A
B
C
Ç
D
E
F
G
H
I
İ
J
K
L
M
N
O
Ö
P
R
S
Ş
T
U
Ü
V
Y
Z
HA
Osmanli alfabesinde sekizinci harftir ve ebced sayisi ile de sekizi
ifade eder. seklinde okunursa: Haram sey, hasari yüzsüz kadin mânâlarina
gelir.
HA
harfinin
ismidir. Ebcede göre bes sayisina delâlet eden ( ) harfi, mehmusedendir.
Bazan baska harfe yâni "yâ" veya "hemze" veya "elif"e kalbolur. Bir
kelimenin evveline ve âhirine ilâve edilebilir. Arabçada bes vecih üzere
müstameldir:1- Zamir olarak, nasb ve cerr yerlerinde kullanilir.2- Gaib
harfi olur. Mücerret gaib mânasina gelir: ( Ebûhu: Onun babasi)
kelimesinde oldugu gibi.3- Sekte "Hâ"sidir. Kelimenin sonunda olan
harekeyi veya harfi beyan için digerine eklenir. ( Mâ-hiye) ve ( Hâ-hünâ)
da oldugu gibi.4- Soru hemzesinden degismis olan "hâ" dir.5- Müennes
isareti olan "hâ" dir.
HA
f. "Iste!" mânasinadir. * Cemi edatidir. Kelimelerle birleserek onlari
çogul yapar. Meselâ: Ayine-hâ : Aynalar. Der-hâ : Kapilar. Esb-hâ : Atlar.
Zülüf-hâ : Zülüfler.
HA(Y)
f. Çigneyen mânasina gelir ve birlesik kelimeler yapilir. Meselâ:
Seker-hâ : Seker çigneyen. * Mc: Tatli sözlü, güzel ve dokunmaz sözler
söyleyen.
HA
Kelime-i tenbihtir. Isaret ismi olan Zâ ve Zi kelimeleri ile Hâzâ
Hâzihi Hâzâke gibi. Bundan baska "hâ" tenbih edati olarak kelimeye dâhil
edilir. (Hâzâ ) da oldugu gibi yakini ifade eder. Isaret ismi veya nida
olur. (Eyyühâ ) daki gibi.
HAB'
Gizli, sakli, hafi. * Gizlemek, örtmek, setretmek.
HAB
f. Uyku. Rü'yâ.
HÂB-I ADEM
Ölüm uykusu.
HÂB-I CÂVID
Ebedî uyku, ölüm.
HÂB-I GAFLET
Gaflet uykusu.
HÂB-I GIRAN
Agir uyku.
HÂB-I HARGUS
Tavsan uykusu. Süpheli ve hafif uyku. * Yalan, hile.
HÂB-I NUSIN
Tatli uyku.
HÂB-I RAHAT
Istirahat için uyku.
HAB (HÂBE)
Günah. Suç.
HABAB
(Habâbe) Son derece muhabbet. * Su üzerindeki hava kabarcigi.
HABAIB
(Habibe. C.) Habibeler, sevgili kadinlar.
HABAIK
(Habike. C.) Kehkesanlar, samanyollari. * Çizgiler.
HABAIL
(Hibale. C.) Ag, tuzak, bag, kement.
HABAIL-I MEVT
Ölümün sebepleri.
HABAIL-ÜS SEYTAN
Seytanin tuzaklari. * Kadinlar.
HABAIS
(Habise. C.) Kötülükler. Murdar ve pis seyler.
HABAK
f. Mandira, agil. * Dört yani bir duvar veya set ile çevrilmis yer,
avlu.
HABAL
Bozulma, düzensizlik. Karma karisiklik. * Sikinti, hüzün, keder,
üzüntü.
HABALA
(Hublâ. C.) Gebeler.
HABALEYAT
(Habâlâ. C.) Hâmileler, gebeler.
HAB-ALUD
Uykulu. Uyku karisik.
HABAR
(C.: Habârât) Imzâ. Mühür, damga.
HABARAT
(Habâr. C.) Imzâlar. * Damgalar.
HABARÎR
(Hibrîr. C.) Dagçiçekleri. Dagda yetisen çiçekler.
HABASET
(Hubs) Murdarlik, pislik, kötülük.
HABAT
Vücuttaki bir yara iyilestikten veya vücuda bir sopa ile vurulduktan
sonra bedende kalan iz. * Davarin çok yemekten dolayi karninin
sismesi.
HABAYA
Gizli isler, gizli seyler. * Defineler.
HABAZ
Hareket. * Bâtil olmak. * Eksilmek.
HABB
Tane, çekirdek. * Yuvarlak olarak hazirlanmis ilâç. * Bugday tanesi
veya buna benzer tohum.
HABB
Aldatici, kurnaz, hileci, hilekâr. * Denizin kabarmasi, denizde dalga
olmasi.
HABBAL
(Habl. dan) Urgan ve ip satan kimse.
HABBAR
Terzi. * Mürekkepçi.
HABBAS
Zindanci, gardiyan, hapseden.
HABBAT
(Habbe. C.) Habbeler, tohumlar, tâneler. * Haplar.
HABBAZ
(Hubz. dan) Ekmekçi. Ekmek yapan veya satan kimse.
HABBAZÎ
Ekmekçilikle ilgili.
HABBE
Tane. Tohum. * Ihtiyaç. * Parça. * Dirhemin 1/48 kadari.
HABBET-ÜL KALB
(Bak: Süveydâ)
HABBET-ÜS SEVDA
Çörek otu.
HABBE (HUBBE)
Yol, tarik.
HABBE
Gammazlik yapan kadin. (Müz: Habb)
HABBEYI KUBBE YAPMAK
Degeri olmayan bir seye çok fazla ehemmiyet vermek. Zihinde
büyütmek.
HABBEZA
"Ne güzel, ne sevimli, ne hos" mânâsinda bir takdir edatidir.
HABBÜL BÜLUG
(Habb-ül bülug) Erginlik çagindaki erkek ve kiz çocuklarin yüzlerinde
ve alinlarinda çikan sivilceler.
HABC
Vurmak, darbetmek.
HABC
Devenin ot yemekten dolayi karninin sismesi. * Vurmak.
HABCAME
f. Gecelik ve pijama gibi gece uyurken giyilen elbise.
HAB-DIDE
f. "Rüya görmüs." Büluga ermis genç.
HABE
f. Sikilma, bunalma,
darlanma, bogulma.
HABE
Zarara ziyana ugradi (mânâsina fiil).
HABEB
Aldatma, kandirma. Hile, kurnazlik.
HABEK
f. Üzülme, sikinti yapma. * Sikilma, bunalma.
HABEL
Ana rahmindeki çocuk, cenin. * Gebelik, gebe olma zamani. * Fls:
Musallat fikir.
HABELE
Üzüm çubugu.
HABELLAK
Küçük olup büyümeyen koyun.
HABEN
Siroz denilen ve karinda su toplanmasindan ileri gelen bir
hastalik.
HABEN
Kisaltma, azaltma, kasma. * Edb: Aruzda "fâilâtün" den "ât" hecesini
atarak, nazmi "fâilün" veznine sokma.
HABENDAT
Sisman kadin.
HABENNEKA
(Bak: Hebenneka)
HABENTA'
Kisa boylu, tiknaz kisi.
HABER
Hâriçten insanin fikrine intikal eden ilim. * Yeni havadis. Agizdan
agiza nakledilen söz. * Peyam. Peygam. Nebe'. Ilim ve malumat. Bilgi. *
Hadis, Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm'in sözü. * Edb: Hâdiseyi
bildiren fiil veya cümle. * Gr: Müsned. Mübtedanin mukabili. Bir isme
yakistirilan sifat. Allah büyüktür cümlesinde: Allah, mübteda; büyüktür,
onun haberidir. Bu, mübteda ise beraber tam bir cümle teskil eden; merfu'
bir isim, fiil veya cümle olabilir. (Bak: Müsned)
HABER-I KÂZIB
Yalan haber.
HABER-I MESHUR
Bidayette râvisi mahdut iken sonraki devirlerde, yalan üzere
ittifaklari muhal olan bir cemaat tarafindan nakledilegelen makbul
hadistir. (Ist. Fik.K.)
HABER-I MÜTEVATIR
Birçok kimselerin çoklari vasitasi ile rivâyet ettikleri hadis.
HABER-I SÂDIK
Dogru haber. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) sözü. Hadis.
HABER-I VÂHID
Bir sahabeden, bir kisiden veya bir koldan gelen sahih hadis. (Bak:
Mütevatir)
HABER
Berelenme, yaralanma. Çürüme.
HABERDAR
Haberli, vâkif, bir mes'eleden haberi olan.
HABERÎ
(Haberiyye) Haberle ilgili. Haberden ibaret olan. * Gr: Yüklemle
ilgili.
HABERKAS
Küçük deve. * Küçük adam.
HABERPIJUH
f. Haber almaya çalisan. Haber arastiran, haber toplayan.
HABES(E)
(Habis. C.) Kötüler. Alçaklar. Pisler. * Necaset denilen ve maddeten
pis seyler (Necis veya necaset-i hakikiye de denir.)
HABES
Afrika'nin Kizildeniz sâhili güneyinde müstakil bir memleket. Bu
memleket ahalisinden olan. * Beyaz ve siyah arasinda koyu esmer
adam.
HABESÎ
Habes memleketi ahalisinden olan. Habes'e mensub ve müteallik olan. *
Koyu esmer renkli adam. * Hat, tezhib, minyatür gibi güzel san'atlarda
kullanilan bir cins kâgit.
HABETIKTIK
Atin tirnagi tasa dokundugunda çikan ses.
HABEVKERA
Belâ, mihnet.
HABGAH
f. Yatak odasi. * Uyunacak yer.
HAB-GÜZAR
f. Uyuyan, uyuyucu.
HABHAB
Karpuz.
HABHAB
(C: Habâhib) Kisa boylu adam.
HABHAB
Takunye. * Canbaz ayakligi.
HABHABE
Yumusaklik, rahavet. * Muzdarip olmak, aci çekmek.
HABHABÎ
Issiz güçsüz bos olarak dolasan adamlar.
HABIT
Susturucu. * Batil kilan. Iptal ettiren. * Degersizlesen.
HABIT
(Hübut. dan) Yukaridan asagiya inen. Inici. Düsen. Hübut eden.
HABI
Sürünüp emekleyen ufak çocuk.
HABIB
(Hubb. dan) Sevilen. Sevgili. Seven. Dost.
HABIB-ÜL BEKKÂÎN
Aglayanlarin sevgilisi. Aglayanlarin habibi.
HABIB-ULLAH
(Habib-i Hudâ) Allah'in sevgilisi. Hz. Muhammed (A.S.M.) (Eger Allah'a
muhabbetiniz varsa Habibullah'a ittiba edilecek. Ittiba edilmezse netice
veriyor ki; Allah'a muhabbetiniz yoktur. Muhabbetullah varsa netice verir
ki; Habibullah'in sünnet-i seniyesine ittibai intac eder. L.)(Sâni-i
Âlem'in; âsârin sehadetiyle nihayetsiz cemâl ve kemâli vardir. Cemâl, hem
kemâl, ikisi de mahbub-u lizâtihidirler. Yâni bizzat sevilirler. Öyle ise,
o cemâl ve kemâl sahibinin cemâl ve kemâline nihayetsiz bir muhabbeti
vardir. O nihayetsiz muhabbeti, masnuatinda çok tarzlarda tezahür ediyor.
Masnuatini sever, çünki, masnuatinin içinde cemâlini, kemâlini görür.
Masnuat içinde en sevimli ve en âlî, zihayattir. Zihayatlar içinde en
sevimli ve âli, zisuurdur. Ve zisuurun içinde câmiiyet itibariyle en
sevimli, insanlar içinde bulunur. Insanlar içinde istidadi tamamiyle
inkisaf eden, bütün masnuatta müntesir ve mütecelli, kemâlâtin
nümunelerini gösteren fert, en sevimlidir... Iste: Sâni-i Mevcudat, bütün
mevcudatta intisar eden tecelli-i muhabbetin bütün envaini; bir noktada,
bir âyinede görmek ve bütün enva-i cemâlini, Ehadiyyet sirriyle göstermek
için secere-i hilkatten bir meyve-i münevver derecesinde ve kalbi, o
secerenin hakaik-i esasiyyesini istiab edecek bir çekirdek hükmünde olan
bir zâti, o mebde'-i evvel olan çekirdekten tâ münteha olan meyveye kadar
bir hayt-i ittisal hükmünde olan bir Mi'rac ile, o ferdin, kâinat nâmina
mahbubiyyetini göstermek ve huzuruna celbetmek ve rü'yet-i cemâline
müserref etmek ve ondaki hâlet-i kudsiyyeyi baskasina sirayet ettirmek
için kelâmiyle taltif edip, fermaniyle tavzif etmektir... S.)
HABÎDE
(C.: Hâbidegân) f. Uyuya kalmis, uykuya dalmis, uyumus.
HABÎE
Görülmemis, daha henüz kesfedilmemis. * Göze görülmeyen sey. *
Kesilmis, parça parça olmus.
HABIH
Agaçla vurmak. * Bölmek.
HABÎKE
(C.: Habâik) Kehkesan, samanyolu. * Çizgi. * (C.: Hubük) Dikkat ve
itina ile, saglam ve san'atli dokunmus, yol yol hâreli güzel kumas.
HABIL
Sihirbaz, efsuncu, büyücü. * Kement ile yakalanan canavar.
HABÎL
Yigit, bahadir, genç, delikanli. * Tuzak, ag.
HABIL
Ilk insan Hz. Adem'in (A.S.) ogullarindan birinin ismi.
HABILE
Gebe, hâmile, yüklü.
HABÎN
Zakkum agaci.
HABIR
Taze ve yeni sey.
HABIR
Haberli. Haberdar. Agâh. Âlim. Arif-i billâh. * Herseyi bilen Allah
(C.C.)
HABIRÂNE
f. Bilgili ve haberdar olana yakisir sekilde.
HABIS
Bagislanan sey. Mukabilinde bir ücret istenmeyen sey. Parasiz olarak
verilen nesne.
HABÎS
(Hubs. dan) Fesadci. Hilekâr. Alçak tabiatli. Kötü. Pis.
HABIS
Hapseden. Tutan. Hapishâneye atan.
HABIS(A)
Un helvasi.
HABISTAN
f. Yatakhane, yatak odasi.
HABÎT
Fâsid, yaramaz, bozuk.
HABIYE
(C: Havâbi) Küp. * Küçük havuz. * Kuyu.
HABK
Bükmek. * Saglam yapmak. * Iyi dokumak.
HABL
Bir seyin bozulmasi. Noksan olmak. * Delirmek.
HABL
Ip. Urgan. Halat. * Tib: Vücudda ip gibi olan âzalar.
HABL-ÜL MESAKÎN
Sarmasik bitkisi.
HABL-ÜL METIN
Saglam ip. * Mc: Islamiyet. Kur'an-i Kerim.
HABL-I MEVHUM
Mc: Daima olacak gibi görünüp de gittikçe uzaklasan istek, gaye.
Mevhum ip.
HABLULLAH
Allah'in ipi. Kur'an-i Kerim. Allah'a kavusma vasitasi. Ihlâs. Itaat.
Cemaat.
HABL-ÜL VERID
Sah damari. Atar damar.
HABN
Karnin sismesi.
HABN
Etegini kaldirmak. * Bir seyi kabzetmek, almak.
HABNA'
Çibanlari olan kadin.
HABNADIDE
(Hâb-nâdide) f. Büluga ermemis çocuk. Erginlik çagina gelmemis erkek
veya kiz.
