF Geyik yavrusu.
HISIR Kavun ve karpuzun kabuk kismi. * Olgunlasmamis kavun. * Kötü bir tabaklama neticesinde, bazi kisimlari sert kalan deri. * Mc: Kaba, görgüsüz ve salak kimse.
HISM f. Öfke, hiddet, gazap, kizginlik.
HISM-ÂLUD (Hism-gîn, Hismîn, Hism-nâk) Kizgin, öfkeli.
HISM-GÎN f. Dargin, öfkeli, kizgin, darilmis, gücenmis.
HISM-NÂK f. Kizgin, öfkeli, hiddetli, hisimli.
HIST Küçük mizrak seklinde, ortasinda ipten örtülü bir halka olan ve orta parmaga geçirilerek atilan eski bir savas âleti. * Kerpiç. * Tugla.
HIST-I HAM Ham kerpiç. Tam pismemis kerpiç. Güneste kurutulan kerpiç.
HIST-I PUHTE Firinda pisirilmis tugla.
HISTEK f. Küçük kerpiç.
HIST-TABE f. Tugla ocagi.
HIST-ZEN f. Kerpiç veya tugla yapan kimse.
HISV Geyik buzagisi.
HIT' Suç, günah. Günah islemek.
HITAB Sözü âsikâre ve yüzüne söylemek. * Seninle gayrin arasinda olan kelâm.
HITABET Hatiplik etmek.
HITABIYYE Rafizî taifesinden bir bölük cemaat.
HITAM (C.: Hutum) Dizgin, yular.
HITAN(E) Sünnet etmek.
HITAR (Hatar. C.) Tehlikeler, hatalar.
HITAR Misli, benzer, denk, es. * Bir çevreyi ihâta edip çevresini dolasan nesne.
HITAT (Hitta. C.) Ülkeler, memleketler, diyarlar.
HITBAN Ebucehil karpuzu.
HITBE Huk: Bir kadinin nikâhina talib olmaktir. Evlenmeyi taleb eden erkege: "hâtib", evlenmesi taleb edilen kadina da "mahtube" denir.
HITR Az miktar vermek.
HITR (C.: Ahtâr) Boya otu. * Çok miktar deve. * Suyu çok olan süt.
HITRE Azicik vergi.
HITTA Günahlardan istigfar etmek. * Baskasinin üzerinden suçlulugu kaldirmak. * (C.: Hitat) Diyar, ülke, memleket.
HITTA-I CESIME Büyük ülke.
HIVA' (C.: Ahviye) Suya yakin toplanmis evler. * Kaplayip, toplayici olan.
HIVAN (C.: Huvn) Sofra.
HIVAR Cevap vermek.
HIVEL Zeval. * Bir yerden baska yere intikal, tahavvül etmek.
HIVKAL Zayif olmak, zayiflamak.
HIYABAN f. Cadde. Iki tarafi agaç dikili yol. Bahçe yolu. Iki tarafi agaçli muntazam yol. * Ortasindan su akan agaçlik yer. * Tahrân'da büyük bir caddenin adi.
HIYABE Ümitsiz ve mahrum olmak.
HIYAKE Dokumak.
HIYAL Hayvanin kisir olmasi.
HIYAM (Hayme. C.) Çadirlar.
HIYANAT (Hiyanet. C.) Hiyanetler, hâinlikler, kahpelikler.
HIYANET Hâinlik. Vefasizlik. Itimadi kötüye kullanmak. Sözünde durmayip oyun etmek.
HIYANET-I VATAN Vatan hainligi. Vatana hiyanet etme.
HIYANETEN Kötülükte bulunarak, hiyanet ederek.
HIYANETKÂR Hiyanet eden. Hâin.
HIYAR Hayirlilar. * (C.: Hiyârât) Huk: Bir isi yapip yapmamada serbestlik. Genel olarak bir anlasmadan vaz geçme. Hususi bir sözlesmenin fesh veya tasdiki. Muhayyerlik. Kendisinde böyle muhayyerlik bulunan kimse, yaptigi bir akdi diger tarafin rizasina hâcet kalmaksizin bozabilir.
HIYAR-I AYB Bir seyde mevcud olan bir kusurun akitten sonra meydana çikmasindan dolayi âkitlerden biri için sabit olan muhayyerliktir.
HIYAR-I RÜ'YET Bir sey hakkinda görülmeden yapilan bir akitten dolayi, âkitlerden biri için görüldügü zaman sabit olan muhayyerliktir.
HIYAR-I SART Âkitlerden birinin veya herbirinin akdi, muayyen bir müddet içinde fesh veya icazetle infaz edebilmek hususunda muhayyer olmasidir.
HIYAR-I TAGRIR Âkitlerden birinin diger taraftan aldatilarak bir mali gabn-i fâhis ile satmasindan veya satin almasindan dolayi satis muamelesini fesh hususunda muhayyer olmasidir.
HIYAR-I VASF Bir akitte vücudu sart kilinan veya örfen meshud bulunan mergub bir vasfin mevcud olmamasi sebebiyle âkitlerden biri için sabit olan muhayyerliktir. (Sagilir diye satilan bir inegin, sütten kesilmis olmasi gibi.)
HIYARAT (Hiyâr. C.) Islâm hukukunda alisveris meselelerine ait muhayyerlik hususlari.
HIYARE Otsuz, otu olmayan yer.
HIYASA Kulak halkasi. * Dar etmek, darlastirmak. * Dikmek.
HIYAT (Hâit. C.) Perdeler. Mânialar.
HIYAT Iplik. Ibrisim. * Igne.
HIYATA Hifzetmek, korumak, muhafaza etmek.
HIYATA (HIYATET) Terzilik, dikis dikme isi. * Tib: Ameliyat esnasinda kesilip yarilan yerin tekrar kaynamasi için dikilmesi. * Ameliyatta dikis için kullanilan bagirsak ve benzeri seylerden yapilan iplik.
HIYATET-HANE f. Dikimevi, dikisevi, terzihane.
HIYAZ (El-hiyaz) Havuzlar. * Kadinlarda aybaslari, hayiz kanlari.
HIYAZ(A) Suya dalmak.
HIYAZET Ilâve etmek, toplamak.
HIYERE Begenme, seçme. Benzerlerinden ayirma. * Seçkin, seçilmis, begenilmis, ayrilmis.
HIYERE-I NÂS Seçkin kimseler, mümtaz kisiler.
HIYERE Küfe yakininda bir sehrin adi.
HIYFET Korku. Gizlilik ve havf.
HIYRE f. Fersiz ve donuk göz.
HIYRE-BAHS f. Göz kamastiran, akli durduran.
HIYRE-ÇESM f. Kamasik ve donuk gözlü. * Cesur, atilgan. * Inatçi, muannid. * Utanmaz, hayâsiz, arsiz.
HIYRE-DEST f. Aldigi isi bozar olan (kimse.). Eli sakar kisi.
HIYRE-GÎ f. Kamasiklik, donukluk (göz hakkinda). Saskinlik.
HIYRE-KÜS f. Sevilen, mahbub, sevgili. * Haksiz yere adam öldüren.
HIYRE-RE'Y f. Reyi zararli olan, kötü reyli.
HIYRE-SER f. Sersem, alik.
HIYRE-SERANE f. Alikçasina, sersemcesine.
HIYRE-SERÎ f. Aliklik, sersemlik.
HIZ Sür'at, çabukluk.* Gayret, sevk. * Fiz: Alinan yolun zamana orani.
HIZAB Birseyi boyamak için hazirlanmis terkib.
HIZAC Büyük tuluk.
HIZAD Dikensiz agaç.
HIZAK (Hizka. C.) Yiginlar, kalabaliklar.
HIZANE Bir seyi bir seye ilâve etmek. * Fik: Hak ve salâhiyeti haiz olan kimsenin belirli müddet zarfinda çocugunu besleyip büyütmek ve terbiye etmek üzere yaninda bulundurmasi. * Bir seyi kucagina almak.
HIZAR Bahçe çevresine yapilan duvar veya çit.
HIZB (C. Ehzâb) Erkek yilan. * Ok atarken yaydan çikan ses.
HIZC (C.: Ehzâc) Devenin içtigi havuzun dibinde kalan su. * Ates yakmak.
HIZECR (C.: Hazâcir) Karni büyük kisi.
HIZF (Bak: Hazf)
HIZIR (A.S.) Ikinci tabaka-i hayat mertebesine mazhar olan ve Kur'an-i Kerim tefsirlerinde ismi zikredilen bir zât-i kerim. (Bak: Meratib-i hayat)
HIZK (HIZAK) Zeyreklik, akillilik. * Ustalik, mahâret.
HIZK Kusun terslemesi.
HIZKA Yigin, kalabalik.
HIZLAN Müflis olmak. Iflas etmek.
HIZLAN Rezil olma. Rüsvaylik. * Asagi düsmek. * Muâvenetini, yardimini terk etmek.
HIZVE Kadinin, kocasi yaninda hürmetli, izzetli ve mertebeli olmasi.
HIZY Hor ve zelil olmak. * Rüsvay olmak.
HIZZET Mertebe, menzile, derece.
HIBA Bahsis. * Kadina kocasindan kalan hisse. * Vergi.
HIBA (C.: Ahbiye) Abadan veya keçeden yapilmis göçebe çadiri, oba.
HIBAB Dostluk, sevmek. (Bak: Hubb) * (Habb. C.) Tohumlar, taneler. * Haplar.
HIBAB Nesat, sevinç, sürur.
HIBAK Yarpuz otu. * Yelmek.
HIBAL (Habl. C.) Urganlar. Ipler, halatlar.
HIBALE (C.: Habâil) Maddi ve manevi seylerde tuzak, ag. * Kement, bag.
HIBALE-I IZDIVAC Evlilik bagi.
HIBALE-I TELBISAT Gizli, kamufleli tuzak.
HIBAS Su bendi.
HIBAT (Hibe. C.) Bagislar, hibeler.
HIBB Kurnaz, aldatici, hileci kimse.
HIBB Seven. Dost. Muhabbet eden, arkadas.
HIBBAN (Hibb. C.) Mahbublar, sevgililer.
HIBBE (C.: Hibeb) Yirtik ve eski kumas parçasi. Paçavra.
HIBE Bagislamak. Parasiz ve karsiliksiz vermek. Bagislanan sey. * Hal ve sân.
HIBE (C.: Hibeb-Hibâb) Yaban otlarinin tohumu.
HIBEB Habbler. Taneler, tohumlar. (Hubub da denir)
HIBEB (Hibbe. C.) Paçavralar. Kesilmis bez veya kumas parçalari.
HIBEK (C.: Hubük) Rüzgârin lâtif estigi zaman denizde veya kumda meydana getirdigi yol yol kirintilar ve dalgaciklar. Saçlarin kivircikligindan hâsil olan dalgalanmalar. Kelimenin asli olan "habk" siki baglayip muhkem kilmak; ve kumasi siki, saglam ve üzerinde san'at eseri zahir olacak vecihle güzel bir zemin üzere dokumak mânasina gelir. (E.T.)
HIBE-NAME f. Bir kimseye birsey hibe edip bagislamak üzere yazilan kâgit.
HIBL Yasli, ihtiyar. * Uzun boylu kimse. * Büyük deve.
HIBLA' Yeyici, yiyen. * It, köpek, kelb.
HIBR (C.: Ahbâr - Hubur) Yahudi âlimi. * Salih âlim. * Sürur. * Ni'met. * Mürekkeb. * Eser, nisâne.
HIBRE (Hibret) Bir seyin iç yüzünü hakki ile bilmek.
HIBRIR (C.: Habârîr) Dag çiçegi.
HIBRIYYE Kepek.
HIBRIZIYY Acem askerlerinden sanli bir süvârinin adi.
HIBS Suyun aktigi yöne konan ve içinde su biriken agaç veya tas.
HIBT (Bak: Hebt)
HÎC Deveyi azarlama ve zecir sesi.
HICA Bulmaca, bilmece.
HICA' Hicvetme, yerme. Birisi hakkinda alay eder tarzda yazilar yazma.
HÎCA (Bak: Heycâ)
HICA Akilli. * Münasib, lâyik.
HICAB Perde. Örtü. Hâil. * Utanma. Kendini kusurlu bilip insanlar arasindan çekilmek. * Men'etmek. * Allah ile kul arasindaki perde. * Setretmek. Gizlemek.
HICAB-I ÇIHRE Yüz örtüsü.
HICAB-I EBR Bulut perdesi.
HICAB-I HÂCIZ (Hicab-i sadr) Tib: Gögüs ile karin uzuvlarini birbirinden ayiran perde, zar. Diyafram.
HICAB-I KALB Kalbin bosluklari arasindaki zarlarin her biri.
HICAB-I MESIMÎ Rahim zari. Ana rahminde cenini saran zar.
HICAB-I MÜSTABTIN Tib: Plevra.
HICABAT (Hicab. C.) Perdeler. * Tilsimlar.
HICAB-AVER f. Hicab verici, utandirici.
HICABET Kapicilik. Perdecilik. * Tesrifatçilik, mabeyncilerin meslegi. Saray memurlugu. * Ortaçag islâm devletlerinde vezirlik. * Kâbe perdeciligi.
HICABÎ Zar ve perde ile alâkali ve ona müteallik. Perde ve örtüye âit. * Mahcub. Utangaç.
HICAC Hüccet, delil, senet göstererek muaraza ve mübahase eylemek. * Tib: Göz çukuru ve kas kemigi.
HICAL (Hacle. C.) Gerdekler, gelin odalari. * Çadir kapisina asilan kalin perde.
HICAL (Hecl. C.) Uçurumlar, derinlikler, yarlar, çukurlar.
HICAM Hayvanlara takilan agizlik.
HICAME Deve agzina isirmasin diye takilan agizlik.
HICAN Iyi, kerim kimse. * Güzel ve beyaz deve.
HICAR (Hacer. C.) Taslar.
HICAR Aygir atin ön ayagini arka ayaginin birisine saglamak. * Devenin ayagini bileginden semer agacina bagladiklari ip.
HICARE (C.: Hicer) Su üstünde olan kabarcik. * Tas.
HICAZ Arabistan'da Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere'nin bulundugu mintika.
HICAZ DEMIRYOLU Sam'dan Hayfa'ya kadar uzanan demiryolu. Yapimina 1900'de baslanan bu demiryolunun uzunlugu 1465 km, genisligi ise 1050 m. idi. Baslica özelligi tamamiyla Islâm dünyasinin yardimi ile yapilmis olmasidir. II.Abdülhamid zamaninda yapilan bu demiryolu 1908 yilinda tamamlanmistir.