HAB-NAK
f. Uykusu gelmis kimse, uykulu kisi.
HABNAME
f. Rüya kitabi.
HABR
(C.: Ehbâr) Alim ve sâlih kimse. Bilgili. Ehl-i ilim. * Ferahlik. *
Nimet, vüs'at. * Refah, sürur. (Bak: Hibr) * Tib: Dislerin beyazina âriz
olan sarilik.
HABR-ÜL ÜMMET
Ümmetin âlimi, meshur âlim.
HABR
(C: Hubur) Büyük tuluk.
HABRA'
(C: Habâri-Haberât) Sedir agaci biten düz yer. Yumusak yer.
HABREKÎ
Kene böcegi.
HABRENCE
Güzel yemek. * Yumusak.
HABRÎR
Sey mânâsina gelir bir isim.
HABS
Murdar, pis. Çirkin. * Ayip, günah.
HABS
Hapis, alikoyma, bir yere kapatip disari çikarmama. Salivermeme. *
Zaptetme, tutma.
HABS-I BEVL
Idrarini tutma.
HABS-I DÜMÛ'
Metanet gösterip gözyaslarini zaptetme.
HABS-I MÜNFERID
Tek basina olan hapis. Hapishanede bir kisilik hücre. * Ehl-i dalâlet
için olan ölüm ve kabir.
HABS
Bir kaç seyi birden karistirmak.
HABS
Cemetmek, toplamak.
HABT
Siddetli vurmak. Önünü görmeyerek körcesine basip yürümek. * Yanilmak,
unutmak, hatâ etmek. * Fesada vermek. * Hiç umulmayan birisinden yardim
istemek. * Cin çarpmak.
HABT
(C.: Ahbât) Sükun. Husu. * Sönmek. * Çukur yer. * Düz yer.
HABT
Yanlis hareket. * Maktulün kaninin heder olmasi. * Bozma, ibtâl etme,
muteberligini kaybettirme. * Bir bahis veya münazarada karsisindakinin
hatasini isbat ile onu ilzam edip susturma.
HABT-I A'MÂL
Irtidad eden, yâni dinden çikan bir kimsenin, dindar iken yapmis
oldugu ibadetlerinin ibtâl olup sevapsiz kalmasi.HABTER : Kisa
boylu.
HABT U HATA
Düzensizlik, yanlis, hata.
HABUL
Hurma agacina çikarken kullanilan urgan.
HABUS
Galip kimse.
HABY
(C.: Hibâyâ) Örtmek. * Gizli olan.
HABZ
Ekmek pisirmek. * Ekmek vermek. * Sözü birbiri ardinca söyleyip
yürümek. * Devenin ayagini yere vurmasi.
HAC
(Hâcet. C.) Ihtiyaçlar. * Devedikenleri.
HAC
f. Put, haç.
HACA
Haris olmak. * Akilli.
HACA'
(C.: Ahcâ) Akil. * Nahiye.
HACAC (HICÂC)
Kas kemigi.
HACACE
(C.: Hicc) Su üstünde olan yagmur kabarcigi.
HACALET
Utanma. Utanç.
HACALET-ÂVER
f. Utandirici. Utanç veren.
HACAMET
(Hacamat) Tib: Vücudun bir tarafindan kan aldirmak.
HACAT
(Hacet. C.) Hâcetler. Ihtiyaçlar.
HACB
Men'etme. Mahrum etme.
HACB-I HIRMÂN
Huk: Bir vârisi mirastan tamamen mahrum etme.
HACB-I NOKSAN
Bir vârisi mirastan kismen mahrum etme.
HÂCC
(C.: Hüccac) Hacca gitmis kimse. Haci.
HACC
Kasdetmek. Muârazada delil ve bürhan ile galip olmak. * Bir yere çok
tereddütle varip gelme. * Sâyan-i tâzim bir seye teveccüh. * Bir seyden
feragat etmek. * Fik: Islâmin sartlarindan ve hâli vakti müsait olan her
müslümana farz olan, Mekke-i Mükerreme'deki Kâbe-i Serif'i usulüne uygun
olarak Arabi Zilhicce ayi, Kurban Bayrami günlerinde bir defa ziyaret
etmek.Farz olan hacca, Hacc-i Ekber denildigi gibi, umreye de Hacc-i Asgar
denilir. Maamafih arefe günü cumaya tesadüf eden bir hacca da Hacc-i Ekber
denilir.
HACC-I IFRAD
Umreye niyet etmeksizin yalniz basina yapilan farz, vâcib veya nâfile
hacdir ki, ihrama girerken yalniz hacca niyet edilmis olur. Bunu yapana
"müfrid" denir.
HACC-I KIRAN
Hac aylarindan önce veya hac aylarinda hac ile umrenin ikisi için
birden ihrama girilip umre yapildiktan sonra usulü dairesinde ifa edilen
hacca denir. Bunu yapan kimseye "karin" denir.
HACC-I TEMETTU'
Hac mevsiminde evvelâ umre için ihrama girilip umre yapildiktan sonra;
ayni mevsimde daha yurda, aile ocagina dönülmeden tekrar ihrama girilerek
usulü dairesinde yapilan hacdir. Bunu yapan kimseye "mütemetti"
denir.
HACC SURESI
Kur'an-i Kerim'in 22. suresidir.
HACCAC
Çok eskiden Irakta vâlilik yapan fakat, Hz. Resul-ü Ekremin (A.S.M.)
soyundan gelenlere ve onlara taraftar olanlara çok zulmeden, haddini asmis
bir zâlimin ünvâni. Asil ismi Yusuf bin Sakafi'dir. Haccac-i Zâlim diye de
anilir.
HACCAL
Satafatli, debdebeli, gösterisli.
HACCAM
Hacamat eden, kan alan.
HACCAR
Tas isçisi, tas isinde çalisan, tasçi.
HÂCCE
(C.: Havâcc) Hacca giden, usulüne uygun olarak Kâbe'yi ziyaret ederek
hac vazifesini yerine getiren kadin veya kiz. * (C.: Hâcc) Bir cins
diken.
HACCE
Cadde.
HÂCC-ÜL HAREMEYN
Usulüne uygun surette, Mekke-i Mükerreme'yi ve Medine-i Münevvere'yi
ziyaret eden.
HÂCE
f. Hoca, efendi, sâhib, muallim, âile reisi.
HÂCE-I ÂLEM
(Hâce-i Kâinat) Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir
ünvani.
HÂCE-I EVVEL
Milletin ilmen ve fikren terakki etmesi için, çesitli bilgileri,
halkin rahatlikla anlayabilecegi bir lisan ile yayan kimse.
HACEB
Girtlak.
HACEBE
(Hâcib.
C.) Perdeciler, kapicilar. * Insanin oturak yeri olan uzvu, kalça.
(Ikisine "hacebetan" derler)
HÂCEGÂN
(Hâce. C.) f. Hocalar. * Eskiden yüzbasi rütbesi karsiliginda sivil
rütbe. * Bâb-i Âli kalemleri efendilerinden hususi bir rütbe tasiyan
adam.
HÂCEGÂN-I DIVAN-I HÜMAYUN
Eskiden devlet dairelerindeki yazi islerinin basinda ve bir takim
mühim memuriyetlerde bulunanlar hakkinda kullanilan bir tâbirdi. Ikinci
Mahmud zamaninda yenilikler yapilip memuriyete mahsus rütbeler ihdas
olunurken hâcegânlik da rütbe sayilmis ve bunlara ait nisanla, resmi
günlerde giyecekleri elbise de tâyin olunmustu. Bu suretle hâcegân-i
divân-i hümâyun tâbiri de tarihe karismisti. (O.T.D.S.)
HACEGÎ
f. Tüccar, ticaretle mesgul olan kimse. * Efendilik, hocalik.
HACEL
(Hacl) Utanma, sikilma, hayâlilik.
HACEL
Keklik kusu.
HACELAN
Ayaginda köstek olan kisinin yürümesi. * Bir ayak üstüne
yürümek.
HACELE
(C.: Hacel-Hacelân-Haclâ) Disi keklik. * Çesitli elbiselerle süslü
gelin evi.
HACEN
Egrilik.
HACER
Tas, kaya. * Ismail Peygamber'in anasinin ismi.
HACER-I SEMAVÎ
Gökten düsen tas. * Gök tasi.
HACERAT
(Hacer. C.) Taslar, kayalar.
HACEREYN
Iki tas. * Mc: Altun ile gümüs.
HACER-ÜL ESVED
(El-Hacer-ül Esved) Kâbe'de bulunan meshur siyah tas. Rengi siyah
oldugundan "Esved" denmektedir. (Islâm Ansiklopedisi'ne göre: Kâbe'nin
sark kösesinde olup, yerden bir buçuk metre yükseklikte kapiya yakin bir
yerde yerlestirilmis, üç büyük ve bir kaç tane de küçük parçadan
mütesekkil ve gümüs bir halka ile çevrili ve bir adi da El-Ruh-ul Esved
denilen tastir.)Rivayetlere göre; bu semavi bir tas olup Hz.Ibrahim
Aleyhisselâm'a Cebrail Aleyhisselâm tarafindan getirildi. Daha evvel Ebu
Kubeys Dagi'nda muhafaza ediliyordu.Hz. Ömer Radiyallahu anhu, Hacer-i
Esved'e yaklasip öpmüs ve demistir ki; "Çok iyi bilirim ki, sen zarari ve
menfaati olmayan bir tas parçasisin. Eger Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm seni takbil ettigini görmese idim, aslâ seni takbil etmezdim."
(Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih Tercemesi) Kâbe'nin sark kösesinde ve yine
yerden bir buçuk metre yüksekte diger bir tas, El-Hacer-ül Es'ad (Mes'ud)
da vardir ki; tavaf esnasinda buna yalniz el ile temas edilir.
HÂCE-SERA
f. Haremagasi, hadimagasi.
HÂCET
(C.: Hâcât) Ihtiyaç, lüzum, muhtaçlik.
HÂCETAS
f. Eskiden bir efendinin müteaddit kölelerinden her biri.
HÂCETMEND
f. Ihtiyaç sahibi, muhtaç.
HÂCET-MENDÂNE
f. Muhtaçcasina, ihtiyaçli olarak.
HÂCET-MENDÎ
f. Muhtaçlik, ihtiyaçli olma.
HÂCETREVA
Ihtiyaci gideren, ihtiyaç olan bir seyi te'min eden.
HACEVCA'
Uzun ayakli adam. * Uzun adam.
HACEZE
Zâlimler.
HACFE
(C.: Hucuf) Sade demirden olan kalkan.
HACHACE
Korkudan melul olmak. * Sirrini demek isteyip yine dememek.
HACHACE
Gizlenmek.
HACI
(C.: Hüccâc) Hacc farizasini yerine getirmis olan müslüman.
HACIYATMAZ
Dibindeki agirliktan dolayi yere ne sekilde birakilirsa birakilsin,
dik bir durum alan oyuncak. * Mc: Zor durumlarda kendisini çabucak
toparlamayi beceren kisi.
HACÎ
(Hicv. den) Hiciv yazan, hicveden, yeren.
HÂCIB
Perde. * Perdeci. Kapici. * Eskiden Osmanli Imparatorlugu zamaninda
Devlet Reisinin en yakin me'muru. Vezirler veya âmirler. * Kas.
HÂCIB-I BÂRI
Cebrail (A.S.)
HÂCIB-I YEMIN
Sag kas.
HÂCIB-I YESAR
Sol kas.
HÂCIBEYN
Iki kas.
HACÎC
(Hâcc. C.) Hacilar.
HACID
Uyuyucu, uyuyan.
HACIF
Karin gurultusu.
HACIL
Utanmis. Utanan. Utanmaktan yüzü kizaran.
HACIL
Ayaklarindan üç tanesi beyaz olan at.
HACIL
Otu çok olan yer.
HACIM
Saldiran. Hücum eden.
HACIM
(Bak: Hacm)
HACIN
Küçük hayvan. * Bülugdan önce evlenmis olan kiz.
HACIR
Hicret eden. Bir yerden bire yere göçen. * Sayikliyan.
HACIRE
(C.: Hâcirât) Terbiye sinirlarina sigmayan kötü söz ve hezeyan. * (C.:
Hevâcir) Günün en sicak anlari.
HACIRÎ
Yapici, kurucu.
HACIS
Tasa, keder, hüzün, gam. * Hâtira. Kalb ve hissin en derin ve gizli
sesleri.
HACISE
(C.: Hevâcis) Merak, kalbe gelen endise.
HACIYAN
(Hâci. C.) Hacilar, hacc farizasini yerine getirmis olan
müslümanlar.
HACIZ
Ayiran. Bölen. * Vücudun içindeki bazi uzuvlari ayiran karin zari gibi
zarlarin adi. * Haczeden. Borcunu ödeyemeyenin diger mallarina el koyan. *
Tib: Bâdemin içindeki bazi oyuklari ayiran bölme zarlarina denir. (Bak:
Hicab)
HACL (HICL)
(C.: Ahcâl-Hucul) Köstek. * Bukagi. * Küçük deve yavrulari.
HACLA'
Ayaklari beyaz olan koyun.
HACLE
(Haclegâh) f. Gelin odasi. Gerdek odasi.
HACLET
Sasirma, acaibine gitme, taaccüb. * Utanma, arlanma.
HACLET-ÂVER
f. Utanç verici, utandirici.
HACLET-DIH
f. Utanç verici, utandirici.
HACLET-ENGIZ
f. Utandirici, sikiltici.
HACM
(Hacim) Bir cismin kapladigi yer. Cirm. Cüsse. * Emmek.
Massetmek.
HACM-I ISTIABÎ
Bir seyin içine alabildigi miktar.
HACMEN
Büyüklükçe. Hacim bakimindan.
HACR
(Hicr) Men'etmek. Birisine bir seyi yasak etmek. Malini kullanmaktan
men'etmek. * Kucak. Agus.
HACRA'
Tas gibi kati ve sert olan sey.
HACREN
Malini kullanmaktan menetmek suretiyle.
HACUC
siddetli esen rüzgâr.
HACUN
Egrilik. * Uzak. * Mekke'de bir dag.
HACUR
(C.: Hucerât) Dere kenari.
HACZ
Men'etmek. Mâni olmak. * Iki seyin arasini ayirmak. * Alacakli,
borçludan alacagini alabilmesi için borçlunun malina el konulmak.
HAÇ
(Ermeniceden) Put. Haç. Istavroz.
HAD
f. Çaylak kusu.HAD' (Hid') : Aldatmak. * Dühul etmek, girmek. *
Kurumak.
HAD'
Bas asagi egmek. * Tevâzu etmek.
HAD'A
Kamçidan çikan ses.
HADAA
(Hâdi'. C.) Hileciler, hilekârlar, aldaticilar, dalavereciler.
HADACIR
Sirtlan.
HADAD
Mürekkep. * Nakis. * Akilsiz, ahmak adam. * Kolay.
HADAD
Küçük, beyaz boncuk.
HADADE
Hamâkat, ahmaklik.
HADAE
Iki yüzlü balta.
HADAFIL
Eski kaftanlar, eski elbiseler.
HADAI'
(Hadîa. C.) Hileler, dalavereler, aldatmalar, yalanlar.
HADAIC
(Hidâce. C.) Deveye yüklenen yükler.
HADAID
(Hadîd. C.) Demirden yapilmis seyler. Sert seyler.
HADAIK
(Hadîka. C.) Bahçeler.