HICAZ DEMIRYOLU MADALYASI Sam-Hicaz demiryolunun yapimi için para yardimi bulunanlarla, demiryoluna ait islerde hizmetleri görülenlere verilmek üzere II.Abdülhamid tarafindan çikartilan üç ayri madalya. 16.9.1902 tarihli nizamname ile çikarilan bu madalyanin bir tarafinda "Hamidiye Hicaz demiryoluna hizmet eden hamiyyetmendâna mahsus madalyadir." ibaresi; diger yüzünde defne dalinda bir çelenk içinde Abdülhamid II'in "El-gazi" tugrasi, altta ise lokomotif sekli vardi. Bu madalyalar: Altun, gümüs ve nikel olmak üzere üç çesitti.
HICAZÎ (Hicaziyye) Hicaza mensub. Hicazla alâkali. * Hicazli Arap.
HICCE Bir defa hacca gitmek.
HICCET-ÜL VEDÂ' Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'in dâr-i âhirete tesrifinden bir sene evvelki son vedâlasma hacci.
HICCÎRA Âdet, usul, kaide.
HICCIRA' Sân. * Zât. * Âdet.
HICCIRE Âdet. * Halk.
HICER Her nesnenin kenari.
HICHIC Tatli su. * Erkek koyun.
HICIR Baskalarindan üstün ve faziletli olan. Bir kimsenin sireti ve meslegi. Huy, âdet, tabiat.
HICIV (Bak: Hicv)
HICR (Hicir) Men'etmek, birakmak. * Ser'an haram olan sey. * Semud Kavmi'nin bulunduklari vadinin ismi. (Bak: Hacr)
HICR SURESI Kur'an-i Kerim'in 15. suresidir.
HICR Ayrilik. * Baskalarindan ayri fâzil ve üstün kimse. * Sayiklama.
HICRAN Uzaklasma. Ayrilik. Ayriliktan gelen keder, sizi, aci. Dostlugu ve ülfeti kesmek.
HICRAN-I LÂ YEZALÎ Sonsuz ayrilik. Ayriliktan gelen sonu gelmez üzüntü.
HICRAN-MEAL Hicran bildiren, hicran anlatan.
HICRAN-ZEDE Ayrilmis, üzüntülü, hicrâna ugramis.
HICRET Bir yerden bir yere göç etmek. Kendi memleketini birakip baska memlekete tasinmak. * Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'in Mekke'den Medine'ye hicret etmesi. Islâmiyetin ilk zuhurunda, seref ve izzetleri zedelenen Mekke'deki putperest müsrikler daima Hz. Peygamber'e su-i kastlar tertipliyorlardi. Bu yüzden Peygamber Efendimiz (A.S.M.) Mekke'yi birakip Medinelilerin dâvetini kabul ederek Hz. Ebu Bekir (R.A.) ile birlikte 622 senesinde hicrete mecbur oldu. Bu seneye Hicret senesi denildi. Islâm takvimlerinde "tarih", bu seneden baslar ve buna hicret yili veya hicrî yil denir. (Bak: Takvim-i Arabî)
HICRET-I NEBEVIYE Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Mekke'den 622 yilinda Medine'ye hicret etmesi.
HICRÎ Hicrete ait ve müteallik.
HICRÎ TARIH Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Mekkeden Medine'ye hicret ettigi günü baslangiç olarak alan tarih. Milâdi ve Rumi tarihler gibi oniki ay esasina dayanan hicri sene, Muharrem adi verilen ayla baslar, zilhicce ile sona erer. Oniki ayin adlari sunlardir: Muharrem, safer, rebiül-evvel, rebiül-âhir, cemaziyel-evvel, cemaziyel-âhir, receb, saban, ramazan, sevval, zilkade, zilhicce.Kamerî aylar yirmidokuzla otuz günleri arasinda degistigi için hicri tarih ile milâdi tarih arasinda on günden biraz fazla fark vardir. Hicri yahut kameri yili milâdi yila çevirmek için söyle bir formül kullanilir. Eldeki hicri yil sayisinin % 3'ü çikarilir. Bulunan sayiya 622 sayisi ilâve edilir. Böylece meselâ hicri 1000 yilinin yüzde üçü 30 eder. Geriye 970 kalir. Bu sayiya 622 daha ilâve edilince karsiligi olarak milâdi 1592 yili bulunmaktadir.
HICRI' Uzun boylu ahmak erkek. * Tazi, köpek, kelp.
HICRIS Tilki enigi.
HICV (Hiciv) Birini siir ile zemmetmek, onu gülünç hale koymak. Bu sekilde yazilan siir veya manzume. * Alay etmek. (Bak: Hecv)
HICVÎ Hicivle alâkali. Hiciv denilen tarz-i zemme ait ve müteallik olan seyler.
HICVIYYÂT (Hicviyye. C.) Edb: Hicivle ilgili manzume ve siirler.
HICVIYYE (C.: Hicviyyât) Hiciv tarzinda yazilmis manzume.
HIÇ f.Degersiz, kiymetsiz. Yok olan, yok denecek kadar az olan.
HIÇAHIÇ f. Hiç. Yok. Bombos.
HIÇÎ f. Hiçlik. Yokluk.
HIÇKÂRE f. Isi rast gitmeyen.
HIÇKES f. Hiç kimse.
HID' Koyunlar ürküp dagildiklarinda, onlari durdurmak için söylenen bir kelimedir.
HIDA' Hile. Düzen kurmak. Aldatmak için yapilan oyun.
HIDAB (Hadeb. c.) Kamburluklar, tümsekler, yumruluklar.
HIDAC Yapilan ibadette kusur, noksan, eksiklik.
HIDACE (C.: Hadâic) Devenin sirtina yüklenen yük.
HIDAD Dul olan bir kadinin mâtem tutup süsten vazgeçmesi.
HIDADET Demircilik.
HIDAE (C.: Hidâ') Dölengeç kusu. * Sarfetmek, harcamak.
HIDAFE Etlilik, sismanlik.
HIDAK (Hadeka. C.) Göz bebekleri, hadekalar.
HIDAM (Hizmet. C.) Hizmetler. Vazifeler. * (Hademe. C.) Devenin ayaklarina baglanan halkalar, kayislar. Ayak bilezikleri, ayak köstekleri.
HIDAN Ahmak, salak.
HIDAS Nihayet, son, netice, bitim.
HIDASE Pâk etmek, temizlemek. * Kahramanlik, yigitlik. * Abdest bozmak.
HIDAS Tirmalama.
HIDAT (Hâdî. C.) Hidayeti ve dogru yolu gösterenler.
HIDAYE Çaylak kusu.
HIDAYET Dogruluk. Islâmlik. Hakki hak, bâtili da bâtil olarak görüp dogru yola girmek. Dalâletten ve bâtil yoldan uzaklasmak.
HIDAYET-EDÂ f. Hidayete sebeb olan. Hidayet verici.
HIDB Arkasi yumru kimse, kambur.
HIDBAR (HIDBÎR) (C.: Hadâbir) Zayifligindan arkasinda eti kurumus deve.
HIDC (C.: Ahdac-Huduc) Yük. * Deveye konulan mahfel.
HIDDET Öfke. Kizginlik. Gadab. Darginlik. Hisim. * Keskinlik.
HIDDET-I BASAR Görüs keskinligi.
HIDDET-I HAVÂS Duygularin keskinligi.
HIDDET-I SEYF Kiliç keskinligi.
HIDDET-I ZEKÂ Akil üstünlügü, zekâ keskinligi.
HIDDÎS Çok sözlü, çok konusan.
HIDEMAT (Hizmet. C.) Hizmetler. Vazifeler. Hizmetliler.
HIDEMAT-I ÂMME Umuma ait vazifeler. Kamu görevleri. Millete fayda veren hizmetler.
HIDEMAT-I IMANIYE Imâni hizmetler. (Kur'an-i Kerim'i ve mânâsini ögrenmege vesile olmak; imâni süphelerin giderilmesine çalismak; Islâmiyetin, hak din oldugunu isbat etmek veya isbâta vesile olmak gibi.) Görülen hizmetler. Esyanin ve mahlukatin lisan-i hâl ile esmâ-i Ilâhiyeye ait yaptiklari tesbih ve ibadetleri.
HIDEMAT-I SAKKA Tas tasimak, toprak kazmak gibi, mahkûmlara yaptirilan agir hizmetler.
HIDFE Insan cemaati, insan toplulugu.
HIDMEL Eski kaftan, eski elbise.
HIDMET (Bak: Hizmet)
HIDROELEKTRIK Fr. Su gücünü kullanarak elde edilen elektrik.
HIDROELEKTRIK SANTRALI Su gücünü kullanarak elektrik üreten fabrika veya merkez.
HIDROFIL Fr. Suyu kolayca emen madde.
HIDROJEN Fr. (Bak: Müvellid-ül ma')
HIDSAN Sonradan olmus nesne.
HIFAF Tavaf etmek. * Ziynet vermek. * Yan, taraf.
HIFF Yagmurunu döküp hafiflemis bulut. * Biçilmediginden tanesi dagilmis ekin. * Bir nevi balik.
HIFFET Hafiflik. * Mc: Onurlu ve vakarli olmamak. Temkinsizlik. Akilsizlik. Hoppalik.
HIFFET-I MIZAC Hafifmesreblik. Hoppalik.
HI'HA' Bir sapi kara ot.
HÎK Tulum.HIK (Heykal-Heykam) : Devekusunun erkegi. * Ince uzun.
HIKAL Zayiflik, süstlük.
HIKAYAT Hikâyeler.
HIKÂYE (Hikâyet) Bir hâdiseyi anlatmak. Anlatma. * Olmus bir hâdise.
HIKÂYE-NÜVIS f. Hikâye ve roman yazari. Hikâyeci, romanci.
HIKÂYE-PERDÂZ f. Hikâye anlatan, hikâye ve roman söyleyen.
HÎKÇE f. Küçük tulum.
HIKEM (Hikmet. C.) Hikmetler.
HIKEMÎ Hikmet ve düsünceye ait.
HIKEMIYYAT Hikmet ve felsefeye âit söz ve düsünceler. Yeni yeni bilgiler veren kissalar, ibret verici hâdiseler bildiren yazilar, sözler.
HIKKA Dört yasina basan disi deve.
HIKKAB Uzun boylu, büyük karinli kisi.
HIKKE (C.: Hikek) Kasinti.
HIKMET Insanin, mevcudatin hakikatlerini bilip hayirli isleri yapmak sifati. Hakîmlik. Esyanin ahvâlinden, hârici ve bâtini keyfiyetlerinden bahseden ilim. (Buna Ilm-i Hikmet deniyor) * Herkesin bilmedigi gizli sebeb. Kâinattaki ve yaradilistaki Ilâhî gaye. * Ahlâka ve hakikata faydali kisa söz. * Sir. * Bilinmeyen nokta. Ilim, adâlet ve hilimin birlesmesinden dogan degerli sifat. * Kuvve-i akliyenin vasat mertebesidir. Hakki hak bilip imtisal etmek, batili batil bilip içtinab etmektir. * Allah'a itaat, fikih ve sâlih amel. * Akil, söz ve hareketteki uygunluk. * Hak emre uymak. * Allah'in yarattiklarinda tefekkür. (Bak: Felsefe)
HIKMET-I AMELIYE Pratik bilgi.
HIKMET-I ÂMME Her seyin alakâli oldugu Ilâhî gaye. Her seyi kanun ve nizamina itaat ettiren umumi faydalar. Yaratilistaki, kâinattaki umumi ve ilâhi gaye.
HIKMET-I ATIKA Eski hikmet.
HIKMET-I BEDAYI' f. Güzel sanat bilgisi. Güzel san'at sevme (estetik).
HIKMET-I EFGAN f. Aglayip sizlamanin hikmeti. Feryadin, inleyisin gizli sebebi.
HIKMET-ÜL ESYA Esyanin hikmetleri. Fizik, kimya, botanik gibi ilimler.
HIKMET-I ILÂHIYE Allah'in hikmeti. Mahlûkatin yaratilisinda Allah'in gayeleri.
HIKMET-I KUR'ANIYE Kur'an'a mahsus hikmet. (Amma Hikmet-i Kur'âniye ise; nokta-i istinadi, kuvvete bedel hakki kabul eder. Gâyede menfaate bedel fazilet ve rizâ-yi Ilâhîyi kabul eder. Hayatta düstur-u cidal yerine düstur-u teâvünü esas tutar. Cemaatlerin râbitalarinda; unsuriyet, milliyet yerine râbita-i dinî ve sinifî, ve vatanî kabul eder. Gayâti, hevesât-i nefsâniyenin tecavüzatina sed çekip ruhu maâliyata tesvik ve hissiyat-i ulviyyesini tatmin eder ve insani kemâlât-i insaniyeye sevk edip insan eder... Hakkin se'ni, ittifaktir. Faziletin se'ni, tesanüddür. Düstur-u teâvünün se'ni, birbirinin imdadina yetismektir. Dinin se'ni, uhuvvettir, incizabdir. Nefsi gemlemekle baglamak, ruhu kemâlâta kamçilamakla serbest birakmanin se'ni saadet-i dâreyndir. S.)
HIKMET-I MADDE Isin hikmeti.
HIKMET-I SAMEDÂNIYE Samed olan Allah'in hikmeti.
HIKMET-I TABIIYE Fizik bilgisi.
HIKMET-I TECRÜBIYE Tecrübeye dayanan hikmet ve ilim.
HIKMET-I TESRI' (Hikmet-i tesriiye) Seriata dayanan kanun yapma ilmi. Ser'î ve Rabbanî kanunlarin hikmeti.
HIKMET-AMIZ f. Hikmetli, hikmetle karisik, hikmeti içine alan.
HIKMET-AMUZ f. Hikmetli. * Hikmet ögreten.
HIKMET-EDA f. Hikmetli.
HIKMET-FESAN f. Hikmet nesreden, hikmet yayan.
HIKMET-FÜRUS f. Hikmet bildigini iddia eden, hikmet satan.
HIKMET-NÜMA f. Hikmet gösteren.
HIKMET-SINAS f. Hikmet bilen.
HILA' (Hil'at. C.) Hükümdar veya vezirler tarafindan bir kimseye mükâfat olarak giydirilen kaftanlar, hil'atlar.
HILAB Içine süt sagilan kab.
HILAF Ters, karsi, zid. Karsi koymak. Muhalefet etmek.