HADAIK-I HÂSSA
Saray bahçeleri. Bunlar biri saray içinde, digeri saray disinda olmak
üzere iki kisimdi. Saray içindeki bahçe ve bostan isleriyle mesgul
olanlara "Has Bahçe Bostancilari"; saray disindakilere ise "Hassa
Bostancilari" denilirdi. Saray disi bahçe ve bostanlarin bazilari
sunlardi: Kadiköy bagi, Davut Pasa bahçesi, Besiktas bahçesi, Dolmabahçe,
Pasa bahçesi, Florya, Fenerbahçe, Alibeyköyü, Hasköy bahçeleri ve daha
birçok bahçe ve bostanlar. (O.T.D.S.)
HADAK
Patlican.
HADAKA
Elmas. * Her görüp begendigini aldirmak için kocasina teklif eden
kadin.
HADALET
Baldiri ve kolu etli olma.
HADAN
Necid'de bir dag.
HADANE
Çocuk beslemek.
HADAR
Suyu çok olan süt.
HADAR
Mukim olmak, ikâmet etmek, oturmak.
HADAR
Çabuk yetisen ot.
HADARET
Bir seyin yaninda bulunmak. * Huzur. Yakinda olmak. * Hazir etmek.
Hazir olmak. * Medeniyet.
HADASET
Gençlik. Yenilik. Tazelik. Yeniden olus. Bir seyin evveli,
ibtidasi.
HADB
sefaat etmek.
HADB
Vurmak, darb etmek. * Deriyi etiyle ayirmak. * Isirmak. * Yalan
söylemek. * Uzunluk.
HADBA'
(C.: Hudeb) Kalçalari siyrilip çikan zayif disi deve.
HADBA'
Uzun boylu akilsiz kadin. * Yumusak gönüllülük.
HADBE
Arka yumrulugu, kamburluk.
HADC
Deve palani.
HADD
Hudut. Çizgi. Sinir. * Cürüm. * Salahiyyet. * Seriatça verilen ceza. *
Derece. Son derece. Münteha. * Insana âriz olan siddet ve titizlik. * Def
etme. Men etmek. * Keskin. Sivri. * Sert. Gergin. * Man: Üç tasavvurdan
ibaret olan kiyas. * Eksi. * Tesirli, müessir.
HADD-I ASGAR
Man: Bir hükmün veya neticenin mevzuu. Küçük kaziye.
HADD-I BÜLUG
Büluga erme yasi. Teklif-i Ilâhînin basladigi, namaz ve oruç gibi dinî
emirleri ifaya baslanilan yas.
HADD-I EKBER
Man: Bir hükmün veya neticenin mahmulü, yani sifati veya hali, olusu.
Büyük kaziye.
HADD-I EVSAT
Man: Hadd-i asgar ile hadd-i ekberden çikartilan diger bir hüküm veya
netice. Meselâ: Âlem hâdistir. Bunu, bu dâvayi isbat için: "Çünkü: Âlem
mütegayyerdir ve her mütegayyer hâdistir" dedigimizde: Âlem, "hadd-i
asgar"; hâdis, "hadd-i ekber", mütegayyer, "hadd-i evsat" olur.
HADD-I I'CAZ
Edb: Fasahatin mu'cize seklinde olani. (Bak: I'caz)
HADD-I IMKÂN
Mümkünün son haddi. Olabilirlilik. Imkân nisbetinde olan.
HADD-I ITTISAL
Bitisme noktasi.
HADD-I KAT'-I TARÎK
Huk: Yolkesenlere verilecek ceza.
HADD-I KAZIF
Nâmuslu bir kadina zina isnad edene karsi verilen ser'î ceza.
HADD-I KEMAL
Olgunluk hâli. Kemalât haddi.
HADD-I KIFAYE
Kifâyet derecesi, yeterlik derecesi.
HADD-I KUSVA
Son derece. Son had.
HADD-I MA'RUF
seriatça bilinen, makbul olan had. Emredilen, müsaade edilen
hudud.
HADD-I MÜNTEHA
Son nokta.
HADD-I MÜSTEREK
Ortak derece.
HADD-I SEKR
Fik: Sarap haricindeki diger içkilerin bil'ihtiyar içilmesinden hâsil
olan sarhoslugun icab ettirdigi ceza.
HADD-I SER'Î
Seriat kanunlariyla verilen ceza.
HADD-I SÜRB
Fik: Az veya çok miktarda sarap (alkollü içki) içilmesinden dolayi
uygulanacak ceza.
HADD-I TE'DIB
Bir suç isleyeni baskalarina örnek olacak sekilde cezalandirmak. Darp
ve ta'zir gibi.
HADD-I ZÂTINDA
Aslinda. Yaradilisinda.
HADD-I ZINA
Zinâ suçu isleyene verilen ceza.
HADD
Gürültülü bir sesle çagiran. * Denizden gelen gürültülü dalga sesi. *
Gürültü ile yikilan.
HADD
Yol. * Insan cemaati. * Bir seye tesir ederek iz birakmak. * Yanak,
yüz, vecih. * Yeri kazmak, yeri yarmak.
HADDA'
(Hud'a. dan) Aldatici, hilekâr, dalavereci.
HADDA
Deve çobani.
HADDAD
Demir isleri yapan usta, demirci, çilingir. * Muhâfiz, bekçi,
gardiyan. * Kapici.
HADDADÎ
Demircilik.
HADDAM
Muvaffakiyetli kisi. * Islerinde basarili ve becerikli kimse. *
Çaliskan ve gayretli olan. * Hademe, hizmetçi.
HADDAN
Iki yanak.
HADDAS
(Hads. den) Anlayisli, zeki, çabuk kavrayan.
HADDE
Erimis madeni döküp tel yapmaga mahsus delikli maden levha.
HADDE-I TEDKIK
Inceden inceye arastirmak.
HADD-NA-SINAS
f. Haddini bilmez.
HADEB
Kambur olma, kamburluk.
HADEB
Uzun boylu, akilsiz kimse.
HADEBE
Kambur, yumru. * Vücuttaki kamburluk.
HADEBIYYET
Yumruluk, kamburluk.
HADED
Engel, mâni, set.
HADEKA
Gözün siyahligi, gözbebegi.
HADEKA-I AYN
Göz güllesi, göz hadakasi.
HADEMAT
Hademeler. Hizmetçiler.
HADEME
Hizmetçiler, hâdimler. * (C.: Hidâm) Halhal. * Devenin ayagini
bagladiklari kayis.
HADENG
(Hadenk) f. Kayin agaci. * Kayin agacindan yapilmis ok.
HADER
Uyusma.
HADER-I UMUMÎ
Bütün vücudu kaplayan uyusukluk.
HADERNAK
Örümcek.
HADES
Yeni olmak. Eskiden olmayip sonradan görülmek. * Taze. Yigit. Genç. *
Fik: Abdest almayi icabettiren hal. Bazi ibadetlerin yapilmasina mâni olan
ve necaset-i hükmiye sayilan hal. * Pislik.
HADES-I ASGAR
Fik: Taharet-i sugra ile, yani yalniz abdest ile giden taharetsizlik
hali. Bevletmek, kan gelmek sebebi ile hasil olan hades gibi.
HADES-I EKBER
Fik: Taharet-i kübra ile, yani gusül abdesti ile giderilen
taharetsizlik halidir.
HADES
(Hads) Sür'atle idrak etmek. Zan ve tahmin eylemek. Fikrini, re'yini
bildirmek. Bir sözün mâna ve mefhumunda, bir hususun vaz' ve üslubunda
baska tarz tasavvur eylemek. (Bak: Hads)
HADESAN
Sanssizlik, kismetsizlik, talihsizlik. * Kaza.
HADESAT
(Hades. C.) Hadesler. Pislikler. (Bak: Hades)
HADEYAN
Yelmek.
HADF
Yürüme hizi.
HADI'
Alçaltici. * Gönül alçakligi ve huzu ile muttasif.
HADIL
Yumusak taze ot. * Islanmis, nemlenmis.
HADIM AGASI
(Bak: Hâdim agasi)
HADINE
Süt nine.
HADIR
Tembel, uyusuk, uyumus.
HADIYD
(Hazîz) Oturakli, mütemekkin, yer. * Dag etegi. Zir. Alçak yer. * Koz:
Ayin veya baska bir seyyarenin mahreki üzerinde dünyaya en yakin bir
mesafede bulunan nokta. Dünya ile diger seyyarelerin günesin merkezinden
en uzak olduklari bir nokta.
HADÎ
Birinci. * Mazluma yardim eden. * Deveyi sarki söyleyerek süren.
HADI'
Hileci, aldatici. * Bozuk, fena.
HÂDÎ
Hidayete ermis. Mürsid. Rehber, delil. Hidayet yolunu gösteren.
Hidayete, dogruluga eristiren. Önde giden.
HÂDIY-ÜT TARIK
Hidayet yoluna sevkeden, mürsid. Dogru yolda giden.
HADÎA
(C.: Hadâyi') Ustalikli bir sekilde aldatma, oyun yapma.
HADÎA
Davarin karnindan gelen ses.
HADIÂNE
f. Hile ile, hile yaparak.
HADÎ ASER
Onbirinci.
HADÎB
Kinali, kina yapilmis. * Boyali, boyanmis.
HADIC(E)
Vaktinden evvel dogan erkek veya kiz çocugu.
HADID
Demir, çelik. Sert, kavi olan. * Çabuk kavrayisli, keskin, öfkeli,
hiddetli, titiz. * Hudut ve sinir komsusu.
HADID-ÜL BASAR
Gözü keskin.
HADID-ÜL MIZÂC
Öfkeli, çabuk kizan.
HADID-ÜN NAZAR
Görüsü keskin olan.
HADID SURESI
Kur'an-i Kerim'in 57. suresi.
HADÎD
Dag etegi. * Içinde yagmur suyu biriken alçak çukur. * Arz, yer,
dünya.
HÂDIFE
Halktan bir kisim.
HADÎKA
Etrafi duvarla çevrilmis bahçe. Sulu, agaçli bahçe.
HADÎKA-YI FERAHFEZA
Iç açan bahçe. Gönüle ferahlik veren bahçe.
HÂDIL
(Hadl. den) Asagiya sarkitilmis. * Gözlerinde ve agzinda çiban olan
deve yavrusu.
HADÎLE
Çayir, çimen.
HÂDIM
(Hidmet. den) (C.: Huddâm) Hademe, hizmetçi, hizmet eden, ise yarayan.
* Imân ve Islâmiye'te ve millete faydali olmaga çalisan. * Erkekligi yok
edilmis olanlar. Bunlardan saraylarla büyük kisilerin konaklarinda
çalisanlara Hadim agasi denilirdi. Osmanli Imparatorlugunda bunlardan,
büyük mevkilere yükselenler olmustur. Hattâ sadrazam olanlar bile
vardir.
HÂDIM-ÜL FUKARA
Fakirlere hizmet eden.
HÂDIM-ÜL HAREMEYN-IS SERIFEYN
Hilâfeti haiz olmalari hasebiyle Osmanli Padisahlarina verilen
ünvandir. Haremeyn; Mekke ile Medine'ye denilir. Islâm âleminin bu iki
sehre hürmet-i mahsusalari sebebiyle ve daha fazla tâzim kasdiyle serif
sifatini da ilâve ederek "Haremeyn-is serifeyn" denilmistir. Haremeyn'in
Hâdimi mânasina gelen bu tâbir ise ilk evvel Yavuz Sultan Selim hakkinda
kullanilmis, daha sonra bütün padisahlar hakkinda istimal olunmustur.
Yavuz Sultan Selim Han Halep'i fethettigi haftanin ilk cum'a namazini
Melik Zâhir camiinde eda ederken, hatib hutbede "Malik-ül Haremeyn-is
Serifeyn" seklinde adini anar anmaz, Yavuz Selim derhal yerinden kalkarak:
"Haremeyn'in maliki olmak ne haddimdir. Ben Haremeyn'in hizmetkâri olmakla
iftihar ederim." demek suretiyle tevazu göstermis ve bu tabir ondan sonra,
hutbelerde o suretle söylenmistir.
HÂDIM
Yikici olan, yikan, tahrib eden.
HÂDIM-ÜL LEZZAT
Lezzetleri mahveden, yikan. (Ölüm)
HADIM AGASI
Erkekligi yok edilmis olan. Böyle kimselere "Tavasi" de denilirdi. Bu
gibiler, yabanci erkekler için mahrem sayilan harem dairesine girip
çiktiklari ve muhafaza ile beraber harem hizmetini de gördükleri için
kendilerine "Hâdim Agasi" adi verilirdi. (O.T.D.S.)
HADIME
(Hâdim. den) Kadin hizmetçi.
HADÎME
Su içinde eriyince pismis olan bugday.
HADÎN
(C.: Hudenâ) Sâdik dost, vefadar arkadas.
HADÎN-I KADÎM
Eski dost.
HADIN
Bir kus cinsidir. (Hiç doymak bilmez, yedigini hemen hazmedip yine
yemek ister, yüksek yerleri sever, degme yer üstüne konmaz, agaç baslarina
konup bütün yemisini yer, yemisleri kalmazsa baska yerlere gider.)
HADIR
Öten güvercin. Kisneyen at. * Üstü koyu, alti sulu olan yogurt.
HADIR
(C.: Hadere) Sisen aza, yumrulanan organ.
HADIR
Gevsek, tembel, uyusuk.
HADÎRE
Kalabalik olmayan topluluk. * Yaranin içinde toplanan kan ve
irin.
HADÎRE
Hurmasi gök iken dökülen hurma agaci.
HÂDIS
Yeni. Sonradan olan sey. Degisen. Hudus eden.
HÂDIS-ÜS SINN
Yasi taze. Genç delikanli.
HADÎS
Her söylenisinde yeni haber gibi dinlenmege lâyik. Peygamberimizin
(A.S.M.) sözü, emri ve hareketi. Sünnet-i Nebeviyye. Hadisten bahseden
ilim. (Bak: Tevâtür)
HADÎS-I BI-L MA'NA
Kelâm itibari ile degil de mânaca dogru olan hadis.
HADÎS-I KUDSÎ
Mânasi Peygamberimiz'e (A.S.M.) vahy veya ilham edilen, kelimesi
kendisinden sudur eden kudsî kelâm.
HADÎS-I MESHUR
(Bak: Meshur)
HADÎS-I MEVZU'
Baskasi tarafindan söylendigi hâlde Peygamberimize (A.S.M.) isnad
edilen hadis. Muan'an veya senedlerle tesbit edilmemis hadistir. Manasi
yanlis demek degildir.
HADÎS-I MUALLAK
Senedinin yalniz ibtidasindan bir veya birkaç ravisi hazf edilmis olan
hadistir. Meselâ: Bir zat kendi seyhini ve seyhinin seyhini zikr
etmeksizin onlarin fevkindeki râvilerden itibaren senedi zikr etse
ta'likte bulunmus olur. (Ist. Fik.K.)
HADÎS-I MÜRSEL
Peygamberimiz'den (A.S.M.) isitildigi bildirilen hadis-i serif.
HADÎS-I MÜTEVATIR
Kizb üzerine ittifaklari aklen tecviz olunmayan cemaatlerin
birbirinden ve ilk cemaatin de bizzat Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü
Vesselâmdan rivâyet ettigi Hadis-i seriftir. (Ilm-i yakîni ifade eder. "Bu
hadis-i serif Peygamber'den (A.S.M.) sâdir olmus mu?" demege imkân
kalmaz).
HADÎS-I SAHÎH
Hakkinda süphe edilemiyen ve dogru senetlere ve râvilere isnad
edilerek müsbet olarak kat'i bilinen hadis-i nebevidir.