HILAF-I ÂDE Âdet ve kaidenin aksine. Kaide ve nizama aykiri.
HILAF-I HAKIKAT Hakikata muhalif. Gerçege ve hakikata zit.
HILAFEN Zid olarak. Hilaf olarak.
HILAFET Bir kimseye halef olmak ve onun yerine geçmek. * Din ve dünya islerinde umumi reislik. Imam-ül Mü'minîn olan zât, ser'î hükümlerin icrasinda Peygamberimiz Hz. Muhammed'e (A.S.M.) halef oldugu için hilafet vazifesini alana Halife denmistir. Buna Imamet-i Kübra da denir.Hilafet, 1517 (Hi: 923) tarihinde Abbasilerden Osmanlilara intikal etmekle, hilafet ve saltanat birlesmis oldu. Hilafeti Sultan Selim Han'a terkeden Misir'da son Abbasi Halifesi El-Mütevekkil idi.(Islâmiyetin himayesi ve i'lâsi, ser'î hükümlerin ve cezalarin icra ve ikamesi, askerin techizi, ösür ve zekâtin toplanmasi ve emsâli muâmelât için ümmet üzerine imâm tâyini farzdir. Halife ser'î hükümlerle idare ve hareket etmekle mukayyettir. Bizzat kendi arzusuna göre hareket edemez ve seriata muhalif bulunamaz. Bu itibarla da halife, hukuk nizami ile kayitlidir ve seçimle basa geldigi için bir "Islâm Cumhuriyetinin Reisi" olmustur. Islâm âlimleri, ilim, adâlet, kifâyet ve rey' ve ilmin sihhati için a'za ve havassa âit selâmet olmak üzere dört sartin bulunmasini icmâen sart kilmislardir. Islâm diyaneti ve siyasetinde Hâkim, ancak Cenab-i Hak'tir. Hilafet makami Ilâhî ahkâmi tatbik ve halki iyi idare ile muvazzaftir.) (Bak: Halife)(Eger desen: Hilafet-i Islâmiye noktasinda Imam-i Ali'nin fevkalâde iktidari, hârikulâde zekâsi ve yüksek liyakatiyle beraber seleflerine nisbeten muvaffakiyetsizligi nedendir?Elcevab : O mübârek zât, siyaset ve saltanattan ziyade, daha çok mühim baska vazifelere lâyik idi. Eger tam muvaffakiyet-i siyasiye ve tamam saltanat olsaydi, "Sâh-i Velâyet" ünvan-i mânidarini bihakkin kazanamiyacakti. Halbuki zâhirî ve siyasî hilafetin pek çok fevkinde manevî bir saltanat kazandi ve Üstad-i Küll hükmüne geçti; hattâ kiyamete kadar saltanat-i manevîsi bâki kaldi. M.)
HILAFET-I SENIYYE Büyük, yüce hilafet. Osmanli Devleti hilafeti.
HILAFETNAME Tarikata intisab ile usulü dairesinde belirli mevkilere çikarak irsad mertebesine yükselenlerden isteklilerin irsad ve terbiyesine ruhsat ve izni mutazammin seyhi tarafindan verilen mühürlü vesika.
HILAFETPENAH f. Hilafetin dayanak yeri. Halifeligi haiz bulunan, hilafeti koruyan kimse. Halife, padisah.
HILAFGIR (C: Hilâfgirân) f. Zit düsüncede olan, karsi fikirde bulunan, aleyhinde olan.
HILAF-GIRÎ f. Muhalif taraftan olma, karsi tarafi tutma. Hilafgirlik.
HILAFINA Ziddina, tersine, aksine.
HILAFÎ Hilafa, ihtilafa sebeb olana dair.
HILAF-ÜL-ÂDE Kaide ve usule karsi.
HILAL Sâfi ve halis. * Sidk ile dostluk etmek. * Ara. Aralik. * Zaman ve vakit. * Iki sey arasina sokulmus olan. * Buluttan yagmurun çiktigi yer. * Gr: Bir kelimenin aslini ve ondan türeyenleri gösteren tertip. * Kulak ve dis karistirmak gibi seylerde kullanilan ucu sivri nesne.
HILAL-I SÜTUR Satirlarin araligi. Satirlar ortasi.
HILÂL Yeni ay sekli. Yeni ay. * Fik: Yay seklinde görülen her yeni aya ve her ayin üçüncü gecesine kadar aya hilâl denir. 26 ve 27 nci gecelerdeki aya da hilâl, onda sonrakileri kamer denir. * Cami kubbeleri ve minâre külâhlari tepesine konulan alemlerin hilâl seklinde olan uç kismi.
HILÂL-I AHDAR Yesilay.
HILÂL-I AHMER Kirmizi ay. Kizilay'in önceki ismi.
HILÂL-I ÎD Bayram hilali. Bayram edileceginin anlasilmasina sebeb olan hilâl.
HILÂL-I SAVM Oruç hilâli. Ramazanin geldigi kendisi görünmekle bilinen hilâl.
HILÂLE Ay agili, hâle.
HILÂL-EBRU f. Kasi ay gibi olan. Hilâl kasli. Yeni ay gibi kasi olan.
HILALET Samimi dostluk.
HILALÎ Yeni ay seklinde olan. * Bir yazi stili.
HILALÎ SAAT Kalibi gümüs olmayip bakir veya tombak olan eski saatlere verilen addir.
HILASÎ (Hilâsiyye) Zenci ile beyaz melezi.
HILAS f. Gürültü, kavga, patirti, samata.
HIL'AT Yüksek makamdaki zatlarin begendigi kimseye ve takdir edilen zevata giydirdigi kiymetli, süslü elbise. Kaftan.
HIL'AT-I FÂHIRE Çok kiymetli ve degerli olan kaftan.
HIL'AT-I HASS-ÜL HAS Tar: En degerli kumastan yapilan hil'atler için kullanilan bir tâbirdir. Bu türlü kaftanlar seyh-ül Islâm, sadrazam ve Mekke serifi gibi en yüksek derecedeki devlet memurlarina giydirilirdi.
HIL'AT-I VEDÂ Tar: Osmanlilar zamaninda saraya misafir edilen kimselere ayrildiklari zaman giydirilen hil'at.
HIL'AT-I VÜCUD Vücud elbisesi. Ruhun,içinde bulundugu ten elbisesi. Cesed.
HIL'AT-DUZ f. Kaftan diken, terzi.
HILB Asma yapragi. * Ciger. * Tirnak. * Tarp bitkisi * Zampara genç.
HILBACE Ahmak.
HILBILAB Sarmasik.
HILBISE Sey.
HILBUS Ahmak.
HILCAB Büyük çömlek.
HILE Sed. Hâil. * Çare. * Maslahat ve hayirli islerde tedbirli ve tecrübeli olmak. * Aldatacak tarz ve tedbir. Fend. Mekir. Dabara. * Zeval ve intikal. * Sahtekârlik, yalancilik, düzenbazlik.
HILE-I SER'IYE Müskül bir mes'eleyi, ser'i esaslar üzeri, hazakatla hall ve izah etmek ve ser'an muahaze ve mes'uliyeti mucib olmayacak surette te'vilini bulmaktir. Bu tabir kanuna, yani seriata karsi irtikâb edilen, hile, oyun, aldatma veya ser'î bir hükmü bertaraf etmek mânasina olmayip, ancak karisik bir durumun ve mes'elenin kanuni ve ser'i hal çaresini bulmak demektir. Buna, mahlâs-i ser'i (Ser'i kurtulus) da denir. (O.S.)
HILEBAZ f. Hileci, yalanci, düzenbaz, oyuncu.
HILEKÂR f. Hileci, hilebâz.
HILEKÂRANE f. Hilekârcasina, hile yapanlar gibi.
HILEKÂRÎ f. Hilekârlik.
HILEPERDAZ f. Hile yapan, hileci.
HILESAZ f. Oyuncu, düzenbaz, hileci.
HILF (C.: Ahlâf) Sözlesme, söz verme. * Yardimlasma, dayanisma. Birlik maksadiyla ittifak.
HILHAL (C.: Helâhil) Hallacin bezi iyi dokumasi. * Seyrek kalbur.
HILÎTEC Hindistan erigi.
HILKAM Arslan, esed. *Iri yapili, cüsseli, sisman.
HILKAT Dogustan gelen vasif. Yaratma. Yaratilis.
HILKATEN Yaratilistan. Dogustan.
HILKIYYAT Yaratilisla alâkali, hilkatte olan evsaf.
HILKIYYET Yaratilista olma, hilkî olma.
HILKÎ Hilkate âit, yaratilistan. Yaratilisa dâir. Yaratilista. * Zâti.
HILL Helâl. Yapilmasi günah olmayan. * Harem-i Kâbe ile mikat arasi, hac zamaninda Mekke-i Mükerreme disinda ihrama girilen yerin haricinde bulunan saha.
HILLE Istasyon, durak.
HILLET Bir yere konup istirahat eden cemaat. * Yorgunluk. Kirginlik. * Bosanmis kadinin iddet müddetinin sona ermesi.
HILLET (C.: Hillel - Hilâl) Samimi ve cân-i gönülden olan dostluk. En güzel takdir edici ve samimi arkadaslik. * Kilinç gedigi. * Nakisli deri. * Agizda bâki kalan disler. * Disler arasinda kalan yemek artigi.
HILLEVF Kocamis, ihtiyarlamis. * Yalanci, hilekâr.
HILM Dogustan olan huy yumusakligi. Siddete tahammül. Nefsini heyecandan korumak. * Vakar. Sükûn.
HILM-I HIMARÎ Ifrat derecede yavaslik, yumusak huyluluk.
HILMAN Çok, kesir.
HILMÎ Hilm'e ait ve hilm'e bagli.
HILMIYYET Yumusaklik, yavaslik, yumusak huyluluk.
HILV Bos olus. Bosluk. (Bak: Hulüv)
HILYA' Yirtici hayvanlarin küçügü.
HILYE Güzel sifatlar. Süs. Zinet. Cevher. Güzel yüz. * Kilicin sapindaki veya kinindaki zinet. * Suret. Hey'et. Görünüs.
HILYE-I SERIF Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) mübarek vasiflarini anlatan manzum veya nesir halindeki yazi.
HILYUN Marçopa denilen ot.
HIM Huy, mizac, tabiat.
HIM Deveye âriz olan susuzluk hastaligi. * Kürtçede: Temel, esas.
HIMAL Yük getirmek, yük tasimak.
HIMALE (C.: Hamayil). Kiliç kayisi.
HIMAN Susuz, susamis.
HIMAR Merkep. Esek.
HIMARÎ Himarla alâkali. * Esek gibi.
HIMAYE Koruma. Korunma. Muzir seylerden muhafaza etme.
HIMAYE-I ETFAL CEMIYETI Çocuk Esirgeme Kurumu.
HIMAZE Katilik, siddet.
HÎME f. Kütük, odun, kereste.
HIMEM (Himmet. C.) Himmetler.
HIML Yük. Tasinan agirlik.
HIML-I CESIM Agir yük.
HIMLAC Kuyumcular körügü.
HIMM Suyu çok olan kuyu.
HIMMET Kalbin bütün kuvveti ile Cenab-i Hakk'a ve sâir mukaddesata yönelmesi. Kalb istegi ile gösterilen ciddi gayret. * Allah indinde makbul ve mübârek bir kimsenin mânevi yardimi ile birisini korumasi, yardim etmesi. * Tabiî sevk ve meyil ve heves. * Lütuf, yardim. (Bak: Mahiyet)Himmet kelimesinin çok geçtigi bir ders:(S - Zindan-i atalete düstügümüzün sebebi nedir?C - Hayat bir faaliyet ve harekettir. Sevk ise matiyyesidir. Iste himmetiniz sevke binip mübareze-i hayat meydanina çiktigi vakit, en evvel düsman-i sedid olan ye's rast gelir. Kuvve-i maneviyesini kirar. Siz o düsmana karsi kilicini istimal ediniz. Sonra müzahametsiz olan hakkin hizmetinin yerini zapt eden meylüttefevvuk istibdadi hücuma baslar. Himmetin basina vurur, atindan düsürttürür. Siz hakikatini o düsmana gönderiniz. Sonra da ilel-i müteselsiledeki terettübü atlamakla müsevves eden aculiyet çikar, himmetin ayagini kaydirir. Siz yu siper ediniz. Sonra da, medeni-i bittab' oldugundan ebnâ-yi cinsinin hukukunu muhafazaya ve hakkini onlar içinde aramaga mükellef olan insanin âmâlini dagitan fikr-i infiradî ve tasavvur-u sahsî karsi çikar. Siz de: olan mücahid-i âli-himmeti mübarezesine çikariniz. Sonra baskasinin tekâsülünden görenek firsat bulup, hücum edip belini kirar. Siz de: olan hisn-i hasîni himmete melce' ediniz. Sonra da acz ve nefsin itimadsizligindan nes'et eden ve isi birbirine birakmak olan düsman-i gaddar geliyor. Himmetin elini tutup oturtturur. Size de: olan hakikat-i sâhikayi üzerine çikariniz. Tâ o düsmanin eli o himmetin dâmenine yetismesin. Sonra Allah'in vazifesine müdahale eden dinsiz düsman gelir. Himmetin yüzünü tokatlar, gözünü kör eder. Siz de: olan kâr-âsinâ ve vazife-sinas olan hakikati gönderiniz. Tâ onun haddini bildirsin. Sonra umum mesakkatin anasi ve umum rezaletin yuvasi olan meylürrahat geliyor. Himmeti kaydeder, zindan-i sefalete atar. Siz de: olan mücahid-i âli-cenabi, o cellâd-i sehhara gönderiniz. Evet size mesakkatta büyük rahat var. Zira fitrati müteheyyiç olan insanin rahati yalniz sa'y ve cidaldedir.)(Münazarat) (Velilerin himmetleri, imdatlari, manevî fiilleriyle feyiz vermeleri, hâlî veya fiilî bir duadir. Hâdî, Mugîs, Muîn ancak Allah'dir. Fakat insanda öyle bir lâtife, öyle bir hâlet vardir ki, o lâtife lisaniyle her ne sual edilirse velev ki fâsik da olsun Cenab-i Hak o lâtifeye hürmeten o matlubu yerine getirir. O lâtife pek uzaktan bana göründü ise de teshis edemedim. M.N.)
HIMYAN Dirhem koyduklari kap ve kemer.
HIMYATA (Süryanicedir ve Tevrat'ta geçer.) Resul-ü Ekrem Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Ibranice bir ismidir.
HIMYE Perhiz. Yiyecek ve içecekte sihhat için gösterilen ihtimam ve dikkat.
HIMYEVÎ Perhiz ile alâkali.
HÎN An, zaman, vakit. Sira. Çag. * Kiyamet.
HÎN-I HÂCET Ihtiyaca göre, ihtiyaç vakti.
HÎN-I SEFER Yolculuk. * Ölüm zamani. Sefer zamani.
HÎNA f. Sarki söyleme.
HINÂ-GER f. Sarkici, sarki söyleyen.
HINA' Hayvanin kösneyip erkek istemesi.
HINA Hurma salkimi. * Bir çesit katran.
HÎNA KI Vakta ki, ne zaman ki.
HINAS (Hünsâ. C.) Kendilerinde hem erkeklik, hem de kadinlik alâmetleri bulunan kimseler.
HINBER (C.: Henâbir) Esek sipasi.
HIND Hindistan'in kisa adi. * Bir kadin adi. (Asr-i saadette Hazret-i Hamza'nin cigerlerini yiyen kadin, Ebu Süfyan'in karisi.) * Fetva metinlerinde kadini temsil etmek üzere kullanilan umumi isimlerden birisi. Digerleri: Fatima, Hatice, Zeyneb.
HINDEB (Hindebâ-Hindebâe) Hindibâ, gündöndü çiçegi.
HINDÎ Hind'e ait. * Hind ahalisinden olan, Hindli. * Bugün konusulan Hind dillerinin en yaygin ve taninmis olani. * Güzel sanatlarda kullanilan ve Hind'de yapildigi için de bu ismi alan bir kagit cinsi.
HINDU f. Satürn (Zühal) gezegeni. * Benek, ben. * Hind'in Brahman ahalisinden olan. * Hindliler gibi pek esmer adam.
HINDUBAR f. Yazi hokkasi.
HINDUVANE f. Kavun, karpuz.
HINDUVANÎ Hindî kiliç.
HINE Onurlu olma hâli, gururluluk.
HÎNE Bir vakit.
HÎNEIZIN (Zaman zarfi) o zaman, o sira.
HÎNEN Zamanca, vakta, vakitçe, zaman olarak.
HÎN-I HACETTE Lüzumlu zamaninda, ihtiyaç oldugu vakit.
HINK Kir at.
HINME Boncuk adi.
HINNA' Kanat.
HINNE Cinnet, cünun, delilik.
HINOGLU Zamanin adami, açikgöz, hilekâr kimse. Iblis, seytan, zamane, cin fikirli.
HINS (C: Ahnâs) Günah. * Yemin. * Ahdi bozmak. * Agir yük.
HINSARE Küçük ve kisa.
HINV Eyer agaci. * Iyegi kemiginin egrice ucu.
HIPNOTIZMA (Bak: Ipnotizma)
HIPODROM Fr. At yarislarinin yapildigi alan.
HIPOTENÜS Fr. Mat: Bir dik üçgende dik açinin karsisinda bulunan kenar. (Diger kenarlarin her birerlerinden büyük, toplamlarindan küçüktür.)
HIPOTEZ (Bak: Faraziye)
HIR Bir çesit çiçek.
HIRABE Sehir disindaki yerlerde yapilan eskiyaliklara katilma. Daglarda yapilan haydutluklarda bulunma.
HIRAKA Su dökmek.
HIRAKL Bir Rum padisahi.
HIRAM f. Salinarak eda ve naz ile yürüme.
HIRAM (Herem. C.) Piramitler, ehramlar.
HIRAMIS (HIRMIS) Insanin üstüne siçrayip hamle eden arslan ve kaplan enigi.
HIRAN Yavuzluk etmek. * Muti olmamak, itaat etmemek.
HIRAS f. Korku. Sasirip bozulmak, ürküp çekinmek.
HIRASAN f. Korkak, ürkek, korkan, çekinen.
HIRASE f. Bostan korkulugu. Korkutacak sey.
HIRASET (Bak: Harâset)
HIRAVE Degnek, asâ.
HIRBA Bukalemun denen bir hayvan. * Mc: Devamli fikir degistiren kimse.
HIRBIZ (C.: Harâbize) Mecusilerin atesinin hizmetkâri.
HIRC (C.: Ahrâc) Yilan basi dedikleri ufak beyaz boncuk. * Günah. * Göz kamasmak.
HIRCAB Uzun. * Büyük çömlek.
HIRCAS Gövdeli, iri vücutlu, cesim.
HIRDEBE Korkak, ihtiyar, yasli kimse.
HÎRE (Bak: Hiyre)
HIRED-AMUZ f. Ögretmen, muallim.
HIREF (Hirfet. C.) Meslekler, san'atlar.
HIREK Karaman koyunundan daha küçük yapida, yassi ve genis kuyruklu bir koyun cinsi.
HIRFET (C.: Hiref) Meslek, san'at.
HIRMAN Mahrum olmak, mahrum kalmak. (Asli, mahrum etmektir)
HIRMAS Arslan, esed.
HIRMEN f. Harman.
HIRMET Cima sehveti.
HIRR Kedi.
HIRRE Disi kedi.
HIRSA Azicik derisi yarilan bas yarigi.
HIRSIYAN Karin derisinin içi. * Fil derisinin içi.
HIRSEMM Yumusak tas.
HIRTA (C.: Hirâ) Zayif disi koyun.
HIRTAL Uzun, tavil.
HIRVAL (Hervele) Yürümek ile kosmak arasinda bir nevi yürüyüstür.
HIRZUN Bir küçük canavar.
HÎS Ürkmek. * Kaçmak, firar.
HÎS Meselik. * Arslan yatagi.
HISA (C.: Ahsâ) Kumlu yerde olan dibi yakin kuyu.
HISAB (C.: Hisâbât) Hesap, aritmetik.
HISAB-I AMELÎ Mat: Pratik hesap, aritmetik.
HISAB-I NAZARÎ Mat: Teorik hesap.
HISABA ÇEKMEK Hesap sormak, hesap aramak.
HISABÎ Hesabini iyi bilen. * Mc: Tamahkâr, cimri, hasis, eli siki.
HISAL (Bak: Hisal)
HISAN Aygir, damizlik erkek at.
HISAR (Hasr. dan) Etrafini alma, kusatma. * Kale. Etrafi istihkâmli yer.
HISAR ERI Kale muhafizi.
HISARLI Hisarla çevrili yer. * Hisarda oturan, kalede mukim. * Ask: Sinirlarda bulunan sehir ve kalelerde topçuya ait hizmetlerde kullanilan bir sinif asker. Bunlara Istanbul'dan gönderilen "topçuagasi" kumanda ederdi. Hisarlilar, bölük ve ortalara ayrilmamisti. Sayilari sinirli ve sabit degildi.
HISBAN Zan. * Itikat.
HISBE Ecir, sevap. * Islâm hukukunda, devlet muhasebesi. Muhasebe dairesi. * Huk: Hisbe, daha sonraki çaglarda zabita, çarsi zabitasi, ahlâk zabitasi gibi degisik müesseselerin adi oldu.
HISÎL Dag agaçlarindan bir cins. * Kisa boylu adam.
HISKIL (C.: Hasâkil) Her canavarin yavrulari içinde küçük olani.
HISL (C.: Husul) Yumurtasindan yeni çikmis olan kertenkele yavrusu.
HISREME Üst dudagin ortasinda olan daire.
HISS Duymak. Farkina varmak. Duygu. * Bir kimsenin haline aciyip rikkat ve sefkat eylemek. * Bir seyi idrak edip suur hâsil eylemek. Bedendeki his uzuvlarindan birisini müteessir eden bir seyin mevcudiyetini idrak eylemek.
HISS-I KABL-EL VUKU' Bir seyi vukuundan önce hissetmek.
HISS-I SÂDIS Altinci hiss, altinci duygu.(Kalb ile vicdan, mahall-i iman. Hads ile ilham, delil-i iman. Bir hiss-i sâdis, tarik-i iman. Fikr ile dimag, bekçi-i iman) (Lemaat. dan)
HISS-I SELIM Selim his. Her çesit zarar verebilecek olan, müsbet olmayan ve serre giden seylerden kendini koruma hissi. * Saglam ve insani yaniltmayan his.
HISSE Pay. Nasip. Kismete düsen kisim. Vârise intikal eden kisim.
HISSE-I MÜFREZE Fik: Bir topragin taksiminde vârislerden her birisinin hissesine isabet eden yer.
HISSE-I SÂYIA Fik: Müsterek bir malin her bir cüz'üne sirayet eden hisse, pay. * Ortaklar arasinda taksim edilmemis olan müsterek mal. Meselâ: Bir kitaba, bir kaç kisi ortak ve taksim de mümkün degil ise; her hissedarin kitabin umumuna sahip olmasi.
HISSEÇIN f. Hisse alma, pay alma.
HISSEDAR Hisse sâhibi, hissesi olan.
HISSEMEND f. Hisseli olan. Pay alan, nasipli. * Ders alan.
HISSEN His itibariyle, duygulanarak, hislenerek.
HISSE SENEDI Sermayesi paylara bölünebilen ticaret sirketlerinde, ortalikdan dogan haklari ve sermaye payini temsil eden degerli evrak.
HISSET Cimrilik. Bahillik. Tamahkârlik. * Alçaklik.
HISSEYAB f. Hisselenen. Faydalanan. Hisse alan.
HISSÎ Duyguya ait, hisse müteallik. Ruhen ve kalben anlasilan. Akli muhakeme ile olmayip his ile olan.
HISSIYAT Duygular. Hisler.(Insanda binlerle hissiyat var. Herbirisinin ask gibi iki mertebesi var. Biri mecâzi, biri hakiki. Meselâ: Endise-i istikbal hissi herkeste var; siddetli bir surette endise ettigi vakit bakar ki, o endise ettigi istikbale yetismek için elinde senet yok. Hem rizk cihetinde bir taahhüd altinda ve kisa olan bir istikbal, o siddetli endiseye degmiyor. Ondan yüzünü çevirip, kabirden sonra hakiki ve uzun ve gafiller hakkinda taahhüd altina alinmamis bir istikbale teveccüh eder. Hem mala ve câha karsi siddetli bir hirs gösterir, bakar ki: Muvakkaten onun nezaretine verilmis o fâni mal ve âfetli söhret ve tehlikeli ve riyâya medâr olan câh, o siddetli hirsa degmiyor. Ondan, hakiki câh olan meratib-i maneviyeye ve derecat-i kurbiyeye ve zâd-i âhirete ve hakiki mal olan a'mâl-i sâlihaya teveccüh eder. Fena haslet olan hirs-i mecazî ise, âlî bir haslet olan hirs-i hakikiye inkilâb eder.Hem meselâ: Siddetli bir inad ile; ehemmiyetsiz, zâil, fâni umurlara karsi hissiyatini sarfeder. Bakar ki, bir dakika inada degmiyen bir sey'e, bir sene inad ediyor. Hem zararli, zehirli bir sey'e inad namina sebat eder. Bakar ki, bu kuvvetli his, böyle seyler için verilmemis. Onu onlara sarfetmek, hikmet ve hakikata münâfidir. O siddetli inadi, o lüzumsuz umur-u zâileye vermeyip, âli ve bâki olan hakaik-i imaniyeye ve esasat-i Islâmiyeye ve hidemat-i uhreviyeye sarfeder. O haslet-i rezile olan inad-i mecazî, güzel ve âlî bir haslet olan hakiki inada, yâni hakta siddetli sebata inkilâb eder.Iste su üç misal gibi, insanlar, insana verilen cihazat-i maneviyeyi, eger nefsin ve dünyanin hesabiyle istimal etse ve dünyada ebedî kalacak gibi gafilane davransa, ahlâk-i rezileye ve israfat ve abesiyete medar olur. Eger hafiflerini dünya umuruna ve siddetlilerini vezaif-i uhreviyeye ve maneviyeye sarfetse, ahlâk-i hamîdeye mense,' hikmet ve hakikata muvafik olarak saadet-i dâreyne medar olur.Iste tahmin ederim ki, nâsihlerin nasihatlari su zamanda te'sirsiz kaldiginin bir sebebi sudur ki: Ahlâksiz insanlara derler: "Hased etme! Hirs gösterme! Adavet etme! Inad etme! Dünyayi sevme!" Yâni, fitratini degistir gibi zahiren onlarca mâlâyutak bir teklifte bulunurlar. Eger deseler ki : "Bunlarin yüzlerini hayirli seylere çeviriniz, mecralarini degistiriniz. "Hem nasihat te'sir eder, hem daire-i ihtiyarlarinda bir emr-i teklif olur.M.)
HISSIYAT-I HAFIYYE Gizli hisler, duygular.(Ehl-i imana hücum eden ehl-i dalâlet, bu asir cemaat zamani oldugu cihetle, cemiyet ve komitecilik mâyesiyle bir sahs-i manevî ve bir ruh-u habis olmus. Müslüman âlemindeki vicdan-i umumî ve kalb-i küllîyi bozuyor ve avamin taklidî olan itikadlarini himaye eden Islâmî perde-i ulviyeyi yirtiyor ve hayat-i imaniyeyi yasatan an'ane ile gelen hissiyat-i mütevariseyi yandiriyor. R.N.)
HISSIYAT-I MÜTEVARISE Geçmis ecdaddan yeni nesle intikal edip gelen hisler. (Hürmet ve hayâ hisleri gibi)
HISSIYAT-I ULVIYE Yüksek hisler, ulvi duygular.
HISSIYET Duygululuk, hissîlik.
HÎS (C.: Hisân) f. Akraba. Ayni soydan olan.
HISAM Kirmak. * Kesmek.
HÎSAN (Hîs. C.) f. Akrabalar. Ayni sülâleden olanlar.
HISAS Içinde ot olan çuval.
HÎSAVEND f. Akraba, soysop.
HÎSAVENDÂN (Hîsâvend. C.) f. Akrabalar, soysoplar.
HISDAR f. Temizlik kurallarina çok sadik olan ve riayet eden adam.
HISIN Kokmus tuluk.
HISMET Hürmet. Heybet ve utanmak, istihyâ. Bozulup kalmak. * Gadap ve siddet. Hiddet.
HISNE Kin tutmak. * Çirkin ve pis kokmak.
HIST Eskiden kullanilan, kisa el mizragina benzer bir savas âleti. Daha ziyade Osmanli ordularinda bulunan bu silâh, özellikle hassa birliklerine verilirdi.
HÎSTEN f. Kendi.