HADÎS-I SEYHEYN
En muteber ve büyük hadis âlimlerinden Imam-i Buharî ve Imam-i
Müslim'den rivayet edilen hadis-i serif.
HÂDISAT
(Hâdise. C.) Yeni olan seyler. Hâdiseler.
HÂDISE
(C.: Hâdisat, Havadis) Vâkia, olay. Yeni bir sey, ilk defa olan.
Haber.
HÂDISE
Derisi parçalandigi halde kan çikmayan yara.
HÂDIYE
Degnek, asâ, sopa. * Su içinden sivrilerek yükselen kaya.
HADL
Meyletmek, yönelmek.
HADLEKA
siddetle bakmak.
HADM
Birseyi agzina koyup, bir lokmada çigneyip yemek.
HADMA'
Beyaz koyun.
HADME
Ates gürültüsü.
HADR
Evmek, acele etmek. * Vücutta bir organin sisip yumrulasmasi. * Men
etmek, engel olmak. * Saçak bükmek.
HADRA
(Müennestir) Yesillik. * Sebze. En yesil. Pek yesil.
HADRAVAT
(Hadrevât) (Hadrâ. C.) Yesillikler, yesillik.
HADRE
Yüz yüze olmak.
HADREBAN
Feryadi siddetli olan, çok fazla bagiran.
HADRECE
Bükmek. * Saglam yapmak, saglamlastirmak.
HADS
Uzun düsünce ve delile ihtiyaç kalmadan hâsil olan ilim. Sür'at-i
intikal. Ani ve dogru idrâk. Delilden neticeye çabuk varmak.(Akil tâtil-i
esgal etse de, nazarini ihmal etse, vicdan Sânii unutamaz. Kendi nefsini
inkâr etse de onu görür. Onu düsünür. Ona müteveccihtir. Hads ki, simsek
gibi sür'at-i intikaldir, dâima onu tahrik eder. Hadsin muzâafi olan
ilham, onu dâima tenvir eder. Meyelânin muzâafi olan arzu ve onun muzâafi
olan istiyak ve onun muzâafi olan ask-i Ilâhi, onu dâima mârifet-i
Zülcelâle sevkeder. Su fitrattaki incizab ve cezbe, bir hakikat-i
câzibedarin cezbiyledir. M.N.)(.... Hem hiç mümkün müdür ki: O hads-i
kat'î, o yakîn-i suhudî hadsiz emarelerden ve o emareler, hadsiz müsahedat
vak'ialarindan ve o müsahedat vaki'alari, seksiz ve süphesiz mebâdi-i
zaruriyeye istinad etmesin. Öyle ise, su ehl-i edyandaki bu itikadât-i
umumiyenin sebebi ve senedi, tevatür-ü mânevi kuvvetini ifade eden pek çok
kerrat ile melâike müsahedelerinden ve ruhanilerin rü'yetlerinden hâsil
olan mebâdi-i zaruriyedir, esasat-i kat'iyyedir. S.)
HADS-I SÂDIK
Tam, dogru ve süphesiz idrâk etme ve bilme.
HADSEN
Sezmekle. Sür'atle intikal ve idrâk etmekle.
HADSÎ
Hadsle. Hadse dâir ve müteallik.
HADSIYYAT
Mümkün olan seyler. Olmasi ihtimali olan nesneler. Mümkinat.
HADSIZ
Hesapsiz, sayisiz. Belirli olmayan, çok.
HADS
Kasimak. * Tirmalamak.
HADSE
(C.: Hadesât) Vesvese, kuruntu, merak, ye's, üzüntü, hüzün.
HADSE-I DERUN
Iç sikintisi, gönül üzüntüsü.
HADSE-AVER
f. Rahatsizlik veren, insani sikintiya koyan.
HADSE-NISAR
f. Merak veren, vesvese.
HADUN
Memesinden biri digerinden uzun olan koyun.
HADUR
Yemen diyarinda bir sehrin adi.
HADUR
Inis. * Alçak yer.
HADUS
Pire. Sinek.
HADV
Sürmek.
HADY
Evmek, acele etmek. * Rüzgârin esmesi.
HAFA
Gizlilik. Gizli olmak. Saklilik.
HAFA
Berdi denilen otun beyaz ve yas olan kökü.
HAFA'
Yalin ayak yürümek.
HAFA (HAFÂYE)
Çok yürümekten adamin ayaginin ve davarin tirnaginin asinmasi.
HAFAFÎS
(Huffâs. C.) Yarasa kuslari.
HAFAGÂH
f. Gizlenilecek yer, gizlenme yeri, siper.
HAFAIR
(Hafîr. C.) Oyuklar, delikler, çukurlar.
HAFAK (HAFAKAN)
Muzdarib olmak, aci çekmek. * Deprenmek.
HAFAKAN
Sikinti. Kalb çarpintisi. Iztirab.
HAFAT
(Hâfe. C.) Sahiller, deniz kenarlari, kiyilar.
HAFAVE
Bir kimseyi mübâlâga ile sormak. * Sefaat etmek. * Ikramda ve
iltifatta mübâlaga etmek.
HAFAYA
(Hafi. C.) Gizli seyler. Sirlar.
HAFAYA-YI UMÛR
Islerin gizli tarafi.
HAFAZA
(Hâfiz. C.) Muhafizlar. Muhafiz melekler.
HAFC
Titremek. * Ayagini egri basan.
HAFCAG
Tatar beyi. (Asli: Kipçak)
HAFD
Evmek, sür'at.
HÂFE
(C.: Hâfât) Sâhil, kiyi, deniz kenari. * Iki veya daha fazla sathin,
bir açi teskil ederek birlesmesinden meydana gelen uzunlamasina
keskinlik.
HÂFE-I NEHR
Nehir kenari.
HÂFE-I TARÎK
Yol kenari.
HAFE
Içine bal konulan sahtiyan tuluk.
HAFEDE
(Hafid. C.) Yardimcilar, hâdimler.
HAFEF
Fakirlik. Darlik. * Siddet.
HAFELLEH
Ayaklarinin uç kismi birbirine yakin olup, ökçeleri uzak olan.
HAFENDER
Malini güzel tedbirlerle çogaltan mal sahibi.
HAFER
Çukurdan çikartilan toprak. * Disin çürümüs kismi veya kiri.
HAFER
Çok fazla utanmak.
HAFES
(C.: Ahfâs) Igne ve iplik koyacak kap. * Sel.
HAFES
Gözün küçük olmasi ve görme kuvvetinin zayif olmasi. (Öyle kisiye
"ahfes" derler.)
HAFET
Islikli yilan.
HAFF
Bir seyin etrâfini dolanan. Bir nesnenin çevresini dolanan.
HAFF
Tavaf etmek. * Süslemek. * Hizmet etmek. * Kesmek.
HAFF
Alaca renkli at.
HAFFAF
Ayakkabi, terlik vb. gibi seyler yapan ve satan. Kavaf.
HAFFANE
(C.: Haffân) Deve kusu yavrusu. * Hizmet. * Maiyyet.
HAFFAR
Çukur kazan, kuyu kazan.
HAFFE
(C.: Hiff) Çulhalarin bez sardiklari agaç.
HAFHAFA
(C.: Hafâhif) Köpegin, yemek yerken ses çikarmasi. * Sirtlan
sesi.
HAFIK
Ufkun nihayeti. Sark veya garb tarafi. * Vuran, çarpan,
çirpinan.
HAFIKAN
(Hâfikeyn) Magrib ile masrik. Sark ile garb. Dogu ile bati.
HÂFIZ
Kur'ân-i Kerim'i tamamen ezbere okuyan. * Kur'an-i Kerim'in mânasi ile
beraber her seyini yasamaya ve muhafazaya çalisan. * Muhafaza eden.
Koruyan. Hifzeden. (Hadis ilmi ile mesgul ve mütehassis olup yüzbin
hadis-i serifi senetleri ile beraber ezberden okuyanlara da Hâfiz-ül hadis
denirdi.) (Ist. Fik. K.)
HÂFIZ-I HAKIKÎ
Hakiki ve tam muhafaza eden. (Allah)
HÂFIZ-I KÜTÜB
Kitablari hifzeden, saklayan. Kütüphane me'muru, kütüphaneci.
HÂFIZ-I SIRAZÎ
(Bak: Sa'd-i Sirazî)
HÂFIZ
Alçaltici. * Insana haddini bildiren. * Rahatta olan.
HÂFIZA
Muhafaza eden. Ezberleme kuvvesi. Kuvve-i hâfiza.
HÂFIZA-PIRÂ
f. Hafizayi süsleyen. * Ugur sayilarak ezberlenen sey.
HAFI
Yalin ayak yürüyen veya kosan. * Çok ikram eden insan. Insani güler
yüzle karsilayan.
HAFÎ
Gizli. Açikta olmayan. Sakli. * Fik: Sigasindan dolayi degil, bir
ârizadan dolayi mânasi kapali kalan lafiz.
HAFÎD
Evlâd. Ogul. Torun.
HAFÎDE
Kiz torun.
HAFIF
Agir olmayan. Hafif. Yegni.
HAFIF-ÜL MIZAC
Kararsiz, hoppa, temkinsiz.
HAFIF-ÜR RUH
Ruhu hafif olan, hossohbet.
HAFÎF
Kus uçarken, at kosarken veya rüzgâr eserken meydana gelen hisirti,
hislama.
HAFIF-I KEBUTER
Güvercinin uçarken çikardigi ses.
HÂFIL
Dolu, mümteli.
HÂFIR
Kazan, kazici, hafriyat yapan. Yerde çukur açan.(Esâsen kazici
mânasina sifat olmakla beraber, atin tirnagina isim olmustur. Ve o
münasebetle tirnaginin kazdigi çukura, yani izine ve o suretle açilan
çigira dahi merdiyye mânasina râdiye itlak olunur. E.T.)
HÂFIR-I BI'R
Kuyu kazan.
HÂFIR-I KABR
Mezar kazan, mezarci.
HAFÎR
Kazilmis yer. Çukur. Mezar.
HAFIR
(C.: Havâfir) Davar tirnagi.
HAFIRE
Evvelki hâline ve evvelki yerine dönmek.
HAFISE
Sel yolu.
HAFIY
Her seyi arayip bilmis olan âlim. * Bir seyi mübâlaga ile arayip bilen
kimse.
HAFIYE
Sakli ve gizli seyleri arastiran. * Casus. * Polis.
HAFIYE (HÂFIYYE)
(C.: Havâfi) Insan bedeninde gizli olan can. * Kus kanadinda ebâhirden
sonra olan dört kisacik yeleklerin her birisi. * Gizli, mestur.
HAFIYEN
Ikram ederek. * Yalinayak olarak.
HAFIYYAT
Gizli seyler. Gizlilikler.
HAFIYYAT-I UMÛR
Islerin sakli taraflari, gizli kisimlari.
HAFIYYEN
Gizlice, sakli olarak, gizliden. Asikâr olmiyarak.
HAFIYYETEN
Gizlice, gizli ve sakli olarak.
HAFIYY Ü CELÎ
Gizli ve âsikâr.
HAFÎZ
Esirgeyen. Koruyan. Muhafaza eden. Muhafiz.
HAFÎZ
Hodbinligi, kibri, serkesligi kirilmis kimse. Asagi basilmis.
HAFIZALLAH
Allah korusun. Allah muhafaza etsin, Allah saklasin
(anlamindadir).
HAFÎZIYYET
Muhafaza edicilik, koruyup esirgeyicilik. * Cenâb-i Hakk'in, bütün
tohum ve çekideklerde oldugu gibi, bir mahlûkun basina gelecek vaziyetleri
ve basindan geçenleri muhafaza edici sifati. Cenab-i Hakk'in muhafaza
ediciligi.(Ism-i Hafiz'in tecelli-i etemmine isaret eden: âyetidir.
Kur'an-i Hakîm'in bu hakikatina delil istersen: Kitab-i Mübin'in mistari
üstünde yazilan su kâinat kitabinin sahifelerine baksan, ism-i Hafîz'in
cilve-i azamini ve bu âyet-i kerimenin bir hakikat-i kübrasinin naziresini
çok cihetlerle görebilirsin. Ezcümle: Agaç, çiçek ve otlarin muhtelif
tohumlarindan bir kabza al. O muhtelif ve birbirine muhalif tohumlarin
cinsleri birbirinden ayri, nevileri birbirinden baska olan çiçek ve agaç
ve otlarin sandukçalari hükmünde olan o kabzayi karanlikta ve karanlik ve
basit ve câmid bir toprak içinde defnet, serp. Sonra mizansiz ve esyayi
farketmeyen ve nereye yüzünü çevirsen oraya giden basit su ile sula. Sonra
senevî hasrin meydani olan bahar mevsiminde gel, bak! Isrâfil-vâri melek-i
ra'd; baharda, nefh-i Sur nev'inden yagmura bagirmasi, yer altinda
defnedilen çekirdeklere nefh-i ruhla müjdelemesi zamanina dikkat et ki, o
nihayet derece karisik ve karismis ve birbirine benziyen o tohumcuklar,
ism-i Hafîz'in tecellisi altinda kemal-i imtisal ile hatasiz olarak
Fâtir-i Hakîm'den gelen evamir-i tekviniyeyi imtisal ediyorlar. Ve öyle
tevfik-i hareket ediyorlar ki: Onlarin o hareketlerinde bir suur, bir
basiret, bir kasd, bir irade, bir ilim, bir kemal, bir hikmet parladigi
görünüyor. Çünki görüyorsun ki: O birbirine benzeyen tohumcuklar,
birbirinden temayüz ediyor, ayriliyor. Meselâ bu tohumcuk, bir incir agaci
oldu. Fâtir-i Hakimin nimetlerini baslarimiz üstünde nesre basladi.
Serpiyor, dallarinin elleri ile bizlere uzatiyor. Iste bu, ona sureten
benziyen bu iki tohumcuk ise, gün âsiki namindaki çiçek ile, hercâi
menekse gibi çiçekleri verdi. Bizler için süslendi. Yüzümüze gülüyorlar;
kendilerini bizlere sevdiriyorlar. Daha buradaki bir kisim tohumcuklar, bu
güzel meyveleri verdi. Ve sünbül ve agaç oldular. Güzel tad ve koku ve
sekilleri ile istihamizi açip, kendi nefislerine bizim nefislerimizi davet
ediyorlar. Ve kendilerini müsterilerine feda ediyorlar. Tâ nebatî hayat
mertebesinden, hayvanî hayat mertebesine terakki etsinler. Ve hâkeza...
kiyas et. Öyle bir surette o tohumcuklar inkisaf ettiler ki, o tek kabza,
muhtelif agaçlarla ve mütenevvi çiçeklerle dolu bir bahçe hükmüne geçti.
Içinde hiçbir galat, kusur yok. sirrini gösterir. Herbir tohum, ismi-i
Hafîz'in cilvesiyle ve ihsaniyle ona pederinin ve aslinin malindan verdigi
irsiyeti; iltibassiz, noksansiz muhafaza edip gösteriyor. Iste bu hadsiz
harika muhafazayi yapan Zât-i Hafîz, kiyamet ve hasirde, hafîziyyetin
tecelli-i ekberini gösterecegine kat'i bir isarettir. Evet bu
ehemmiyetsiz, zâil, fâni tavirlarda bu derece kusursuz, galatsiz
hafîziyyet cilvesi bir hüccet-i katiadir ki; ebedi te'siri ve azim
ehemmiyeti bulunan emanet-i kübra hamelesi ve arzin halifesi olan
insanlarin ef'al ve âsâr ve akvâlleri ve hasenat ve seyyiatlari, kemal-i
dikkatle muhafaza edilir ve muhasebesi görülecek. Âyâ bu insan zanneder mi
ki, basibos kalacak. Hâsâ!... Belki insan, ebede meb'ustur ve saadet-i
ebediyeye ve sekavet-i daimeye namzeddir. Küçük-büyük, az-çok her
amelinden muhasebe görecek. Ya taltif veya tokat yiyecek. Iste
hafîziyyetin cilve-i kübrasina ve mezkûr âyetin hakikatina sâhidler had ve
hesaba gelmez. Bu mes'eledeki gösterdigimiz sahid; denizden bir katre,
dagdan bir zerredir. L.)