HÎSTENDAR f. Kendine iyi bakan, sagligini koruyan.
HISVE Yaramaz kimse. * Çok rezil kimse.
HÎT Devekusu sürüsü.
HITAB Söz söyleme. Topluluga veya birisine karsi konusma. (Bak: Fasl-i hitab)
HITABEN Birinin yüzüne söyleyerek, ona hitab ederek. Tevcih-i kelâm eyleyerek. Birine dogru hitab ederek.
HITABE(T) Cemaate, topluluga veya birisine karsi söz söylemek. Güzel ve faideli söz konusmakla halka dinletmek. Güzel söz söyleme san'ati. Hutbe okuma. Nutuk irâdetmek. * Man: Makbul ve zannî mukaddemelerden terekküb eden kiyas.
HITABET BERATI Eskiden vazifeli cami hatiblerine, hatiblige tayin olduklarina dair verilen vesika. (Osmanli Imparatorlugu zamaninda yan zamanda halife olan padisahi temsil eden, cuma ve bayram hutbelerine çikan bu hatiblere pek fazla ehemmiyet verilirdi. Hitabet berati olmayan hatibler, cuma ve bayramlarda hutbe okuyamazlardi.)
HITABIYYAT Hitabolunarak söylenen sözler.
HITAFE Çagirmak.
HITAM Son, nihayet. * Bir seye mühür basmak. Yazinin veya istidanin sonunu mühürlemek.
HITAMPEZIR f. Biten, hitâm bulun, sona eren, nihayet eren.
HITAMUHU MISKÜN Onun mühürü (sonu) misktir, meâlinde Mutaffifîn Suresi'nin 26. âyetinden bir kisimdir. Onda Cennet nimetlerinden bahsedildigi gibi, bu kelâm tatbikatta sözün, sohbetin sonunu hos ve güzel sözle bitirmege denilir. dersin veya sohbetin sonunda okunmasi ile söze nihayet verilmesi gibi.
HÎTAN (Hâit. C.) Duvarlar. Mânialar, hâiller, engeller. * Avlular.
HITAN Erkek çocugun sünnet edilmesi. * Tenasül uzvunun sünnet yeri.
HITANET Sünnetçilik.
HITAR Saçma söz, mânâsiz kelâm.
HITL (HETL) Yorgun deve. * Yagmurun araliksiz olarak yagmasi. * Sürekli olarak gözyasi akmak.
HITR Faydasiz ve mânâsiz söz, bos lâf, yalan.
HITRAFÎ Demirci. * Kuyumcu.
HIYAB (Hiyâbet) Kabahat, suç, günah. * Kötü bir durumun baslangici. * Yokluk.
HIYAC Vurusma, kital. * Müteheyyiç olmak. Muztarib olmak. * Otun kurumasi.
HIYADE Evmek. * Tevbe etmek.
HIYAKET Dokumacilik.
HIYAL Taraf, yan, cânib. Hizâ. * Bir hayvanin kisir olma hâli.
HIYAM (Hayme. C.) Çadirlar, haymeler.
HIYAM (Himân. C.) Susayanlar, suya ihtiyaci olanlar.
HIYAMIYYE NEZARETI Tar: 1826 senesinde Yeniçeri Ocagi'nin ilgasi üzerine kaldirilan Çadir Mehterleri yerine kurulan daire.
HIYAN Zaman, devre.
HIYANET (Bak: Hiyânet)
HIYASET Dikmek.
HIYAT (Hiyâtet) Bir seyin etrafini çevirme.
HIYAT Çagirmak.
HIYATA (Hiyatet) Terzilik. Dikis yapmak.
HIYAZ (Hayz. C.) Kadinlarda meydana gelen aybasi halleri.
HIYAZET Toplama, bir araya getirme. * Bir seyi kendine mal etme.
HIYEL (Hile. C.) Aldatmacalar, hileler, sahtekârliklar.
HIYELA Kibir, gurur, enaniyet, kendini begenmislik.
HIYEM (Hayme. C.) Çadirlar.
HIYERARSI Fr. Mevkilerin, salâhiyeterin ve rütbelerin önem sirasi. * Sira gözetilerek yapilan herhangi bir tasnif. * Huk: Ayni teskilâta bagli kisiler arasinda yukaridan asagiya bir kontrol imkâni veren ve bu suretle asti üste baglayan alâka.
HIYEROGLIF Fr. Eski Misirlilar'in yazisi.
HIYMAN Susuz.
HIYNE Vakar, ciddiyet.
HÎZ f. Atilan, kalkan, siçrayan.
HÎZ f. Yükselme. * Hislenerek cosma. * Dalga.
HIZA Bir seyin karsisi, mukabili. Bir dogru çizginin devami ile hâsil olan cihet, düzlük, sira. * Devenin ve atin ayaklari altinda yere bastigi yerler. * Nalin. * Taraf.
HIZAYA GELMEK Yola gelmek, düzelmek.
HIZAB Boya, levn. * Kina.
HIZAB f. Rüzgârin etkisiyle deniz suyunda meydana gelen hareket, dalga.
HIZAB(Î) Kisa boylu bodur kimse.
HÎZAB-ENGIZ f. Dalga kaldiran.
HIZAM Kolan ve bagirdak denilen nesne. (Besikte çocuklara baglarlar.)
HIZAME (C.: Hazâyim) Yular burunlugu.
HÎZAN f. Kalkan, siçrayan. * Bitlis vilâyetine bagli bir kaza ismi.
HIZANE (Hizânet) Hazine, kiymetli mücevheratin saklandigi yer. * Hazinedarlik. * Mc: Kalb, gönül, hatir.
HIZB Cemaat. * Takin, kisim, firka. Parti. * Âlim ve sâlih bir zâtin re'yine tâbi olup onunla bir gaye ugrunda beraber çalisanlar.
HIZB-ÜL KUR'AN Kur'an Cemaati. Kur'an'a ciddi ve samimi olarak baglanip, ona hizmet için mücahidane bir surette çalisan ve fenâliklardan korunan müslümanlarin toplulugu ve cereyani. * Kur'an'in bir cüz'ünün dörtte biri. * Zikir ve dua için Kur'an'dan alinmis bir kisim âyetler.
HIZB-ÜS SEYTAN Seytana ve nefislerine tâbi olanlarin grubu. Allah'in kanun ve nizamina tâbi olmadan kafalarina güvenerek ve nefsanî arzularina uyarak gitmek isteyenler. Milleti, memleketi ve mukaddesati yikmaga çalisan ve ahlâksizliga alistiranlarin ve dinsizlerin toplulugu ve cereyani.
HIZBA (C.: Hazâbî) Engebeli arazi, ârizali toprak.
HIZBER (Hizebr) (C.: Hezâbir) f. Aslan, gazanfer. * Mc: Cesur, yigit, kahraman, yürekli adam.
HIZBULLAH Allah için din ugrunda ciddi gayret sâhibi olan ve din düsmanlariyla aslâ hakiki dost olmayan mücahid cemaat. "Hizb-ül Kur'an" tabiri de ayni mânada kullanilir. (Kur'an-i Kerim'de 5:56 ve 58:22 âyetlerinde zikredilir.)
HIZEBR (Bak: Hizber)
HIZEBRAN (Hizebr. C.) f. Aslanlar.
HÎZEM f. Yakacak odun. Yakit olarak kullanilan odun.
HÎZEMKES f. Odun yaran veya tasiyan köylü.
HÎZENDE f. Siçrayici, firlayici.
HIZFER (HIZFÂR) (C.: Hazâfir) Taraf. Nâhiye.
HIZIP GÜLÜ Tezhib istilahlarindandir. Yazma mushaflarda hizblerin basina konulan isaretlere verilen addir.
HIZLAN (Hezlan) Yalniz basina kalip zelil olmak, yardimcisiz kalmak. * Muhafaza ve rahmet-i Ilâhiyeden mahrumiyet.
HIZMET Birinin isini görme. Bir kimsenin hesabina veya menfaatina is görme, bu suretle yapilan is, vazife. Memuriyet. * Bir insan, hayvan veya nebatin muhtaç oldugu isler ve takayyüdat.
HIZMET-I ASKERIYE Askerlik hizmeti. Askerlik vazifesi.
HIZMET-I IMANIYE Imana ait hizmet. Iman ve Kur'an hakikatlarinin mukni ve ilmi delillerle anlasilmasina hizmet etmek; nesrinde, tebliginde çalismak.
HIZMETGÜZAR f. Komisyoncu. * Sunun bunun isini görüveren.
HIZMETKÂR Hizmet yapan kimse. Hizmetçi.
HIZRIYYE (C.: Hizari) Saglam, sert yer.
HIZVE Ganimet malini vermek. * Yan.
HIZY Horluk, hakirlik. Züll. Sirri fâs olmus, rüsvay olmus kimse.
HIZYE Uzun kesilmis et parçasi.
HIZZE Sürur, sevinç, nese, nesat.
HIZZEB Soylu at.
HOBI ing. Her zamanki çalismalarin haricinde yer alan dinlendirici bir merak veya islem. Severek yapilan is, vakit geçirme yolu.
HOCA f. Muallim. Efendi. Muteber ve büyük zât.
HOCA-I DÂNÂ Âlimlerin hocasi, çok büyük âlim kimse.
HOCA-I KÂINAT Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir nâmi.
HOCA TAHSIN EFENDI (FILÂTÎ) (Vefati: Mi. 1880) Yanya civarindan (Filâtli) olup Osmanli Alimlerinin sonuncularindandir. Tarih-i Tekvin ve Esas-i Ilm-i Hayat gibi eserleri vardir.
HOCA-VÂRI Hocaya benzer surette.
HOD f. Kendi. * Migfer, bas zirhi.
HODARA (Hod-ârâ) f. Kendini süsleyen, kendini medheden, öven.
HOD-BE-HOD f. Kendi basina, kendi kendine.
HODBIN f. Baskasina hak tanimayip, kendi lezzet ve menfaatini tâkib eden. Bencil. Enaniyetli. Kibirli.
HODBINÎ f. Hodbinlik. Kendi menfaat ve lezzetini düsünmek.
HODENDIS (Hod-endis) f. Kendini düsünen. Kendi için endise eden. Baskasinin isine yaramayan.
HODFURUS f. Kendini begendirmege çalisan. Övünen.
HODGÂM (Hodkâm) f. Kendi keyfini düsünen. Kendini begenmis.
HODGESTE f. Kendine dikkat etmeyen.
HODKÜS f. Kendini öldüren, intihar eden.
HODNÜMA f. Gösteris meraklisi. Gösterise merakli olan kimse.
HODPEREST f. Magrur. Kendini çok begenen. Kibirli.
HODPESEND f. Kendini begenen. Magrur.
HODREY f. Kendi bildigine giden. Kendi rey ve fikriyle is gören.
HODRI MEYDAN "Kendine güvenen meydana çiksin!" mânâsinda meydan okuma, kafa tutma.
HODRU f. Kendiliginden.
HODSER f. Dikbasli, âsi, serkes. * Kendi kendine giden, müstakil.
HODSERÂNE f. Dik baslilikla, serkescesine. Kimseyi dinlemeden.
HODSITA(Y) f. Kendini öven, medheden.
HOKEÇ Burulmus erkek kuzu.
HOKKA Cam, seramik veya metalden yapilmis küçük kutu biçimindeki kap. (Bilhassa içine mürekkep konulur.)
HOKKA-I BÎMAGZ Akilsiz ahmak kimse.
HOKKA-I MINA Sema, gök yüzü.
HOKKABAZ Elçabuklugu ile birtakim sasirtici oyunlar göstermeyi kendine meslek edinmis kisi. * Mc: Baskalarini aldatarak yalan ve hile ile is çeviren kimse.
HOL ing. Sofa.
HOLDING ing. Bir sirketin diger bir sirkete, onun idaresine hâkim olacak oranda istirak etmesini ifade eden hukuki alâka.
HOMOGEN Fr. Bütün elemanlari ayni yapida veya ayni keyfiyette olan. * Kim: Ayni cinsten olan. Çesitli elementlerin birlesmesiyle meydana gelmelerine ragmen, bütün kütlelerinde ayni özellikleri gösteren maddelerdir.
HONA Erkek geyik.
HOPPA Herseye girisen hafif mizaçli çocuk tabiatinda olan kimse. Yersiz davranislarda bulunan, diledigince davranan kisi. Delismen, simarik.
HOR f. Kiymetsiz, ehemmiyetsiz. Adi. * Günes, isik, aydinlik. * Yiyen, yiyici anlaminda olup, birlesik kelimeler yapilir. Meselâ: Miras-hor : Miras yiyen.
HORANTA f. Ayni çati altinda yasayan kisiler, ev halki.
HORASAN f. Iran'in dogusunda bir memleket adi. * Erzurum vilâyetine bagli bir kasaba adi. * Tugla tozu ile kireçten yapilan bir nevi saglam harç ismi. * Kelime mânasi: Dogan günes.
HORASANÎ f. Horasana ait. Horasanli. * Sariktan daha büyük görünen hoca kavugu.
HORATA (Rumca) Saka, eglence, lâtife, mizah.
HORDA Fr. Göçebe ve ilkel olarak yasayan, yagmacilik eden insan toplulugu.
HORLUK Hakaret, zillet.
HORMON yun. Salgi bezlerinden çikip kana katilan maddelerin genel adi.
HORNITO Isp. Küçük firin. * Jeo: Genellikle patlamalar neticesinde meydana gelen, lâv fiskirmalarinin volkan selleri yüzeyinde meydana getirdigi kabarcik.
HOROS Tar: Eskiden Istanbul'da ekmekçi, francalaci ve uncu degirmenlerinde mevcut üst ve alt taslarinin bulundugu ve etrafindan hayvanin döndügü yere, esnaf arasinda verilen addir.
HORST Alm. Jeo: Bir çukur veya hendegin, tersine, faylar arasinda yükselmis kesimi.
HORTLAK Bazilarin hakikatsiz ve batil inanisina göre mezarda dirilip geceleri çikarak dolastigi tevehhüm edilen ölü. Cadi, vampir.
HOSPODAR Osmanli Imparatorlugunca XV. yy.dan 1866-1881'e kadar Bogdan ve Eflak'i yönetmekle vazifelendirilen Romen prenslerinin ünvani.
HOSTES ing. Umumi tasitlarda, daha ziyade uçaklarda yolculari agirlayan kiz veya kadin.
HOS f. Iyi, güzel. * Tatli. * Tuhaf, garip.
HOSA f. Ne güzel, ne iyi, ne hos.
HOSAB f. Suyu, havasi iyi olan yer. Parlak, berrak. Elmas, inci gibi seylerin parlakligi. * Hosaf.
HOSAFIN YAGI KESILMEK Ist: Bozulmak, bir cevap bulamamak, mahcup olmak.
HOS-ALEF f. Çok fazla yiyen hayvan. * Mc: Helâl haram demeden her seyi yiyen kimse.
HOSÂMED f. Hos geldi.
HOSÂMED GÛ f. Hos geldin, diye söyleyen.
HOSÂMEDÎ Hos geldin demek, hos geldine gitmek.
HOSANE f. Güzel, iyi, lâtif.
HOSAVAZ f. Sesi güzel olan. Güzel sesli.
HOSAYENDE (C.: Hosâyendegân) f. Hosa giden, hoslanilan, begenilen.
HOSBES Selâmsabah, hatir sorma, birbirine rastlayan iki ahbab arasinda söylenilen ilk sözler.
HOSBU f. Güzel kokulu, hos kokan.
HOSBUDE f. Iyi oldu, iyi olurdu.
HOSBUYÎ f. Iyi kokulu olmak, güzel kokmak.
HOSDIL f. Memnun, neseli. Gönlü hos.
HOSE-ÇIN (Bak: Huseçin)
HOSEDA f. Hareket ve davranisi hos ve güzel olan.
HOSELHAN f. Güzel ve hos makale okuyan.
HOSENDAM f. Boyu bosu güzel ve düzgün olan.
HOSGÛ f. Hos konusan, tatli dilli. Konusmalari kirici olmayan.
HOSGÜVAR f. Hazmi kolay, tatli, hos, sindirici.
HOSGÜZESTE f. Hos geçmis tatli zaman.
HOSHAL f. Hali vakti iyi, bahtiyar, mes'ud.
HOSHAN f. Okuyusu güzel
HOSHIRAM f. Güzel yürüyüslü, güzel gidisli.
HOSKADEM f. Ugurlu ayagi olan, ayagi ugurlu.
HOSKALEM f. Kâtip. Iyi yazi yazan. * Hilekâr, hileci.
HOSKÂM f. Memnun, rahat, arzu ve isteklerine ulasmis.
HOSMANZAR f. Manzarasi güzel. Güzel görünen. * Mc: Güzel yüzlü. Simasi güzel olan.
HOSMENIS f. Huyu, tabiati iyi. Güzel huylari olan.
HOSMESREB f. Sevimli, güzel huylu.
HOSNEVA f. Sesi güzel olan. Güzel sesli.
HOSNIGÂH f. Güzel bakisli.
HOSNIHAD f. Iyi yaradilisli, güzel huylu.
HOSNISIN (C.: Hos-nisinân) f. Göçebe. * Rahat yerlesmis.
HOSNUD f. Memnun, râzi, gönlü hos edilmis.
HOSNUDLUK Memnuniyet, râzilik.
HOSNÜMA f. Güzel görünen.
HOSREFTAR f. Gidisi, yürüyüsü güzel. Güzel gidisli.
HOSRU(Y) f. Tatli yüzlü, sevimli.
HOSSOHBET f. Konusmasi tatli, sohbeti güzel.
HOSTER f. Daha lâtif, daha hos.
HOTOZ Eski zamanda kadinlarin baslarina giydikleri süslü serpus. * Hayvan, kus ve tavuk tepesi. * Yapilarin ve esyalarin üzerine konulan tepelik.
HOV Av kusuyla yapilan av. * Av kusunu, yanina celbetmeye mahsus bir kelime-i beynelmileldir.
HOVARDA Sefih, çapkin. Malini mülkünü zevk u safa yolunda harcayan, sefâhette sarfeden.
HÖDÜK Kaba, nezaketsiz. Gabi, acemi, vurdumduymaz.
HÖL Yaslik, nem, rutubet.
HÖRGÜÇ Devenin sirtindaki tümsek.
HÖYÜK Kazildiginda içinden eski eserler çikan alçakça toprak tepe.
HU "O" mânasina zamir olup, Kur'an-i Kerim'de, bir Allah'tan baska ilâh olmadigini ifade eden ve kelime-i tevhid olan bu lâfzinda seklinde 26 defa zikredilmistir. Müstakil olarak "hüve" diye okunur. (Bak: Hüve)
HUB (Hâbb) Günah.
HUB f. Hos, güzel, iyi.
HUBAB Muhabbet. * Mahbub, sevgili olan. * Su üzerinde olan kabarcik ki, habab-ül mâ' derler.
HUBAHIB Yildiz böcegi. * Bahil bir kimsenin adi.
HUBAK (C.: Hubek) Suya ve kuma rüzgârin etkisiyle yol yol görünen yerler.
HUBAN f. Güzeller, iyiler.
HUBANNAME Edb: Güzel ve yakisikli gençler hakkinda yazilan kitap. (Güzel kadinlar hakkinda yazilanlara ise "zenanname" denilir.)
HUBAR Tasli, yumusak yer.
HUBARA (C.: Hubârât) Toy kusu.
HUBAS Degirmen unlugu.
HUBASE Ganimet mali.
HUBASE Selin derede kazip yiktigi yerler.
HUBA'SEN (C.: Huba'senât) Yogun ve kati nesne.
HUBAT Cinnete benzer bir sefahet.
HUB-AVAZ f. Güzel sesli, sesi güzel olan.
HUBB (Hibâb - Hibb - Mehabbet) Sevgi, muhabbet, baglilik, dostluk. Bir seyi birisine sevdirmek. * Hulus, lüzum ve sübut. * Muhafaza ve imsâk.
HUBB-U CAH f. Söhret düskünlügü, makam sevgisi. Rütbe hirsi.(Insanda, ekseriyet itibariyle hubb-u câh denilen hirs-i söhret ve hodfürusluk ve san ü seref denilen riyakârâne halklara görünmek ve nazar-i âmmede mevki sahibi olmaga, ehl-i dünyanin her ferdinde cüz'î küllî arzu vardir. Hattâ o arzu için, hayatini feda eder derecesinde söhretperestlik hissi onu sevkeder. Ehl-i âhiret için bu his gayet tehlikelidir. Ehl-i dünya içinde gayet dagdagalidir; çok ahlak-i seyyienin de menseidir; ve insanlarin da en zaif damaridir. Yâni: Bir insani yakalamak ve kendine çekmek, onun o hissini oksamakla kendine baglar; hem onun ile onu maglub eder. M.)
HUBB-U EHL-I BEYT f. Ehl-i Beyt'e olan sevgi ve baglilik. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) neslinden gelenleri, onun izinden gidenleri ve onun yolunda sâdik olup sebat edenleri sevmek.
HUBB-UL VATAN Vatan sevgisi.
HUBB Hilekâr, dolandirici, aldatici, kurnaz.
HUBBAN Habbeler, tâneler, tohumlar. (Hibeb de ayni meâldedir).
HUBBAZÎ Ebegümeci.
HUBBE Dostluk.
HUBEB (Habbe. C.) Bugday, misir, arpa gibi ufak ve yuvarlak nebatatin taneleri.
HUBESA (Habis. C.) Habisler, pis seyler. * Abdestsiz, gusülsüz gezen pis kâfirler.
HUBEYB (Hubeybe) (C.: Hubeybât) Küçük tane, ufak tane, tanecik.
HUBEYBAT (Hubeybe. C.) Küçük tanecikler.
HUBÎ f. Güzellik.
HUBLA Gebe, hâmile.
HUBLE Boyuna takilan süs esyasi.
HUBNE Koltuk altina koyup getirilen sey. * Kaftan etegi. * Don.
HUBR Bilme, ilim. * Sinamak, tecrübe.
HUBRE Etten ve baliktan aldiklari hisse.
HUBRU(Y) (C.: Hubruyân) Yüzü güzel olan. Güzel yüz.
HUBS Kötülük, fenalik, yaramazlik.
HUBS Vakfolan nesne.
HUBSE Tutuk mânâsina bir isim.
HUBS Sesi güzel olan bir kus.
HUBTER (Hub-terin) f. En güzel, pek güzel.
HUBU' Çocugun aglamaktan dolayi sesinin kesilmesi.
HUBUB (Hubüb) (Habâb. C.) Su üzerinde kabarciklar.
HUBUB Tohumlar, tâneler.
HUBUBÂT Habbeler, tâneli nebatlar, taneler.
HUBUL (Habl. C.) Urganlar, ipler, halatlar.
HUBUL El ve ayak kesmek.
HUBUR Sevinç, sürur, gönül ferahligi. Sadüman olmak. * Âlimler.
HUBUR Haberler. Havadisler.
HUBUT Bâtil olmak. Beyhude, ise yaramaz olmak.
HUBUT Asagiya inme, düsme.
HUBÜK (Habîke ve Hibak. C.) Habîkeler ve hibaklar. (Bak: Habîke)
HUBÜS Necaset, çirkinlik.
HUBZ Ekmek.
HUBZ-I HINTA Bugday ekmegi.
HUBZ-I SAÎR Arpa ekmegi.
HUBZE Ekmek parçasi. Bir parça ekmek. * Kül pidesi.
HUC f. Horoz ibigi. * Kus taci, ibik. * Koç. * Horoz ibigi adli bir çiçek.
HUC-I HURUS Horoz ibigi.
HUC-I HÜDHÜD Ibibik ibigi, hüdhüd kusunun ibigi.
HUCEE Çok nikâh ve çok cima eden erkek. * Sisman ve agir kimse.
HUCESTE f. Saâdetli, mutlu. Hayirli, ugurlu, meymenetli.
HUCESTE-HISAL f. Güzel huylu, tabiati ugurlu.
HUCESTE-RE'Y Reyi, fikri ve düsüncesi isabetli ve ugurlu.
HUCNE Kusak.
HUCRE (Bak: Hücre)
HUCUB (Hicab. C.) Perdeler, hicablar, hâiller.
HUCURAT (Hücre. C.) Hücreler, odaciklar.
HUCURAT SURESI Kur'an-i Kerim'de 49. suredir. Medine-i Münevvere'de nâzil olmustur.
HUCZE (C.: Hucez) Kusak yeri. * Atesli odun parçasi.
HUD (Hâid. C.) Büyüklük. * Çok hürmet. * Bir Peygamber ismi. Rifk, sükun ve vakar ile muttasif oldugu için bu Peygambere Hud ismi verilmistir. (A.S.) Yahudilere de bu isim söylenilmistir. Nuh tufanindan sonra Yemen diyarinda Hadremud civarinda Ahkaf denilen yerde Ad Kavmine gönderilen Peygamber Hud (A.S.) idi.
HUD SURESI Kur'an-i Kerim'de 11. sure olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmustur.
HUD f. Migfer, bas zirhi.
HUDA f. Rabb. Sâhib. Cenab-i Hak. Hâlik.
HUD'A Hile, oyun. Aldatma. Düzen. Mekir. * Bir kere aldanmak. * Herkese aldanan. Safdil.
HUDABIN Hakki ve hakikati gören. Cenâb-i Hakk'i taniyan.
HUDADAD f. Allah vergisi. Mevhibe-i Ilâhî.
HUDAHAN f. Sehâdet parmagi.
HUD'AKÂR f. Oyuncu, düzenbaz, hilekâr.
HUD'AKÂRÎ f. Düzenbazlik, hilekârlik, oyunculuk.
HUDANEGERDE f. Allah göstermesin.
HUDAPEREST Allah'a ibadet eden. Dindar.
HUDAPESEND f. Allah'in begenecegi sey.
HUDARA f. Allah için, Allah askina.
HUDARA Karanlik gece. * Siyah bulut.
HUDARE Deniz.
HUDARET Yesillik. Sebze.
HUDARÎ Ari kusu.
HUDARI' Bahil kimse.
HUDARIYYE Tavsancil kusu. * Karanlik gece.
HUDASINAS f. Allah'i taniyan, Allah'a iman eden.
HUDAVEND f. Allah, Hâlik, Rabb. * Sâhib, malik, efendi. * Hükümdar, hâkim.
HUDAVENDÎ f. Hudavendilik, sâhiplik, hükümdarlik.
HUDAVENDIGÂR f. Hükümdar, âmir, efendi, sahib. * Osmanli padisahlarindan 1. Murad Han Gazi'nin (1362 - 1389) lâkabidir ve bu sebeple, sehzadeliginde valilik yaptigi Bursa vilâyetine de Cumhuriyete kadar bu nam verilmisti.
HUDAVER Sahip, mâlik. * Bey, hâkim, efendi.
HUDAY f. Allah, Rabb.
HUDAYGÂN f. Büyük hükümdar, yüce sultan, ulu pâdisah.
HUDAYÎ f. Hudâlik, uluhiyyet. Allah'lik. * Allah'a mensub.
HUDAYINABIT Ekilmeden biten ot veya agaç. * Hiç bir talim ve terbiye görmemis adam.
HUDDAM Hizmette bulunanlar. Hizmetçiler. * Cin taifesinden olan hizmetçi.
HUDDE Çukur.
HUDENA (Hadîn. C.) Sâdik dostlar, vefakâr arkadaslar.
HUDER Kökü derin olan ot.