HAFK
Naldan çikan ses.
HAFL
Kederlenme, hüzünlenme, tasalanma. * Toplanti, toplanma.
HAFNE
(C.: Hafenât) Iki avuç dolusu olan sey.
HAFR
Kazmak ve çukur etmek.
HAFR
Ahdinde durmamak. * Kiraya vermek.
HAFRIYAT
Yeri kazip derinlestirmeler. Kazilar.
HAFS
Toplama, cem'etme. Biriktirme.
HAFS
Hiz. Sür'at.
HAFS
Her nesnenin bosu.
HAFSA
Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) zevcelerinden biri ve Hz.
Ömer'in (R.A.) kizi.
HAFS
Tib: "Tavuk karasi" adi verilen bir göz hastaligi.
HAFS
Celbetmek, çekmek. * Yeri kazip oymak. * Birbiri ardinca tez tez
gelmek.
HAFT
Dövmek.
HAFT
Sâkin olmak. * Sözü gizli söylemek.
HAFTA
f. Yedi günden ibaret müddet. Yedi günlük müddet.
HAFTAN
Eskiden savaslarda zirh üzerine giyilen bir cins pamuklu elbise. *
Kaftan.
HAFUD
Karnindaki yavrusunu âzasi belirmeden düsüren deve.
HAFUR
Bir ot cinsi.
HAFV
Men etmek, mâni olmak, engel olmak.
HAFY
Gizlemek. * Setretmek, örtmek. * Izhar etmek, görünmek. * Parlamak,
yildiramak.
HAFZ
Asiri olmama hali. * Refah ve ferahlik. Huzur ve rahat. * Yavas yavas
mülayim yürüyüs, itidal. Alçak. * Kelimenin son harfini esre, yâni "i"
diye okumak. * Sözü bogaz içinden söylemek.
HAFZ
Tasimak için hazirlanmis ev esyasi. Ev esyasi tasitilan deve. * Bir
seyi egmek veya elden birakmak.
HAH
f. (Hasten : "Istemek" mastarindan yapilmistir.) Kelimenin sonuna
getirilerek isteyen, ister mânasinda terkib yapilir. Meselâ: Bed-hah :
Kötülük isteyen.
HAHAM
Mûsevilerin dinî reisi, râhibi, âlimi.
HAHAN
f. Istekli, arzulu, tâlib.
HAHEM
(Hâsten) mastarindan, "Isterim" mânasina fiildir.
HAHER
f. Kizkardes. Hemsire.
HAHERÎ
f. Hemsirelik, kizkardeslik.
HAHER-ZADE
f. Hemsirezade, kizkardes çocugu. Yegen.
HÂHIS
f. Fazla arzu, isteyis.
HÂHIS-I VICDANÎ
Vicdanî isteyis ve arzu.
HÂHISGER (HÂHISKER)
f. Arzulayan. Isteyen. Istekli.
HÂHISGERAN (HÂHISKERÂN)
f. Hâhisgerler, istekliler, tâlibler.
HAH NA-HAH
f. Ister istemez.
HAIB
(Heybet. den) Kokan, Utanan. Utangaç.
HAIB
Mahrum. Ümidsiz. Kederli. Me'yus. Bi-behre olan.
HAIBEN
Muvaffakiyetsiz olarak. Mahrum olarak.
HAIBÎN
(Hâib. C.) Zarar ve ziyâna ugrayanlar. * Mahrum olanlar. * Me'yus
olanlar, üzülenler.
HAIC
(Hâyic) Coskun, heyecanli.
HAID
Pisman, nedamet eden, tövbekâr, nâdim.
HAIF
(Havf. dan) Korkan. Korkmus olan.
HAIF
Gadir eden, azarlayan. Zulmeden.
HAIFEN
Korkarak, korkakçasina.
HAIFANE
Korkakcasina, ödlekçesine.
HAIK
(C.: Hayyak) Çulha.
HAIL
Perde. Mânia. Iki sey arasini ayiran.
HAIL
Korku ve dehset veren.
HAILE
Neticesi fâciali tiyatro piyesi. Trajedi. (Bak: Dram)
HAIM
(Hâyim) Hayrette kalan. Mütehayyir. Sersem.
HAIN
Emanete hiyanet eden. Iyilige karsi kötülük eden.
HAINANE
Hâincesine, hâin bir kisiye yakisir sekil ve surette.
HAIR
Hayrette kalmis, mütehayyir. Sasirmis, taaccüb etmis.
HAIR-I BAIR
Saskin, sapitmis. * Aklini kaybederek ne yapacagini bilemiyen.
HAIT
Bir yeri çevreleyen duvar. Tahta perde. Çit.
HAIZ
Bir seye sahip olma. Sahip. Mâlik. * Yer tutan. * Akranindan mümtaz
olan.
HAIZ-I EHEMMIYET
Ehemmiyetli, mühim, önemli.
HAIZ
(Bak: Hayz)
HAK
(Bak: Hakk)
HÂK
Vasat. Vasatî. Orta.
HÂK
f. Toprak. Turab.(Hâk ol ki, Hüdâ mertebeni eyleye âli.Tâc-i ser-i
âlemdir o kim hâkk-i kademdir.)
HÂK-I MEZAR
Mezar topragi.
HÂK-I PÂK
Temiz toprak.
HÂK-I VATAN
Vatan topragi.
HAKAID
(Hakd. C.) Kinler, garezler, hasedler.
HAKAIK
(Hakayik) (Hakikat. C.) Hakikatler.
HAKAIK-I NISBIYE
Nisbete, ölçüye göre olan hakikatlar.(Hakaik-i nisbiye denilen seyler,
kâinatin eczasi arasinda bulunan rabitalardir. Ve kâinattaki nizam, ancak
hakaik-i nisbiyeden dogmustur. Ve hakaik-i nisbiyeden kâinatin envaina bir
vücud-u vahid in'ikas etmistir. Hakaik-i nisbiye, büyük bir ölçüde
hakaik-i hakikiyeden çoktur. Hattâ bir zatin hakaik-i hakikiyesi yedi ise,
hakaik-i nisbiyesi yediyüzdür. Binaenaleyh kubuh ve serde, ser varsa da,
kalildir. I.I.)
HAKALLED
Dar gönüllü, bahil kimse.
HAKAN
Eski Türklerde hükümdar mânasinadir.
HAKAN-I MAGFUR
Ölmüs hükümdar.
HAKANÎ
Hâkan ile ilgili, hâkana mensub.
HAKARET
Küçüklük. Itibarsizlik. Hor ve hakir görmek. Küçümseme. Küçük görme.
Tâzimsizlik.
HAKARET-ÂMIZ
f. Hakaretle karisik. Hakaretle beraber.
HAKAYIK
(Bak: Hakaik)
HAKAYIK-I NISBIYE
(Bak: Hakaik-i nisbiye)
HAKAYIK-I SEB'A
Yedi hakikat. Fatiha suresinin yedi âyeti. Imanin alti sarti ve
Islâmiyet ile yedi olan mühim hakikatlar. Kur'an-i Kerim'in yedi vechile
hârika olmasi gibi hakikatlar.
HAKAYIK-ÜL VEKAYI'
Hâdiselerin hakikatlari.
HAKB
Devenin semerini karnina baglamakta kullanilan ip. * Tutulmak.
HAKBA'
Yaban eseginin disisi.
HAK-BÎN
f. Hakki gören. Hak veren. Hakka imân eden. Hakka inanan.
HAKBÎZ
f. Toprak kalburu.
HAKD
Kin tutmak.
Adâvetini gizlemek. (Bak: Ihnet)
HAKDAN
f. Dünya, arz, yer.
HAKEK
Yumusak beyaz tas.
HAKEM
Iki tarafin anlasmak üzere hükmüne riza göstermek için seçtikleri
kimse. Hakli ve haksizin ayrilmasinda aracilik eden.
HAKEME
(C.: Hakemât) Damak geminin halkasi.
HAKEMEYN
Iki hakem. * Tar: Siffîn Vak'asinda Hz. Ali (R.A.) ile Hz. Muaviye
(R.A.) arasinda hakem seçilen Amr Ibn-ül As ile Ebu Muse-l Es'arî.
HAK-ENDIS
f. Hakki düsünen. Hakki arayan, dogruluk için endise eden.
HAKESARÎ
f. Perisanlik, düskünlük.
HAKEZA
Öylece. Bunun gibi. Böyle.
HAKHAH
Gecenin ilk saatlerinde gitmek.
HAKHAKA
Zahmetli ve mesakkatli yolculuk yapmak.
HAKIB
Karni guruldayan kisi. * Necaseti sedit kisi.
HAKIL
Erkek fâre.
HAKIN
Sidik zorlugu olan kimse.
HAKINE
Bogaz altindaki çukurcuk.
HAKÎ
Anlatan. Hikâye eden.
HAKÎ
f. Toprak rengi. Toprakla alâkali.
HAKÎ'
Kiragi.
HAKÎBE
Heybe.
HAKÎK
Hakli, hak sahibi olan. * Müstehak, lâyik, münasib.
HAKIKAT
(C.:
Hakaik) Bir seyin asli ve esâsi. Mahiyeti. Gerçek. Dogru. Sahih. Künh.
Sâbit ve vâki. * Kadirbilirlik. Sadâkat, dogruluk. Kâinat ve tabiat ve
uluhiyet hakkinda bütün tesbih ve mecazlardan âri ve zâhir olan gerçek. *
"Mecâz" karsiligi, esas olarak kullanilan kelime. * Edb: Bir kelime neyi
anlatmak için konulmus ise, bu kelimenin o mânada kullanilmasi; göz
kelimesinin, ayni o bilinen uzuv mânasinda kullanilmasi gibi. (Bak:
Mahiyet, Mecaz)
HAKIKAT-I HÂRICIYE
Hayat gibi âlem-i sehadete gelmis varlik.
HAKIKAT-I SÂBITE
f. Sâbit, degismez hakikat.
HAKIKAT-BÎN
f. Hakikati gören, hakikati anlayan. Hakikatsinas. Hakikata
inanan.
HAKIKATEN
Dogrusu, gerçekten, hakikat olarak.
HAKIKAT-GU
f. Dogru sözlü. Dogru konusan.
HAKIKAT-PEREST
f. Hakki ve hakikati seven, hakikata inanan. Dürüst, hakikat
âsigi.
HAKIKAT-SINAS
f.
Hakikati dogru taniyan, bilen. Hakikata imân eden.
HAKIKAT-SINASÂNE
f. Gerçegi, hakikati taniyana yakisacak surette.
HAKIKÎ
Gerçek. Hakikate mensub. Sâhici, dogru.
HAKÎLE
Uzun bugday. * Bagirsak içinde olan su.
HÂK ILE YEKSAN
Yerle bir.
HAKÎM
Hikmetle muttasif olan ve mevcudatin hakikatina vâkif olan. Hikmet
mütehasssi. Ilm-i hikmette mütebahhir ve mütehassis olan. Is ve emirleri
hikmetli ve yanlissiz olan. * Tabib, doktor.
HAKÎM-I LOKMAN
(Bak: Lokman)
HAKÎM-I MUTLAK
Tam hikmet sahibi olan. Cenab-i Hak (C.C.)
HÂKIM
Galib. Hakli ve haksizi ayirip hak ve adalet üzere hükmeden. Baskasini
müdahale ettirmeden idare eden, Allah (C.C.) * Memleketi idare eden. *
Mahkeme reisi. (Hâkim-i Hakikî, Hâkim-i Ezelî, Hâkim-i Mutlak, Hâkim-i
Zülcelâl, Hâkim-i Lemyezel... gibi isimlerle, Cenab-i Hakk'a âit olan
Hâkim sifati Kur'ân-i Kerim'de 86 def'a zikredilir.)
HÂKIM-ÜS SER'
Kadilar (hâkimler) için kullanilan bir tâbirdir. Kadilar davalari
ser'î hükümler dairesinde hall ü faslettikleri için bu tâbir meydana
gelmistir. Seriat hâkimi demektir.
HAKÎMANE
f. Hikmetli olarak. Hakîm olana yakisir surette.
HÂKIMANE
Hükmederek, hâkim olarak. Hâkime yakisir tarzda.
HÂKIME
Kadin hâkim.
HAKIM EBU ABDULLAH
Muhammed bin Abdullah ibn-i Beyyi' (Hi: 321-405) Sâmâniye Devleti
Nisabur Kadiliginda bulunmus büyük muhaddislerden, Safiî fakihlerinden,
asrinin en büyük din âlimi diye bilinen bir zattir. Bir çok eser te'lif
etmistir. Baslicalari: El Müstedrek Ale-s Sahihayn, Kitab-ül Ilel,
El-Iklil, El-Emali, Teracüm-üs Süyuh, El Medhal ilâ Ilm-is Sahih,
Fazâil-ül Imam-üs Safiî, Tarih-i Ulemâ-i Nisabur, Marifet-ül Hadis
ünvanlarindadir.
HÂKIMIYYET
Hâkim olus. Hükmedis. Âmirlik. Üstünlük. Müdahale ve rakibi kabul
etmemek hali.(... Evet, bu kâinata genis bir dikkat ile bakan; kâinati
gayet hasmetli ve gayet faaliyetli bir memleket, belki idâresi gayet
hikmetli ve hâkimiyyeti gayet kuvvetli bir sehir hükmünde görür, her seyi
ve her nev'i birer vazife ile musahharâne mesgul bulur. âyetinin askerlik
mânasini ihsas eden temsiline göre; zerrat ordusundan ve nebatat
firkalarindan ve hayvanat taburlarindan, ta yildizlar ordusuna kadar olan
cünud-u Rabbaniyeden, o küçük me'murlarda ve bu pek büyük askerlerde,
hâkimâne tekvinî emirlerin, âmirâne hükümlerin, sâhâne kanunlarin
cereyanlari, bedahetle bir hâkimiyyet-i mutlakanin ve bir âmiriyyet-i
külliyenin vücuduna delâlet ederler. S.)
HAKÎ-NIHAD
f. Mütevazi, kibirsiz, alçak gönüllü.
HAKIR
Küçük. Ehemmiyetsiz. Kiymetsiz. Itibarsiz. Kudretsiz.
HAKIRÂNE
f. Hakircesine. Hakir bir kimseye yakisacak tarz ve sekilde.
HAKISTER
f. Kül, ates külü.
HAKIYAN
(Hâki. C.) Insanlar, nev'-i beser, dünya halki.
HAKK
(Bâtilin ziddi) Dogru. Gerçek. Vâcib ve lâzim olan. Her sâbit ve dogru
olan sey. Adalet. Herkesin mesru olan salahiyeti, iktidari, bir sey
üzerindeki mâlikiyyeti. * Dâva ve iddia. * Hakikate uygunluk. * Geçmis,
harcanmis emek. Pay, hisse. * Münasib * Din. Islâmiyyet. * Kur'an. * Vukuu
vâcib, gelecegi süphesiz olan. * Kiyamet. * Mahz-i hakikat. * Yapacagini
yalansiz yapan kimse. * Musibet.