HUDEYBIYE Mekke-i Mükerreme'den Medine-i Münevvere'ye giden yolun üzerinde ve Mekke'den bir merhale uzaklikta küçük bir köy olup, yakininda bir kuyu ve bir agaç vardir ki, bu agacin altinda Hz. Fahr-i Kâinat Efendimize (A.S.M.) besinci hicri senede eshabi tarafindan biat olunmustur. Hicretten bes sene on ay geçtiginde Hz. Peygamber, maiyetindeki Muhacirîn ve Ensar'dan 1400 kisi bulundugu halde umre niyetiyle Kâbe-i Serife'yi ziyaret maksadiyla gidip bu yere vardiklarinda Kureys'in harp için karsi çiktiklarini haber almasi üzerine, harp niyetiyle gelmeyip ancak sila-i rahm ve Beytullah'i ziyaret niyetiyle geldiklerini beyan buyurmuslarsa da, Kureys o sene Hz. Peygamber'le müslümanlarin Mekke'ye girmelerine razi olmayip ertesi sene kabul edecekleri sartiyla ve diger bazi sartlarla muahede akd etmislerdir. Bunun üzerine mezkur sahabeler Hudeybiye'nin yakininda bulunan agacin altinda Hz. Peygamber Efendimize biat ettikten sonra Medine-i Münevvere'ye dönmüslerdir.( ifade ediyor ki: Sulh-u Hudeybiye, çendan zahiri Islâm aleyhinde görülmüs ve Kureysliler bir derece galip görünmüs oldugu halde mânen Sulh-u Hudeybiye, manevî büyük bir fetih hükmünde olacak ve sair fütuhatin da anahtari olacak diye ihbar ediyor. Filhakika, Sulh-u Hudeybiye ile çendan maddi kilinç, kilifina muvakkaten konuldu. Fakat Kur'an-i Hakîm'in bârika-âsa elmas kilinci çikti, kalbleri akillari fethetti. Musâlaha münasebetiyle birbiriyle ihtilât etiler. Mehâsin-i Islâmiyet, envâr-i Kur'aniye, inad ve taassubat-i kavmiye perdelerini yirtarak, hükmünü icra ettiler. Meselâ: Bir dâhiye-i harp olan Halid Bin Velid ve bir dâhiye-i siyaset olan Amr Ibn-ül As gibi, maglubiyeti kabul etmiyen zatlar, Sulh-u Hudeybiyye ile cilvesini gösteren seyf-i Kur'anî, onlari maglup edip, Medine-i Münevvere'ye kemal-i inkiyad ile Islâmiyete gerdendade-i teslim olduktan sonra, Hazret-i Halid bir "Seyfulah" sekline girdi ve fütuhat-i Islâmiyenin bir kilinci oldu.Mühim bir sual: Fahr-ül Âlemîn ve Habib-i Rabb-ül Âlemîn Hazret-i Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'in sahabelerinin, müsrikîne karsi Uhud'un nihayetinde ve Huneyn'in bidayetinde maglubiyetinin hikmeti nedir?Elcevab: Müsrikler içinde o zamanda saff-i sahabede bulunan ekâbir-i sahabeye istikbalde mukabil gelecek Hazret-i Halid gibi çok zatlar bulundugundan sanli ve serefli olan istikballeri nokta-i nazarinda bütün bütün izzetlerini kirmamak için, hikmet-i Ilahiyye, hasenat-i istikbaliyelerinin bir mükâfat-i muaccelesi olarak mazide onlara vermis, bütün bütün izzetlerini kirmamis. Demek mazideki sahabeler, müstakbeldeki sahabelere karsi maglup olmuslar. Tâ o müstakbel sahabeler, berk-i süyuf korkusuyla degil, belki bârika-i hakikat sevkiyle Islâmiyet'e girsin ve o sehamet-i fitriyeleri çok zillet çekmesin. L.)
HUDIY Dag eteginde olan tas.
HUDIR Yumusak taze ot.
HUDM Her nesnenin kökü.
HUDME Çabuk kaynayan çömlek.
HUDR Yesillik.
HUDR Siçramak. Segirtmek.
HUDRA (Bak: Hadrâ)
HUDRE Göz kapaginin içinde çikan çiban.
HUDRET Yesillik. * Yesil renklilik.
HUDRÎ Kara esek.
HUDU' Egilip tevâzu etmek.
HUDU' Alçaklik etmek.
HUDUD (Hadd. C.) Yanaklar. * Cemâatler. * Yeri kazmalar. Yeri yarik etmeler. * Çiçek yapraklari.
HUDUD (Hadd. C.) Sinirlar, hudutlar. * Uçlar. Bucaklar. * Seriatin cezâ hükümlerinin tatbiki.
HUDUD-U MEMALIK Memleket hudutlari. Ülkenin sinirlari.
HUDUD-U SER'IYYE Ser'i hadler. Muayyen suçlara karsilik tatbik edilen ser'i cezâlar.
HUDUDNAME f. Memleket sinirini belirleyen vesika. Harp veya diger bir ihtilaf sonunda iki taraf murahhaslarinca yerinde tetkik edilerek tanzim olunan harita ve rapor. * Memleket dahilindeki bir çiftlik veya arazinin sinirlarini göstermek üzere yapilmis olan vesika.
HUDUMME Kollari kalin olan. * Büyük emir.
HUDUR Asagi indirmek. * Bir yeri sismek.
HUDUR Hazirlik.
HUDUS Yeniden meydana gelme. Sonradan peyda olma. Yok iken vücuda gelme.
HUDUS VE IMKÂN Usul-üd din ve Ilm-i kelâmin dâhi ulemâsinin ve Hükemâ-i Islâmiyyenin gördükleri ve hadsiz bürhanlar ile isbat ettikleri hudus ve imkân hakikatlari.(Onlar demisler ki: Mâdem âlemde ve her seyde tegayyür ve tebeddül var, elbette fânidir, hâdistir, kadim olmaz. Mâdem hâdistir elbette onu ihdâs eden bir Sâni' var. Ve mâdem her seyin zâtinda vücudu ve ademi, bir sebep bulunmazsa müsâvidir. Elbette vâcib ve ezeli olamaz. Ve mâdem muhal ve bâtil olan devir ve teselsül ile birbirini icâdetmek mümkün olmadigi kat'i bürhanlarla isbat edilmis. Elbette öyle bir Vâcib-ül Vücudun mevcudiyeti lâzimdir ki, naziri mümteni, misli muhal ve bütün mâadâsi mümkin ve mâsivâsi mahluku olacak. Evet hudus hakikati, kâinati istilâ etmis. Çogunu göz görüyor. Diger kismini akil görüyor. Çünkü; gözümüzün önünde her sene güz mevsiminde öyle bir âlem vefât eder ki, her birisinin hadsiz efradi bulunan ve her biri zihayat bir kâinat hükmünde olan yüzbin nevi nebatât ve küçücük hayvanat o âlem ile beraber vefât ederler. Fakat o kadar intizamla bir vefattir ki; hasir ve nesirlerine medar olan ve rahmet ve hikmetin mu'cizeleri, kudret ve ilmin harikalari bulunan çekirdekleri ve tohumlari ve yumurtaciklari baharda yerlerinde birakip, defter-i a'mâllerini ve gördükleri vazifelerin programlarini onlarin ellerine vererek, Hafiz-i Zülcelâlin himayesi altinda hikmetine emânet eder. Sonra vefat ederler. Ve bahar mevsiminde hasr-i a'zamin yüzbin misâli ve nümune ve delilleri hükmünde olarak o vefat eden agaçlar ve kökler ve bir kisim hayvanciklar, aynen ihya ve diriliyorlar. Ve bir kisminin dahi kendi yerlerinde emsalleri ve aynen onlara benzeyenleri icad ve ihya olunuyor ve geçen baharin mevcudati, isledikleri amellerin ve vazifelerin sahifelerini ilânat gibi nesredip âyetinin bir misalini gösteriyorlar. Hem hey'et-i mecmua cihetinde her güzde ve her baharda büyük bir âlem vefat eder ve tâze bir âlem vücuda gelir. Ve o vefat ve hudus o kadar muntazam cereyan ediyor ve o vefat ve hudusda gayet intizam ve mizanla o kadar nevilerin vefiyatlari ve huduslari oluyor ki; güya dünya öyle bir misafirhânedir ki, zihayat kâinatlar ona misâfir olurlar ve seyyah âlemler ve seyyar dünyâlar ona gelirler, vazifelerini görürler, giderler. Iste bu dünyada böyle hayatdar dünyâlari ve vazifedar kâinatlari kemâl-i ilim ve hikmet ve mizanla ve müvâzene ve intizam ve nizamla ihdâs ve icad edip, Rabbanî maksadlarda ve Ilâhî gayelerde ve Rahmanî hizmetlerde kadirâne istimal ve rahimane istihdam eden bir Zât-i Zülcelâl'in vücub-u vücudu ve hadsiz kudreti ve nihayetsiz hikmeti bilbedahe, günes gibi akillara görünüyor. S.)(Gelelim imkân bahsine: Mütekellimîn demisler ki:Imkân mütesâviyy-üt-tarafeyn'dir. Yâni, adem ve vücud ikisi de müsâvi olsa, bir tahsis edici, bir tercih edici, bir mucid lâzimdir. Çünkü, mümkinat birbirini icâd edip teselsül edemez. Yâhut, o onu, o da onu icad edip devir suretinde dahi olamaz. Öyle ise, bir Vâcib-ül Vücud vardir ki, bunlari icad ediyor. S.)(Imkân ciheti ise; o da kâinati istilâ ve ihâta etmis. Çünkü görüyoruz ki, hersey, külli ve cüz'i bulunsun, büyük ve küçük olsun, arstan ferse, zerratdan seyyârâta kadar her mevcud, mahsus bir zat ve muayyen bir suret ve mümtaz bir sahsiyet ve has sifatlar ve hikmetli keyfiyetler ve maslahatli cihazlar ile dünyaya gönderiliyor. Halbuki, o mahsus zâta ve o mâhiyete, hadsiz imkânat içinde o hususiyeti vermek, hem suretler adedince imkânlar ve ihtimâller içinde o nakisli ve fârikali ve münâsib o muayyen sureti giydirmek; hem hemcinsinden olan eshâsin mikdarinca imkânlar içinde çalkanan o mevcuda o lâyik sahsiyeti imtiyazla tahsis etmek; hem sifatlarin nev'leri ve mertebeleri sayisinca imkânlar ve ihtimaller içinde sekilsiz ve mütereddid bulunan o masnua, o has ve muvafik maslahatli sifatlari yerlestirmek, hem hadsiz yollar ve tarzlarda bulunmasi mümkün olmasi noktasindan, hadsiz imkânat ve ihtimalât içinde mütehayyir, sergerdan, hedefsiz o mahluka, o hikmetli keyfiyetleri ve inâyetli cihazlari takmak ve techiz etmek, elbette külli ve cüz'i bütün mümkinat adedince ve her mümkinin mezkur mâhiyet ve hüviyet, hey'et ve suret, sifât ve vaziyetinin imkânati adedince, tahsis edici, tercih edici, tâyin edici, ihdas edici bir Vacib-ül Vücud'un vücub-u vücuduna ve hadsiz kudretine ve nihâyetsiz hikmetine ve hiçbir sey ve hiçbir se'n O'ndan gizlenmedigine ve hiçbir sey O'na agir gelmedigine ve en büyük bir sey en küçük bir sey gibi O'na kolay geldigine; ve bir bahari bir agaç kadar ve bir agaci bir çekirdek kadar sühuletle icad edebildigine isaretler ve delâletler ve sehadetler, imkân hakikatinden çikip, kâinatin bu büyük sehadetinin bir kanadini teskil ederler. S.)
HUDUS Kasimaktan ve tirmalamaktan dolayi olan yara.
HUFAL Çok.
HUFALE Arpa, bugday ve pirinç kabugundan saçilan. * Her kabuklunun arinip pâk olani. * Her nesnenin kemi ve yaramazi. * Yag tortusu. * Sira sikintisi ve kepegi.
HUFARE Ahd. * Ücret. * Hayâ siddeti.
HUFAS Isirdigi yer acimayip zarar vermeyen yilan.
HUFDUD Bir kus ismi.
HUFF Abdest alinirken üzerine meshedilebilen mest vs. gibi ayakkabi. * Deve tabani isimli bir nebat.
HUFFAS Yarasa. Gece kusu.
HUFFAZ (Hâfiz. C.) Hâfizlar.
HUFNE (C.: Hufün) Çukur.
HUFRE Kazilmis çukur. Oyuk.
HUFRE Ahd, söz.
HUFRETEYN Iki çukur. Iki delik.
HUFRETEYN-I ENF Burun delikleri.
HUFTE (C.: Huftegân) Yatmis, uyumus.
HUFTE-GÂN (Hufte. C.) f. Yatmis olanlar, yatip uyumus olan kisiler.
HUFTE-GÎ f. Yatip uyuma.
HUFUF Maiset siddeti, geçim zorlugu. * Darlik.
HUFUK Dolanmak.
HUFUT Sâkin olmak. Atesin sönmesi. * Sesin kesilmesi.
HUFVE Yalin ayak olmak.
HUFYE Saklanma, gizlenme. * Etrafi herhangi bir seyle ihata edilen sey.
HUH (C.: Huvhât) Seftali. * Duvardaki isik girecek delik.
HUK f. Domuz, hinzir.
HUKB (C.: Ahkâb) Seksen yil.
HUK-BAN f. Domuz çobani.
HUKERDE f. Terlemis.
HUKESAN f. Tar: Haci Bektas seyhinin Yeniçeri Ocagi nezdindeki vekiline mahsus doksandokuzuncu ortaya 1591 senesinde tâyin olunan Bektasi müritleri hakkinda kullanilir bir tâbirdi. Yeniçeri ocagindan yiyip içen ve yeniçeri odalarinda yatip kalkan bu duacilarin vazifeleri sabah aksam ordunun selâmet ve muvaffakiyetine dua etmekti. Bunun haricinde merasim esnasinda bunlardan sekiz tanesi, yeniçeri agasinin atinin önünde yesil çuha üst elbiseleriyle iki yumrugunu mideleri üstüne bastirarak yürürlerdi. Bu sekiz bektasiden en kidemlisi yüksek sesle "Kerim Allah" der, digerleri de "Hu" diye mukabele ederlerdi. Bundan dolayi bunlara Hukesan denilmistir. (O.T.D.S.)
HUKK (C.: Hukuk-Hikâk) Hokka.
HUKKA (C.: Hukuk) Küçük kutu. Hokka.
HUKNE Tib: Siringa. * Siringa edilen ilâç.
HUKUK (Hakk. C.) Haklar. * Insanin cemiyet hayatinda riâyet etmesi lâzim gelen kaideler, esaslar, yâni; ser'i ve adli hükümler. Hakliyi haksizdan ayiran kaideler. * Seriat kitablarinda yazili olan haklar, kanunlar ve kaideler. * Üniversitenin hukuk tahsili yaptiran kismi. * Hukuk Fakültesi.
HUKUK-U CEZAIYYE Ceza hukuku.
HUKUK-U GAYR-I MEKTUBE Kanunlarda mevcud olmayan örf ü âdet ve teâmül kabilinden olan haklar.