HAKK-I ÂMIRIYYET
Âmirlik hakki.
HAKK-I IHTITAB
Ormana yakin olan kimselerin ormandan odun kesmek hakki.
HAKK-UL YAKÎN
(Hakk-al yakîn) Mârifet mertebesinin en yüksegi. En yakînî bir surette
hakikati müsahede edip yasamak hali. Atesin yakici oldugunu bütün
hislerimizle yakindan duyup yasadigimiz gibi. (Bak: Yakîn)
HAKK
Kazima. Oyma. Maden üzerine yazi islemek.
HAKK-I MÜHÜR
Mühür kazima.
HAKK-I SEHV
Yanlisi kazima.
HAKKA
(Hakkan) Dogru olarak. Gerçek. Hakikat olarak. Lâzim ve sâbit
kilmak.
HÂKKA
Kiyamet günü. * Âfet. Devamli musibet. (Herkesin ve her kavmin
amellerini isbat ve izhar eylediginden kiyamet gününe bu isim verilmistir)
(L.R.)
HÂKKA SURESI
Kur'an-i Kerim'in 69. suresi olup Mekkîdir.
HAKKÂK
Hakkeden. Mühür vesair kaziyan.
HAKKÂKÎ
Mühür ve saire kazima, hakkâklik.
HAKKAK
Hokkaci, kutucu.
HAKKAN
Hakikaten, dogrusu.
HAKKANÎ
Hak ve adalete uygun. Hakliliga uyar ve yakisir.
HAKKANIYET
Haktan ve dogruluktan ayrilmamak. Adalet üzere bulunmak. Adalet ve
insaf ile lâzim olani icra etmek.
HAKK-BÎNANE
f. Hakki taniyana göre.
HAKK-BÎNÎ
f. Hakki görme, hakki tanima.
HAKK-CU
f. Hak ariyan.
HAKKE
Arka yükü. * Dis.
HAKKETMEK
Oyarak veya kaziyarak islemek, yazmak.
HAK-GÛ
f. Dogru ve hak söyleyen.
HAKK-GÜZAR
f. Haktan ayrilmayan, hakki taniyan.
HAKKIYET
Haklilik.
HAKK-SINAS
f. Hakka riayet eden. Hakki taniyan. Hak ile amel eden.
HAKL
Ziraate uygun yer.
HAKLE
(C.: Hikâl) Içinde binâ ve agaci olmayan mezrea.
HAKM
Atin agzina gem vurmak.
HAKM
Bir nevi kus.
HAKN
Sütü tuluma koyup toplamak ve sagildikça üzerine koymak. * Men etmek,
engel olmak.
HÂK-NISIN
f. Dilenci, sâil, fakir.
HÂK-NISINÎ
f. Dilencilik, yoksulluk, fakirlik, sefâlet.HÂK-PA(Y) f. Ayagin tozu,
ayagin topragi. Ayagin batigi toprak.
HAK-PEREST
f.
Dogruluktan ayrilmayan, dogrulugu ciddi ve samimi seven. Hakka iman eden
ve hak üzere âmil olan.(Fenn-i âdâb ve ilm-i münazaranin ülemasi
mabeynindeki hakperestlik ve insaf düsturu olan su: "Eger bir mes'elenin
münazarasinda kendi sözünün hakli çiktigina taraftar olup ve kendi hakli
çiktigina sevinse; ve hasminin haksiz ve yanlis olduguna memnun olsa,
insafsizdir." Hem zarar eder. Çünki: Hakli çiktigi vakit o münazarada
bilmedigi bir seyi ögrenmiyor; belki gurur ihtimali ile zarar edebilir.
Eger hak hasminin elinde çiksa; zararsiz, bilmedigi bir mes'eleyi ögrenip,
menfaattar olur; nefsin gururundan kurtulur. Demek insafli hakperest,
hakkin hatiri için nefsin hatirini kiriyor. Hasminin elinde hakki görse,
yine riza ile kabul edip, taraftar çikar; memnun olur. L.)
HAKR
Hor görmek.
HAKR
Cem etmek, toplamak.
HÂK-RAH
f. Yol topragi.
HÂK-RUB
f. Süpürge.
HÂK-SAR
f. Toz toprak içinde kalmis. Perisan hâlli.
HÂKSARÎ
Perisanlik, düskünlük, rezillik.
HAK-SEVER
Adaletle hareket eden, dogru bildigi seyden ayrilmayan, dürüst.
HAKUD
Çok kin güden, hasetçi.
HAKV
(C.: Ahkâ-Hukka) Fota. Don. * Bögür.
HAKVE
Yürek agrisi.
HÂL
Durum, vaziyet. Görünüs. Tavir. Suret. Keyfiyet. * Cezbe. * Dert,
keder, elem. * Mecâl. Kuvvet. * Gr: Fâili, mef'ulü veya her ikisinin
durumunu bildiren sözdür. Halin sâhibine zi-l hâl denir.Meselâ : Reeytuhu
mâsiyen: (Onu yürürken gördüm) cümlesinde Mâsiyen (yürürken) kelimesi,
cümledeki mef'ulün hâlini bildirir. simdiki zamanda olan fiilin durumuna
da hâl denir.
HÂL-I HÂZIR
Simdiki zaman, bu anki durum.
HÂL-I IHTIZAR
Can çekisme, ölüm âni.
HÂL-I INTIZAR
Bekleme hâli.
HÂL-I SAHV
Arizi veya dâimi sebeplerle, suurunu kaybetmis bir kimsenin,
muvakkaten suurunun yerine gelmesi hâli.
HAL'
Kaldirma. Kal' etme. * Hükümdari tahttan indirmek. Azletmek. * Mansib
ve mesnetten ihraç etmek. * Elbise gibi seyleri soymak. * Bir seyi izâle
edip ayirmak ve terketmek. * Karisini bosamak. Evlâdini evlâdliktan
reddetmek.
HÂL
Dayi. * Vücudda hususan yüzde görünen siyah benek, ben.
HÂL-I SIYAH
Siyah ben.
HAL' (HULÂE)
Debbâglarin dibâgat ettikleri derinin kazintisi. * Vurmak. * Men
etmek, engel olmak. * Hediye vermek, atâ etmek. * Cima etmek.
HAL
Küçük Hindistan cevizi.
HALÂ
(Harf-i cerrdir) Istisnaya delâlet eder.
HÂLÂ
(Hâlen) simdi. Henüz. simdiye kadar. Elân.
HALÂ'
Bos, hâli. * Ayak yolu, abdesthane. * Devenin çökmesi.
HALA
(C.: Hâlât) Babanin kiz kardesi, hala. Arapçada: Ananin kizkardesi.
Teyze.
HALÂ
Yas ot.
HALA'
Koparmak. * Pismis et.
HALÂA(T)
Yüzsüzlük, utanmazlik, hayâsizlik. * Kötülügünden dolayi ailesi ve
cemaati kendisinden ayrilan kimse.
HALAB
f. Çamur, bataklik. Bataklik arâzi.
HALACA
f. Ayak yolu, abdesthane.
HALAFET
Ahmaklik, hamâkat, budalalik.
HALAHIL
(Halhal. C.) Arap kadinlarinin süs olarak ayak bileklerine taktiklari
halkalar. Bunlar altun veya gümüsten yapilir.
HALAIF
Halifeler.
HALAIK
(Halayik) (Halk. C.) Mahlukat. Yaratilmislar. * Huylar.
Tabiatlar.
HALAIL
(Halile. C.) Nikâhli kadinlar, zevceler, karilar.
HALAK
Nasib, hisse.
HALAK
Eskimis ve yipranmis bez. Paçavra.
HALAK
(Halka. C.) Halkalar.
HALAKA
(Hâlik. C.) Berberler.
HALAKAT
Halkalar.
HALAKAT
Halukluk, güzel ahlâklilik, iyi huyluluk. * Düzlük, dümdüzlük.
HALAKÎ
Paçavraci.
HALAKIM
(Hulkum. C.) Insan ve hayvanlarda bogazlar.
HALAL
Dostluk, ahbaplik. * Iki sey arasinda açiklik olma.
HALA'LA'
Erkek sirtlan.
HALALE
Kadin es. Halile, zevce.
HALAL(ET)
Iki seyin arasi açik olmak. * Dostluk. Samimi dostluk.
HALALUS
f. Kavga, dögüs, samata, gürültü.
HALAS
Kurtulma, kurtulus. Selâmete ermek.
HALAS
Üzüm agacina benzer bir agaç (yanindaki agaca sarilir gider; hos
kokusu vardir; akik gibi taneleri olur.)
HALASE
f. Gemi dümeni. * Çörçöp.
HAL-ASINA
f. Hâl ve durumdan anlayan.
HALAT
(Hâlet. C.) Haller. Suretler. Keyfiyetler.
HALAT
Kalin ip, gemi ipi.
HALAT
(Hâle. C.) Halalar. Babanin kiz kardesleri. Arabçada: Ananin kiz
kardesleri. Teyzeler.
HALAVET
Tatlilik. Sirin olmak.
HALAVET-I KELÂM
Sözün güzelligi ve akiciligi.
HALAVETBAHS
f. Zevk veren, hâlâvet veren.
HALAVETYAB
f. Zevk bulan, halâvet bulan.
HALAYIK
Cariye, hizmetçi.
HALB
Süt sagmak.
HALB
Parçalama, pençeleme. * Birinin aklini basindan alma.
HALBA
Ahmak. Saskin. * Aldatici, hilekâr, sahtekâr.
HALBE
(C.: Halâbib) Bir yaris yapmak veya bir seye yardim etmek için
toplanan atlilar grubu.
HALBES
(C.: Halâbis) Bahadir, kahraman. Bir seye simsiki baglanip ayrilmayan
kisi.
HALBUKI
(Hâl bu ki) Hakikat ve dogrusu sudur ki, öyle iken.
HALBUS
Serçeden küçük bir kus.
HALC
Pamugu temizlemek, havalandirmak ve kabartmak için yay ile
atmak.
HALC
Çekmek. * Hareket etmek.
HALCE
Uzak, irak yer, baid.
HALCEM
Uzun, tavil.
HALD
Devamlilik. Süreklilik. Dâimi. Bâki.
HAL-DAR
f. Benli, benekli.
HALE
Ay ve günesin etrafinda bazen görünen parlak dâire.
HALE
Annenin kiz kardesi. Teyze. Türkçede babanin kiz kardesine hala denir.
Arabçada dayiya "Hâl" denir.
HALEB
Süt sagma. Sagilmis süt.
HALEBE
(Hâlib. C.) Kandiranlar, aldatanlar, hile yapanlar.
HALEBE
(Hâlib. C.) Süt saganlar.
HALEBÎ
Halepli, Halep ahalisinden olan.
HALEC
Çalismaktan, yürümekten veya ibadetten kemiklerin agrimasi.
HALECAN
Titreme. Kalb çarpintisi. Heyecan.
HALECAN-I KALB
Kalb çarpintisi.
HALED
Kalb.
HALEDAR
Haleli, halelenmis. Parlak daireli.
HALEDE
Küpe.
HAL' EDILME
Hükümdarin tahttan indirilmesi. * Bosanmis olmak. * Kovulmus
olmak.
HALEF
Birinin
yerine sonradan geçen kimse. Babadan sonra kalan ogul.
HALEF AN-SELEF
Seleften halefe geçme. Geçen ve gidenden, gelene kalma. Babadan evlâda
geçme.
HALEFEN
Arkadan gelerek.
HALEFIYYET
Haleflik, birinin yerine geçmis olma.
HALEK
Kara, siyah.
HALEL
Bozukluk. Eksiklik. * Baskasi tarafindan verilen zarar. * Iki seyin
araligi. Bosluk. Açiklik.
HALELDÂR
f. Bozma. Bozulma. Bozulmus.
HALELPEZÎR
f. Bozulan, Halel bulan. Eksik. Fesad kabul eden. Bozuk.
HALEM
Helâk olmak. * Dibâgat yaparken derinin kurtlanmasi.
HALEMAT
(Halme. C.) Meme uçlari, meme baslari.
HALEME
(C.: Halem-Halemât) Meme basi. * Büyük kene. * Bir ot cinsi.
HALEN
su anda, henüz, simdiki hâlde.
HALENBUS
Serçe renginde, ondan küçük bir kus.
HALENC
(C.: Halânic) Agaç, secer.
HALESA
(Hâlis. C.) Hâlis, sâfi.
HÂLET
Suret. Hâl. Keyfiyet.
HÂLET-I CEHENNEM-NÜMUN
Cehennem gibi çok azab verici hal.
HÂLET-I GASY
Kendini bilmeyecek derecede bayginlik.
HÂLET-I NEZ'
Ölüm hâleti. Can verme zamani. Sekerat vakti.
HÂLET-I RUHIYE
Insanin ruh hâleti, manevi ve iç durumu.
HÂLET-I SUHUD
suhud hali, mânen veya misalen seyretme hâleti.(...Fakat ihatasiz olan
hâlet-i suhudda ve rü'ya gibi rü'yetlerini tâbirde verdikleri hükümlerinde
haklari olmadigi için kismen yanlistir. M.)
HALEVAR
f. Ay seklinde olan, hilâl gibi olan.
HALEVAT
(Halâ. C.) Halvetler, bosluklar. * Yalniz bulunulacak yerler.
HALEZON
Sümüklü böcek kabugu. Kabuklu sümüklü böcek.
HALF(E)
Yemin etmek. Andiçmek. Kasem etmek.
HALF
Ardi. Arka. Kendinden sonra gelen. Arka taraf.
HALF-I IMÂM
Imâmin ardi, arkasi.
HALFE
Yerine adam koymak. * Kilavuz.
HALFE
Andiçme, yemin etme.
HALFÎ
Arka, ard ile alâkali olan.
HALHAL
Eskiden kadinlarin süs için ayaklarinin topuklariyle baldirlari
arasina yani ayak bileklerine taktiklari altundan veya gümüsten yapilmis
halka. Ayak bilezigi.
HALHAL
(C.: Halâhil) Ulu, serif kisi.
HALHALE
Esneklik, elâstikiyet.
HALIK
Yoktan yaratan. Yaratici. Allah (C.C.)
HALIK
(C.: Huluk-Havâlik) Büyük dag. * Agaca dolasmis olan üzüm çubugu. *
Süt ile dolu olan koyun memesi. * Tiras eden. Berber.
HALIKIYYET
Yaraticilik. Halk edicilik. Icad ve takdir.
HALI
Tenhâ. Bos. Sahipsiz. Issiz. Içinde bir sey olmama.
HALÎ
Hâl ile, vaziyet ile. Tavra âit. simdiki. Hâle mensub.
HALÎ
Gamsiz,
kedersiz, gailesiz, dertsiz. * Evlenmemis erkek, bekâr adam.
HALI'
Bosanmis erkek, zevcesini ser'an terketmis adam. (Müennesi:
Hâlia'dir.) * Itaatsiz, isyan eden, utanmaz, kayitsiz, hayasiz. *
Kovulmus. * Soyulmus.
HALÎ'
Ailesinden ayrilan kimse. * Kurt.
HALÎ-ÜL-IZAR
Yüzü yirtik. * Mc: Edepsiz, ahlâksiz, utanmaz.
HALIB
Sütçü, süt satan kimse. * Sidik borusu.
HALIB
(C.: Halebe) Aldatici, hilekâr, sahtekâr. (Müennesi:
Hâlibe'dir.)
HALÎB
Taze süt.
HALÎC
Liman. Bogaz. Kanal. Körfez. Koy. Denizin kara içine nehir gibi
uzanmis kismi. * Irmak. * Büyük çanak. * Ip. * Deve agzi.
HALÎC-I FÂRIS
Basra körfezi.
HALIC(E)
Hareket ettirme. Sarsma, oynatma.
HALICE
Pamuk egiren.
HALÎCE
Içinde hurma islanmis süt. * Üzüm sikintisi.
HALIÇ
(Bak: Halîc)
HALIÇE
Küçük hali. Kilim. Seccâde. (Kaliçe de yazilir.)
HALID
(Hulud. dan) Sonsuz, ebedi. Daimi.
HALIDAT
(Hâlide. C.) Sürüp gidenler, devam edenler.
HALID BIN SINAN
Benî Abes kabilesinin Bin-Bagis'ten ehl-i tevhid bir zat olup; Hz.
Peygamber Efendimiz, bu zat hakkinda: "O bir nebi idi, fakat onun kavmi
onu zâyi etti" buyurmuslardir. Kendisi Peygamberimizin zamanina
yetisememis ise de kizi Nezd, Hz. Peygamberimize geldiginde, o sirada
Peygamberimizin âyetini okudugunu isitince: "Bunu, babam da okurdu" demis
oldugu rivâyet edilir.
HALID BIN VELID
Câhiliye devrinde Kureys esrafindandi. Hudeybiye muahedesinden sonra
Müslüman oldu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, kendisine Seyfullah
namini vermistir. Çok kahraman bir gazi idi. Suriye, Filistin, Sam gibi
yerler onun himmeti ile feth olunmustur. 18 Hadis-i serif
nakletmistir.Hicri 21 senesinde Suriye'de dar-i bekaya göçerken: "Bunca
muharebelerde bulunup bu kadar yaralar almis oldugum halde, hiç birinde
vefat etmeyip akibet yatakta öldügüme kederleniyorum." meâlinde konusmus,
atini ve silâhlarini fisebilillah vakfetmistir. (R.A.)
HALIDE
f. Saplanmis, dürterek bastirilmis.
HANÇER-I HALIDE
Saplanmis hançer.
HALIDE
Hâlid'in müennesidir. (Bak: Hâlid)
HALIF
Yemin etmek.
HALIF
Yemin ederek sözlesenlerden herbirisi.
HALIF
(Half. den) Yemin eden.
HALIF
Iki dag arasindaki yol. * Eski elbise. * Arkadan gelen. Sonradan
gelen. Birinin yerine geçen.
HALIFE
Öncekinin
yerine geçen. * Fik: Ilâhî, yâni ser'î hükümlerin tatbik ve icrasi için
Peygamber'e (A.S.M.) vekil olan zât. Imam. Imamet-i kübra. (Namazda imama
uyan cemaat gibi, halifeye de ser'î emirlerde öylece itaat edilir.
Halifede aranan dört sart: Ilim, adalet, kifayet, a'zâ ve havâsta
selâmet.) (Bak: Hilafet)
HALIFE-I EVVEL
Devlet dairelerinde yazi islerinde çalisanlar. Tanzimattan evvel kalem
teskilâti; halife, halife-i sâni, halife-i evvel olmak üzere üç derece
idi. Ondan sonra bir kisim dairelerde bunun yerine bas kâtib, bazilarinda
da mümeyyiz-i evvel denilmistir.
HALIFE-I MÜSLIMÎN
Yavuz Sultan Selim Han'dan sonraki Osmanli Padisahlari hakkinda
kullanilmis bir tabirdir. Müslümanlarin halifesi demektir.
HALIFE-I RUY-I ZEMIN
Yeryüzünün halifesi mânâsina gelen bu tabir, Yavuz Sultan Selim
Han'dan sonra Osmanli Padisahlari hakkinda kullanilmistir.
HALIFE
(C.: Hülef-Hulefât) Gebe deve.
HALIFE
(C.: Havâlif) Türklerin kildan veya keçeden yaptiklari çadirlarin
diregi, çadir diregi.
HALIFE
(C.: Halefâ) Su içinde biten bir ot. (Türkçede "kandira"
derler.)
HALIK
Helâk olan. Mahv olan. Fenaya giden. Fâni. Zâil.
HALIK
Tiras edilmis.
HALIKA
(C.: Halayik) Tabiat, mahlukât.
HALIKE
Çok hirsli, haris olan nefis.
HALIKÎ
Demirci.
HALIL (HALILE)
Zevc, koca. Nikâhli kari. Zevce.
HALIL
Samimi dost. Sâdik dost. * Nahif ve fakir kimse. (L.R.)
HALIL-ÜR RAHMAN
Allah'tan baskasindan hiçbir zaman yardim dilemeyip, O'nun dostlugunu
ihtiyar eden Hz. Ibrahim'in (A.S.) lâkabidir.
HALILIYYE
Samimi dostluk ve kardeslik.
HALILULLAH
Allah'in dostu, Hz. Ibrahim (A.S.).
HALÎM
Yumusak huylu. Hos muamele yapan. (Bak: Elhalîm)
HALÎMÂNE
f. Yumusak surette. Yumusak huylulara yakisir bir tarzda.
HALÎME
Yumusak huylu kadin. * Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'in süt
anasinin ismi. Beni Sa'd bin Bekr kabilesindendir. Halime-i Sa'diye diye
de anilir. (R.A.)
HALIN
Ahmak.
HÂLIS
Hilesiz. Katiksiz. Saf. Duru. Saffetli. * Pek beyaz. * Evvelce karisik
iken kusuru zâil olan. * Her ameli, yalniz Allah rizasi için isleyen.
(Bak: Ihlâs) (Müennesi: Hâlise'dir)
HÂLIS-ÜD DEM
Ari kan, safkan.
HALIS
Bahadir ve haris kimse.
HALÎS
Karismis, muhtelif. * Siyah ile beyazi karismis saç. * Tel.
HÂLISANE
f. Hâlise yakisir bir surette. Hâlis kimselere mahsus bir niyet ve
fiil ile.
HÂLISEN
Halis ve katiksiz oldugu halde. Hilesizce, dogru olarak.
HÂLISET
Edb: Ibarenin düzgün ve akici olmasi.
HÂLISIYYET
Dogruluk, hâlislik, hilesizlik.
HALÎT
Huk: Yol ve su gibi umumi olan araziler hukukunda ortak olan kimse. *
Serik, ortak. * Karismis.
HALÎT
Buz. Kiragi. Dolu.
HALITA
Karisik halde olan. Karma. Iki veya muhtelif maddelerden yapilmis. *
Madenlerin birbirleriyle birlesmelerinden hâsil olan mürekkep madde.
HALITA-I DIMAGÎ
f. Akildaki muhtelif mes'ele ve fikirler. Dimagdaki karisik, muhtelif
bilgiler.
HALIYE
(C.: Havâlî) Kendini süsleyen kadin.
HALIYEN
Simdiki hâlde, simdiki zamanda.
HALIYEN
(Hâli. den) Bos olarak, bos oldugu hâlde.
HALIYYAT
(Haliye C.) Bekâr kadinlar, evlenmemis kizlar.
HALIYYE
Bagindan bosanmis deve. * Yabanci bir yavru emziren deve. * Büyük
gemi. * Ari kovani. * Ahlâktan kinâyedir. * (C.: Haliyyât) Bekâr kadin,
evlenmemis kiz.
HALK
Bogaz. * Tiras etmek.
HALK
Insan toplulugu. Insanlar. * Yaratmak. Icad. Örnegi ve benzeri olmayan
bir seyi yaratmak, ibdâ' eylemek. * Bir seyi yumusatip düzlestirmek. (Bak:
Insa, Ibda')(Sivrisinegin gözünü halkeden, günesi dahi O halketmistir.
M.)(Kâinati elinde tutamayan, zerreyi halkedemez. M.)(Hem semâvat ve arzi
halkeden, semâvat ve arzin meyvesi olan insanin hayat ve memâtindan âciz
kalir mi? S.)
HALK-I CEDID
Ba'sü bade-l mevt, yeniden yaratilis. Yeniden yeniye tekrâren
yaratilma. Ana karnindaki çocugun, insan suretine inkilâb ettigi
devre.
HALK-I DÜ CIHAN
Iki cihanin halki. * Ölülerle diriler.
HALK-I EF'ÂL
Mu'tezile firkasinin bir tabiridir. Hayvan ve insanlarin, kendi
fiillerinin hakiki müessiri oldugunu iddia etmelerine verilen isimdir. (Bu
iddiâlarini Ehl-i Sünnet ulemâsi müsbet delillerle reddetmistir.)(Ehl-i
dalâlet ve bid'at firkalarindan bir kisim zatlar, ümmet nazarinda makbul
oluyorlar. Aynen onlar gibi zatlar var; zâhiri hiçbir fark yokken, ümmet
reddediyor. Bunda hayret ediyordum. Meselâ: Mu'tezile mezhebinde Zemahserî
gibi, I'tizalde en müteassib bir ferd oldugu halde, muhakkikîn-i Ehl-i
Sünnet, onun o sedit itirâzâtina karsi; onu tekfir ve tadlil etmiyorlar,
belki bir rah-i necat onun için ariyorlar. Zemahserî'nin derece-i
siddetinden çok asagi Ebu Ali Cübbaî gibi Mu'tezile imamlarini, merdut ve
matrud sayiyorlar. Çok zaman bu sir benim merakima dokunuyordu. Sonra
lütf-u Ilâhî ile anladim ki: Zemahseri'nin Ehl-i Sünnet'e itirâzâti, hak
zannettigi meslegindeki muhabbet-i haktan ileri geliyordu. Yâni, meselâ:
Tenzih-i hakiki; onun nazarinda, hayvanlar kendi ef'âline hâlik olmasiyle
oluyor. Onun için, Cenab-i Hakk'i tenzih muhabbetinden, Ehl-i Sünnet'in
halk-i ef'âl mes'elesinde düsturunu kabul etmiyor. Merdut olan sâir
Mu'tezile imamlari muhabbet-i haktan ziyade, Ehl-i Sünnet'in yüksek
düsturlarina kisa akillari yetisemediginden ve genis kavânin-i Ehl-i
Sünnet, onlarin dar fikirlerine yerlesemediginden, inkâr ettiklerinden
merdutturlar. M.)
HALK-I EZDAD
Birbirine zid halleri bir seyde yaratmak. Meselâ: Bir zerrede hem def
edici hem de cezb edici (çekici) kuvvetin bulunmasini yaratmak.
HALK-I SER
Serrin yaradilisi.(Iste Mu'tezile bu sirri anlamadiklari için "Halk-i
ser serdir ve çirkinin icadi çirkindir." diye Cenab-i Hakk'i takdis için
serrin icadini ona vermemisler, dalâlete düsmüsler. M.)
HALKA
Ortasi bos yuvarlak sekil. * Dâire seklinde olan sey.
HALKA-I ÂB-GÛN
Gökyüzü, semâ.
HALKA-I DÜRR
Inci dizisi.
HALKA-I ZIKIR
Tasavvufta, zikir esnasinda daire seklinde oturmak.
HALKABEGUS
f. Kulagi küpeli, kulagi halkali. * Mc: Köle, esir.
HALKABEND
f. Toplanip yuvarlak meydana gelecek sekilde oturma.
HALKAN
Yaradilisça, hilkatça.
HALKAVÎ
Halka seklinde.
HALKAZEN
f. Kapi çalan, kapi halkasini vuran.
HALL
Saglamlastirmak. * Dostluk, sadâkat. * Fakir, hastalikli, nahif insan.
* Sirke.
HALL
Giren, dâhil olan. Inen.
HALL
Çözme. Çözülme. Karisik bir mes'elenin içinden çikma. * Anlayip karar
vermek. Neticelendirmek. * Susam yagi. * Ezmek. * Açmak. * Dühul etmek,
girmek.
HALL-I MES'ELE
Mes'elenin halledilmesi.
HALL-I MÜSKILÂT
Müskilâtin yenilmesi, zorluklarin çözülmesi.
HALLAC
Pamuk atan. Pamugu didik didik eden.
HALLAC-I MANSUR
Asil adi Hüseyin olan bu zat, tasavvuf mesleginde meshurdur. Manevi
istigrak hallerinde hissettiklerini, seriata zâhiren zid düsen ifadelerle
söyledigi için, Hicri 306 senesinde idam edilmistir.
HALLAF
Çok fazla yemin eden kimse.
HALLAK
Iyi tras eden. Berber. * Hamal.
HALLAK
Yaratan, her seyi halkeden, Kadir-i Zülcelal, Allah Teala Hazretleri
(C.C.)
HALLÂL
Halleden, çare bulan, çözen.
HALLÂL-I MÜSKILÂT
Zorluklari yenen, müskülâti halleden kimse.
HALLÂL-ÜL UKAD
Dügümleri çözen. * Mc: Zorluklari yenen.
HALLAL
Sirkeci, sirke yapan kimse.
HALLAS
Yakaliyan, tutan kimse.
HALLAT
Yersiz ve münâsebetsiz sözler konusan. * Ortaligi karistiran.
HALLE
Fakirlik. * Hâcet, ihtiyaç.* Kum içindeki yol ve gedik.
HALLEDALLAH
Allah dâim ve bâki eylesin (meâlinde duâ).
HALLER
Bakla.
HALLI
Zengin, gani, mali mülkü çok olan. * Kuvvetli, kavi.
HALLI
(Halliye) Sirke ile ilgili.
HALLISNÂ
Bizi halâs eyle, bizi kurtar (meâlinde duâ.)
HALL Ü AKD
Çözme ve dügümleme. Idame etme. Müskül mes'eleleri ve isleri halledip
neticeye baglama.
HALL Ü FASL
Çözme ve ayirma. Açiklayarak bitirme. Bir mes'eleyi müsbet bir
neticeye baglama.
HALLÜSINASYON
Lât. Tib: Hakikatte olmayan bir seyi varmis gibi görme ve
isitme.
HALME
Meme basi, meme tepesi.
HALS
Bir seyi soymak. Çalmak. Kapmak. * Dibinden taze yetisen çayirla
karisik olan kuru çimen.
HALSAN
Kisinin dostu, sevgilisi ve yâri.
HALT
Karistirmak. Münasebetsiz söz söylemek. Bir seyi bir seye karistirmak.
Hatâ etmek.
HALTA
Köpeklere takilan boyun halkasi. Tasma.
HALTIYYAT
Yersiz ve münasebetsiz sözler.
HALUB(E)
Sagilan sey.
HALUF
Sütün veya yemegin bozulmasi.
HALUK
Iyi huylu. Güzel ahlâkli. Islâma yakisir ahlâkta olan.
Insâniyyetli.
HALUM
Yas peynir gibi olan koyu yogurt.
HALVET
Yalnizlik. Tek basina kalmak. Tenhaya çekilme. * Gizlilik.
HALVET-I FÂSIDE
Kari-kocanin aralarinda ser'î mâni olmasina ragmen birlesmeleri.
HALVET-I SAHIHA
Kari-kocanin aralarinda ser'î mâni bulunmamasi halinde
birlesmeleri.
HALVETGÂH
f. Tek basina oturup ibadetle vakit geçirilen yer. * Halvet yeri.
Gizli olarak görüsülecek yer.
HALVETGÜZIDE
(Halvetgüzin) f. Halveti, tenha bir yeri seçmis olan kimse.
HALVETHANE
f. Gizli ibadet yeri. * Gizli konusup görüsmeye mahsus yer.