HUKUK-U IBAD Fik: Akidler ve muamelelerle alâkali hukuk. Insanlarla olan muamelelerimizdeki haklar. Ferde ait olan hususi haklar. (Bak: Musibet-i amme)
HUKUK-U ISLÂMIYE Islâm hukuku.(1937 senesinde "Lâhey"de ikinci defa olarak toplanan bir hukuk konferansina vaki olan dâvete mebni Misir Cami-ül Ezher'i heyet-i ilmiyesi nâmina, iki Islâm âlimi de istirak etmis idi. Ezher mümessilleri, bu konferansta iki esasli mevzu hakkinda mütalaada bulunmustur. Bu mevzulardan biri: "Seriat-i Islâmiye: Islâm hukuku nazarinda medenî ve cinaî mes'uliyetler"; digeri de "Islâm hukukuyla Roma kanunlari arasinda bir alâka olup olmamasi ve Islâm hukukunun Roma kanunlarindan müteessir olduguna dair bazi müstesriklerin zuumlarini red mes'elesi" idi.Ezher mümessillerinin mütalaalari, Islâm hukukunun yüksekligi ve içtimaî hayati en mükemmel bir surette mütekeffil bulunmasi hususunda konferanstaki Avrupa'li âzanin takdirlerini celb etmis, bunun neticesinde konferansin bütün âzasi, rey birligiyle asagidaki maddeleri karar altina almislardir:1- Seriat-i Islâmiye (Islâm Hukuku), umumi hukukun (mukayeseli hukukun) kaynaklarindan biridir.2- Islâm hukuku canlidir, tekâmüle salihtir.3- Islâm hukuku, bizatihâ kaimdir, baskalarindan alinmis degildir.4- Birinci mevzu (Yani: Islâm hukukundaki mes'uliyet bahsi) Konferansin siciline Arapça ile tescil edilecektir. Bu, kendisine müracaat edilmek için hazirlanan mecmua-i ilmiyede de nazara alinacaktir.5- Arapça, konferansta istimâl edilecek ve müstakbel devrelerde de buna devam edilmesi tavsiye olunacaktir.Velhasil: Islâm hukukunun bu müstakil, yüksek mahiyeti; onu güzelce tetkik eden zatlar tarafindan her zaman itiraf edilmektedir. Ancak sunu da ilâve edelim ki: Islâm hukuku, kudsi ve istisnai bir mahiyeti haizdir; bunun baska hukuk müesseselerinden istifade etmis olmasi düsünülemez. Fakat Avrupa hukuku, ale-l-itlak Islâm fikhindan ve bilhassa Endülüsde ve Afrikada ziyade intisari cihetiyle Maliki fikhindan pek çok müstefid olmustur. (Ist. Fik. K.)
HUKUK-U MEDENÎ Umumi mânada: Temel hak ve hürriyetler ve medeni haklar. Avrupaî mânada ise: Lâik hukuk sistemi, medeni hukuk.
HUKUK-U MEKTUBE Kanunlarda yazili olan haklar.
HUKUK-U MEVZUA Konulmus kanunlarin meydana getirdigi hukuk.
HUKUK-U MILEL Beynelmilel hukuk. Milletlerarasi hukuk.
HUKUK-U SIYÂSIYYE Siyasi haklar. Memleket idâresini ve halkin hakkini taniyan hükümlerin tamami.
HUKUK-U TABIIYYE Insanin fitratinda bilkuvve mevcut olup, hak ile bâtili, iyi ve fenayi bildiren ve insanlarin toplu bir seklide yasamalarini mümkün kilan hükümler.
HUKUK-U TEAMÜLIYYE Memleketin ahlâkini ve âdatini bildiren örf mânasinda kullanilir.
HUKUK-U UMUMIYYE Cemiyetin bütün fertlerine sâmil olan haklar. (Mülkiyet hakki, istirak hakki vs. gibi.)
HUKUK-U ZEVCIYE Kari ile kocanin birbirlerine karsi hâiz oldugu haklar. Aile hukuku.
HUKUKÇU Hukuk mütehassisi. Hukuku meslek edinen kimse. Avukat, müdde-i umumi "savci" ve hâkim.
HUKUKÎ (Hukukiyye) Hukuka ait, hukuk isleriyle alâkali.
HUKUKIYYAT Hukuk bilgisi.
HUKUKPERVER f. Geçmisi unutmayan, haklara hürmetkâr kimse. Vefali ve sâdik dost.
HUKUKSINAS Hukukçu, hukuk ilmini bilen. * Vefâli kimse. Sâdik dost.
HUKUKULLAH Fik: Ibadetler ve Ilâhî cezalar, ukubetlerle alâkali haklar. * Hukukullah umuma taalluk edip, yalniz bir sahsa âid olmayan ahkâm demektir. Bunlar hukuk-u umumiyeden ibarettir. Cenab-i Hakk'a izafesi, tazim ve ehemmiyetine isaret içindir (T.H.L.)(Nasil "Hukuk-u Sahsiye" ve bir nevi "Hukukullah" sayilan "Hukuk-u Umumiye" namiyle iki nevi hukuk var. Öyle de: Mesail-i ser'iyede bir kisim mesâil, eshasa taalluk eder; bir kisim, umuma, umumiyet itibariyle taalluk eder ki; onlara "Seâir-i Islâmiye" tabir edilir. Bu seâirin umuma taalluku cihetiyle umum onda, hissedardir. Umumun rizasi olmazsa; onlara ilismek, umumun hukukuna tecavüzdür. O seâirin en cüz'isi (sünnet kabilinden bir mes'elesi) en büyük bir mes'ele hükmünde nazar-i ehemmiyettedir. Dogrudan dogruya umum âlem-i Islâma taalluk ettigi gibi, Asr-i Saâdetten simdiye kadar bütün eâzim-i Islâm'in baglandigi o nurani zincirleri koparmaga, tahrib ve tahrif etmeye çalisanlar ve yardim edenler, düsünsünler ki, ne kadar dehsetli bir hatâya düsüyorlar. Ve zerre miktar suurlari varsa, titresinler!... M.)
HUL (Hâyil. C.) Bela. Zahmet. * Mukabele etmek, karsilik vermek.
HULA' Büyük emir (is).
HULABIS Ince ses.
HULAK Bogaz agrisi.
HULALET Samimi dostluk arkadaslik.
HULAM (HULLÂN) Kurban olmayan küçük oglak.
HULASA Bir seyin, bir bahsin özü. Kisaca esasi.
HULASA-I KELÂM Sözün hülâsasi. Sözün özü.
HULASAT-ÜL HULASA Hulâsanin hulâsasi. Özünün özü. * Ayet-ül Kübrâ Risâlesinin hülâsasi.
HULASATEN Kisaca, özet olarak, hülâsa olarak, muhtasaran.
HULAVE (C.: Halâvi) Kafanin ortasi.
HULB Domuz kili. Kalin kil. Yele kili. * Kildan yapilmis kalem, kil firça.
HULB Kuyu dibinde olan balçik. * Agaç dibinden çikan budagin yapragi. * Lif.
HULBE Hububattan olan böy.
HULBE (C.: Huleb) Liften yapilan urgan.
HULC Küçük gemi.
HULD Ebedilik. Sonu olmayan. Sonu olmamak.
HULDE Köstebek.
HULDZAR f. Cennet.
HULEB Bozrak bir ot ki, yer üzerine yayilir, sapi olmaz; yapragini koparsalar sütü akar ve ekseriyâ geyik yer.
HULEFÂ (Halife. C.) Halifeler. (Bak: Halife)
HULEFÂ-I AKLÂM Kalem memurlari.
HULEFÂ-I ERBAA (Hulefa-i Râsidîn) (Bak: Çâr-yâr)
HULEFÂ-I MEHDIYYÎN Mehdi olan halifeler. Yani âhir zamanda gelen büyük mehdinin bazi vâsiflarina sahib olan halifeler. (Bak: Mehdi)(Hz. Mehdi'ye dair muhtelif rivayetler var. Tafsilat ve tasvirat baska baskadir... Resul-i Ekrem (A.S.M.) vahye istinaden herbir asirda kuvve-i mâneviye-i ehl-i imani muhafaza etmek için, hem dehsetli hadiselerde ye'se düsmemek için, hem âlem-i islâmiyetin bir silsile-i nuraniyesi olan Al-i Beytine ehl-i imani manevi rabt etmek için Mehdi'yi haber vermis. Ahirzamanda gelen Mehdi gibi her bir asir, Âl-i Beyt'ten bir nevi mehdi belki mehdiler bulmus. Hattâ Âl-i Beyt'ten ma'dud olan Abbasiye hulefasindan Büyük Mehdi'nin çok evsafina cami' bir Mehdi bulmus. Iste Büyük Mehdi'den evvel gelen emsalleri nümuneleri olan hulefa-i mehdiyyîn ve aktâb-i mehdiyyîn evsaflari, asil mehdinin evsafina karismis ve ondan rivayetler ihtilafa düsmüs. M.)
HULEFÂ-I SELÂSE Üç halife: Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman (R.Anhüm)
HULEKE Kum içinde olan küçük bir hayvan.
HULEL (Hulle. C.) Elbiseler.
HULEL-I FÂHIRE Kiymetli, sasaali, parlak elbiseler.
HULEYFE Medine ehlinin ihramlandigi yer.
HULEYKA' At burnu.
HULEYME (C.: Huleymât) Memecik. * Ciltte, bilhassa dil üzerinde bulunan küçük kabarciklarin beheri.
HULF Ahdinde durmamak. Ahdini bozmak. Sözde durmamak. * Nakz.
HULF-ÜL VA'D Ahdinden dönmek. Verdigi sözü yerine getirmemek.
HULF-ÜL VAÎD Va'dedilmis azabi yapmamak, cezâyi yerine getirmemek. (Cenâb-i Hak kendine isyan edenlerin, günahta devam edenlerin cehenneme gideceklerini beyan ediyor, tehdid ediyor, vaid ile beyanda bulunuyor. Affetmedigi takdirde bu vaidinden dönmesi, aslâ adâletine yakismaz, muhâldir.)
HULFETMEK Sözünde durmamak.HULIYY : (C.: Huliyyât) Altun, gümüs, elmas, zümrüt, vs. gibi süs esyasi. Mücevher.
HULK Huy. Ahlâk. Tabiat. Yaratilistan olan haslet. Seciyye. Cibilliyet. * Insanin dogustan veya sonradan kazandigi ruhî ve zihnî hâller.
HULKAN Huy ve tabiatça. Ahlâk cihetiyle.
HULKÎ Huy ile, hulk ile alâkali ve hulka müteallik.
HULKUM Insan veya hayvan bogazi. Agizdan mideye giden yol.
HULL (HILL) Dost.
HULLAN (Halil. C.) Sâdik dostlar, arkadaslar.
HULLE Agir, pahali. * Belden asagi ve belden yukari olan iki parçadan ibâret olan elbise. * Cennet elbisesi. * Fik: Üç defa kocasinin bosadigi bir kadinin dördüncü defa eski kocasina nikâh düsebilmesi için baska birine nikâhlanmasi. Müslim bir erkek karisini üç talak ile bosarsa, bu kadin ile tekrar nikahlanmasi haram olur. Ancak kadin, baska bir erkek ile evlenir ve onunla da anlasamaz ve bosanip ayrilsalar, bu halde isterlerse ilk evlilik haline dönebilirler. Fakat üç talak ile bosananlar tekrar nikâhlanmalari için ser'î imkân yok denecek kadar zayif oldugundan baska hileli yollara gitmeleri haramdir. (Hak Dini Kur'an Dili, Cilt : 2, sh: 788)
HULLE (C.: Hilâl) Dostluk.
HULLEB Yagmursuz bulut.
HULLEBAF f. Terzi.
HULLEDALLAH Allah dâim ve bâki etsin.
HULLET (C.: Hulel) Içten, samimi sevgi. Dostluk. Muhabbet. Haslet.
HULLIYYAT (Hulliyy. C.) Pirlanta, altun, gümüs gibi süs esyalari.
HULM Rüya, hülya. * Ihtilâm olmak. Açik saçik rüya. * Akil.
HULM Geyigin yataklandigi yer.
HULSE Kapmak. * Karismak. * Firsat.
HULTA Ortaklik, sirket.
HULU Hali olmak.
HULUC Ayrilmak. * Çekilmek. * Yavrusu ayrildiginda sütü az olan deve.
HULUD Ebedilik. Devam üzere olmak. Bir sey aslî hâleti üzere dâim olmak.
HULUK Huy. Tabiat. Ahlâk.
HULUK-I AZÎM Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) mübarek huylari.
HULUKA (C.: Ahlâk-Halkân) Eski olmak.
HULUL Girme. Dâhil olma. Içine gizlice giris. * Birinin veya birkaç kimsenin sevgi veya itimadini kazanmak, içlerine onlardan görünüp girmek. * Halletmek. * Vuku' bulmak. Zuhur etmek. * Gelip çatmak. * Bir menzile inmek. * Kim: Bazi akici cisimlerin vücud mesâmâtindan kolaylikla geçebilmesi ve bu esâsa dayanan kimya tahlil usulü. * Fiz: Mesamati olan bir perde ile ayrilan iki akici cisimde mevcut bazi maddelerin birinden digerine geçmesi hâdisesi ki, barsaklarda olan imtisas bu tarzdadir.
HULUL-I RAMAZAN Ramazan ayinin gelmesi.
HULUL-I SITA Kis mevsiminin gelmesi.
HULULE Dostluk.
HULUS Hâlislik. Saflik. * Samimiyet. Hâlis dostluk. Içden davranmak. Her hayirli isi ve ameli Allah rizâsini niyet ederek yapmak.
HULUS-I KALB Kalbden, gönülden, içten samimiyet.
HULUS-I NIYET Niyetin hâlis olmasi.
HULUSI Samimi, candan. Hâlis ve içi temiz olan.
HULUSIYYET Hâlislik. Samimi dostluk.
HULUSKÂR f. Bir insana karsi samimi muhabbeti olan. * Dalkavuk. Menfaati için sevgi ve iyi muamele gösteren.
HULUSKÂRÂNE f. Samimi muhabbet ve sevgi ile. * Ikiyüzlülükle, dalkavuklukla.
HULUSNAME f. Yalniz muhabbet, alâka ve bagliligi göstermek üzere sunulan mektub.
HULUVV Bos olmak, hâlî olus. Bosluk. Bosta olmak. * Huk: Taraflarin anlasarak evlilik hayatlarina son vermeleri. * Huk: Bir gayr-i menkulün, muayyen bir bedel ile kiralanmis olmasindan dogan kiracilik hakki ve menfaati. * Hava parasi adiyla verilen meblag.
HULÜC Çok yeyici, fazla yiyen.
HULÜM (C.: Ahlâm) Düs, rüyâ. (Rüyâ tâbiri iyilerinde; hülm tâbiri kötülerinde kullanilir.) * Ihtilam olmak. * Akil.
HULV Tatli. * Hos ve güzel. Iyi.
HULVAN Bir kimsenin hizmeti karsiliginda, ücretinin haricinde verilen se