HALVETÎ
Halvete müteallik, halvetle alakali. * Ibadet ve zikirlerini tenhada
yapan bir tarikat adi. * Halvetiye Tarikatindan olan kimse.
HALVETNISIN
Yalniz basina bir yere çekilip ibadetle mesgul olanlar.
HALY
Ot biçmek.
HALY
(C.: Huliy) Altindan ve gümüsten olan süs esyâlari.
HALZ
Kabugunu çikarmak, derisini soymak.
HAM
f. Olmamis, pismemis, çig. * Nâfile, beyhude, bosubosuna. *
Islenmemis, üzerinde çalisilmamis. * Acemi kimse, tecrübesiz. Terbiye
görmemis kisi.
HAM
f. Bükülmüs, kivrilmis, egrilmis.
HAM-I ZÜLF
Saç lülesinin kivrimi.
HAM' (HIM')
(C.: Ahmâ') : Kaynata. Zevc tarafindan olan kimseler.
HAM' (HUMU')
Egrilik, aksaklik.
HAMA
Hifzetmek, korumak. * Kovmak, defetmek.
HAMA'
Kara balçik.
HAMAID
(Hamîde. C.) Bir kimsenin medhedilmege lâyik olan isleri.
HAMAIL
(Himâle. C.) Tilsim, muska. * Kiliç kayisi, kilici bele baglamaya
yarayan kayis.
HAMAIM
(Hamâme. C.) Güvercinler.
HAMAK
Iki agaç veya direk arasina asilarak içine yatilan agyatak.
HAMAKAT
Ahmaklik. Budalalik. Bönlük. Anlayissizlik.
HAMALE
Bir mala kefil olma.
HAMAM(E)
(C.: Hamâim) Güvercin kusu.
HAMAN
Peygamber Hz. Musa (A.S.) zamanindaki Misir Fir'avununun vezirinin
ismi.
HAMARAT
Becerikli, elinden is gelir, cerbezeli.
HAMAS
Verem. * Yumusaklikla ve kolaylikla bir seyi çikarmak.
HAMASET
Yaradilistan olan cesâret. Bahadirlik. Cesurluk. Kahramanlik.
Yigitlik.
HAMASÎ
Hamâsetle alâkali. Fitrî cesarete âit ve müteallik.
HAMASIYYAT
Kahramanlik destanlari.
HAMAT
Kaynana.
HAMATA
Katilik. * Yanmak. * Bogaz agrisi. * Dari samani. * Kalbin
ortasi.
HAM-BE-HAM
f. Kivrim kivrim. Büklüm büklüm.
HAMD
Medih, övmek.Cenab-i Hakk'a karsi kullarin memnuniyet ve sevinçlerini
ve O'na hamd ve sükür ile medihlerini bildirmeleri, senâ etmeleri. (Bak:
Elhamdülillah) (Hamd'in en meshur mânasi; sifat-i kemaliyeyi izhar
etmektir. Söyle ki: Cenab-i Hak insani, kâinata câmi' bir nüsha ve
onsekizbin âlemi hâvi su büyük alemin kitabina bir fihriste olarak
yaratmistir. Ve Esmâ-i Hüsnâ'dan her birisinin tecelligahi olan her bir
âlemden bir örnek, bir nümune insanin cevherinde vedia birakmistir. Eger
insan, maddi ve manevi her bir uzvunu Allah'in emrettigi yere sarfetmekle
hamdin subelerinden olan "sükr-ü örfi"yi ifâ ve seriata imtisal ederse,
insanin cevherinde vedi'a birakilan o örneklerin her birisi kendi âlemine
bir pencere olur. Insan o pencereden o âleme bakar. Ve o âleme tecelli
eden sifatla, o âlemden tezahür eden isme bir mir'at ve bir âyine olur. O
vakit insan; ruhu ile, cismi ile, âlem-i sehadet ve âlem-i gayba bir
hülâsa olur. Ve her iki âleme tecelli eden, insana da tecelli eder. Iste
bu cihetle insan, sifat-i kemaliye-i Ilâhiyyeye hem mazhar olur, hem
müzhir olur. I.I.)(Hamd ü senâ, medih ve minnet O'na mahsustur, O'na
lâyiktir. Demek nimetler O'nundur ve O'nun hazinesinden çikar. Hazine ise
dâimîdir. M.)
HAMDE
Ates gürültüsü.
HAMDELE
"Elhamdülillah" demenin kisaca ismi. Bu sözün masdar haline getirilip
kisaltilmasi.
HAMD Ü SENA
Cenab-i Hakk'a hamd ve O'nu isimleriyle medhetmek.
HAME
Kafatasi, basin üst kismi.
HAME'
Uzun müddet su ile yumusayip degismis civik ve kokar çamur.
Balçik.
HAME
Yas ot demeti, taze ekin destesi, bir sap üzere bitmis taze ekin. *
Havasi bozuk hastalikli yer.
HÂME
f. Yontulmus kalem.
HÂME-I EDEB
Edebiyat kalemi.
HÂME-I SEKVÂ
sikâyet kalemi. sikâyet yazan kalem.
HÂME-I ZERRIN
Altin kalem, altindan yapilmis kalem.
HÂME VÜ SEMSIR
Kalem ve kiliç.
HAMEC
Zayiflik.
HÂMEGÜZAR
f. Kalemle yazilmis.
HAMEK
Her seyin küçükleri. * Siyah bulut.
HAMEL
Kuzu. * Ast: Burçlardan birinin adidir. Bu burcu teskil eden yildizlar
kuzuya benzedigi için arapça kuzu demek olan hamel denilmistir. Günes bu
burca 21 Mart'ta girer ve gece ile gündüz bir olur.
HAMELAT
(Hamle. C.) Saldirislar, saldirmalar. * Atilmalar, atilislar.
HAMELE
Tasiyanlar, yüklenenler, kaldiranlar.
HAMELE-I ARS
Isrâfil, Cebrâil, Mikâil, Azrâil (A.S.)lar.
HAMELE-I HÜCCET
Günah ve sevablari yazan melekler.
HAMELE-I KUR'AN
Hâfizlar. Kur'ani ezbere okuyup ilmi ile amel eden mes'ud
kimseler.
HAMELE-I MÜMTESIL
Aldigi emri imtisal edip yüklenen, mes'uliyeti üzerine alan.
HAM-ENDER-HAM
f. Kivrim kivrim, büklüm büklüm.
HAMER
Davarin arpa yemekten dolayi içinin ve agzinin kokmasi.
HÂME-RÂN
f. Kalem yürüten, yazan.
HAME-ZEN
f. Üzerinde kalem kesilecek âlet.
HAMH
Fahirlenmek, büyüklenmek, kibirlenmek.
HAMHAMA
Himhimlik, sözü genizden söyleyerek konusma.
HAMHAMA
Atin yulaf ve su gördügünde çikardigi ses.
HÂMIZ
Sirke gibi eksi olan. Eksiligi fazla olan, asit.
HÂMIZ-I FAHIM
Kim: Karbonik asit.
HÂMIZ-I HALL
Kim: Sirke asidi.
HÂMIZ-I KARBON
Kim: Karbonik asit.
HÂMIZAT
(Hâmiz. C.) Asitler. Sirke gibi eksi olan seyler.
HÂMIZAT-I SAHMIYE
Yag asitleri.
HÂMIZIYYET
Eksilik, kekrelik.
HAMÎ
f. Gevseklik, hamlik.
HAMÎ
Himaye edici, himaye eden. Koruyucu, koruyan. Kayiran.
HÂMID
Cenab-i Hakk'a hamd ü sena eden. Allah'a sükreden. * Hz. Peygamber'in
(A.S.M.) isimlerindendir.
HAMÎD
Sena edilmege, medhedilmege elyak olan. Dünya ve âhirette hamd
kendisine mahsus olan Allah (C.C.) * Isparta Vilâyetinin Osmanlilar
devrindeki adi.
HAMID
Alevi sönen ates. * Ölü, ölmüs. Sönmüs. idrâksiz. Sâkit ve sessiz. Ölü
gibi halsiz olan.
HAMIDE
f. Kambur, egrilmis, kemerli.
HÂMIDE
Uzun müddet geçmesi sebebi ile rengine tegayyür ve siyahlik gelip
eskimis olan. * Nebatsiz kuru yer. * Yanmis kül olmus.
HAMIDEGÎ
f. Kamburluk, egri bügrü olmaklik.
HÂMIDÎN
(Hâmid. C.) Hamdedenler, hâmidler.
HÂMIDÛN
(Hâmid. C.) Hamdedenler, hâmidler.
HAMIE
Hararetli, çamurlu, volkanli, alevli, dumanli.
HÂMIL
(Hâmile) Yüklü yüklenmis. * Gebe. * Tasiyan, götüren. * Hâiz. * Mâlik,
sahib. * Uhdesinde bir poliçe bulunan.
HÂMIL-I VAHY
Vahyi
Peygamberimize (A.S.M.) getiren Cebrail (A.S.)
HAMIL
Kötü taninmis olan kimse.
HAMÎL
Kefil. * Baska yerden getirilen oglan.
HAMÎLE
Sikligindan dolayi birbirine girmis olan agaçlar. * Agaç ve ot bitmis
kumlu yer. * Dösek çarsafi.
HAMILEN
Hâmil olarak. Tasiyarak, götürerek. * Hâmil oldugu halde.
HAMIM
Sicak ve kizgin su. * Yakin hisim, soy sop. * Samimi arkadas.
HAMÎME
(C.: Hamâyim) Her nesnenin iyisi.
HAMINNE
Hanim nine sözünün bozulmus sekli, büyük anne.
HAMÎR
(Himâr. C.) Esekler. Himarlar.
HAMÎR(E)
Eyer yapmada kullanilan tüysüz beyaz deri.
HAMÎR
Hamur.
HAMÎR-I MÂYE
Mayanin hamuru.
HAMÎRE
Hamur içine katilan maya.
HAMÎR-GÂR
f. Hamurcu, hamur yogurucu.
HAMÎS
Besinci. Hamis günü. Persembe günü.
HÂMISEN
Besinci olarak, besinci olmak üzere.
HAMIS
Mektubun altina sonradan yazilan sözler. Hâsiye.
HAMIT
Siddetli, saglam. * Üzerinde kil olmiyan yag tulumu.
HAMIT (HÂMIT)
Yanmis ve pörsümüs süt.
HAMIYE
Tirnak kenari. * Kizmis, kizgin.
HAMIYET
Gayret. * Nâmustan gelen gayretle utanma veya kizma. * Istinkâf etmek.
* Mukaddesati ve milletin haklarini, mâmus ve haysiyeti korumak
hususlarinda gösterilen gayret ve ihtimam hasleti. Iman ve Islâmiyeti ve
Hz. Peygamber'in (A.S.M.) Sünnet-i Seniyyesini ve din ve mücahede
kardeslerini muhafaza ve müdafaa etmek gayreti.
HAMIYET-I CÂHILIYE
f. Câhillikten gelen irkçilik gibi bâtil inanislari koruma gayreti. *
Cenab-i Hakk'in ve Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) nehyettigi ve hak dine
uymayan eski ve kötü inançlari muhafaza gayreti.
HAMIYET-FÜRUS
f. Kendini begenip hamiyetli oldugunu iddia eden. Hamiyetli oldugunu
göstermege çalisan.
HAMIYET-KÂR
f. Hamiyetli. Haysiyet ve seref sahibi.
HAMIYET-MEND
(C.: Hamiyyet-mendân) f. Hamiyetli.
HAMIYET-MENDÂNE
f. Hamiyetlicesine. Hamiyetli olan bir kimseye yakisacak sekil ve
surette.
HAMIYET-MENDÎ
f. Hamiyetlilik, hamiyetli olus.
HAMKA
Ahmak ve budala kadin.
HAMKE
(C.: Humuk) Bit.
HAML
Yük. * Sirtina yük alip getirmek. * Kadinin karnindaki çocuk. * Isnad.
Yüklenme.
HAML
Saçak. * Büyük saçakli hali.
HAMLE
Hücum etme. Atilis, saldiris. Savlet.
HAMLEC
Bükmek.
HAMLETMEK
Yüklemek, zannetmek.
HAMM
Çok sicaklik, siddetli hararet.
HAMM
Kuyuyu temizlemek. * Evi süpürmek. * Etin kokmasi.
HAM MADDE
Bir seyin meydana getirilmesi için islenilen ana maddelerden her
biri.
HAMMADUN
Çok hamdedenler. Çok çok sükür ve duâ edenler.
HAMMAL
(Haml. den) Bir ücret karsiliginda eliyle veya sirtiyla yük tasiyan
adam. * Mc: Kaba, görgüsüz, terbiyesiz.
HAMMALIYYE
Hamal ücreti.
HAMMAM
Banyo, hamam.
HAMMAMÎ
Hamam idare eden adam veya kadin. Hamamci.
HAMMAMIYYE
Edb: Divan Edebiyatinda giris kismi hamam eglencesi tasvirine tahsis
olunan kaside.
HAMMAR
(Hamr. den) Sarap yapan veya satan kimse. Meyhaneci, sarapci. * Tas:
Mc: Mürsid, seyh, kilavuz.
HAMMAR
Esekçi.
HÂMME
(C.: Hevâmm) Haserât-i muzirra, zararli böcekler. * Binek
hayvani.
HÂMME
Bir kisinin akrabasi, yakinlari. (Hâssa mânâsina da gelir, mukabili
âmme'dir.)
HAMME
(C.: Humm) Kaplicanin sicak suyu. * Kuyruk yaginin kikirdagi. *
Kizdirmak mânasina mastar da olur.
HAMMURABI
(Bak: Nemrud)
HAMNANE
Kene.
HAMR
Eksi. Sarap. Içki olup sarhosluk veren sey. * Birine bâde içirmek. *
Bir hususu söylemeyip setreylemek. Ketmeylemek. (L.R.)
HAMR
Yüzmek.
HAMRA
(Müennes) Çok kirmizi, kizil renk. * Siddet ve mesakkatli geçen yil. *
Siddetle olan ölüm. * Arap olmayan cinsten. * Yüzü kizarmis kadin.
HAMS(E)
Açlik. * Yaradaki sisin inmesi.
HAMSE
Bes (sayisi).
HAMSE-I ÂL-I ABÂ
(Bak: Âl-i Abâ)
HAMSE
Mesnevi sekliyle yazilmis bes kitabdan ibaret bir takim demektir ki,
böyle eser meydana getirmis olanlara "Hamsenüvîs", yâhut "Hamseci"
denilir. XII. yüzyila kadar hamse-nüvîslik mutâd degildi. 1195'de vefat
etmis olan Genceli Seyh Nizamî, manzum olarak bes kitab yazmis ve hepsine
birden "penc genç", yâni "bes hazine" "ünvanini vermisti. Ondan sonra o
yolda mesnevîler vücuda getirmek Iran sâirlerince moda oldu. Iran'in
Hüsrev-i Dehlevî, Mevlânâ Câmi gibi sâirleri hamse yazdilar. Çagatay sâiri
Ali Sir Nevaî de Çagatay lehçesinde hamse tanzim etmistir. Bizim lehçede
ilk hamse yazan, daha dogrusu Seyh Nizamî'nin hamsesini terceme eden
Behistî'dir. Bu Behistî, Ikinci Bayezid'in adamlarindandi. Yine bizim
lehçemizle yazilmis birçok hamseler vardir. Ak Semseddin'in oglu Hamdullah
Çelebi (Vefati: M: 1508) Yusuf ve Züleyha, Leylâ ve Mecnun, Muhammediye,
Mevlid-ün Nebi adli hamseleri yazmistir. (Edb. L.)
HAMSENÜVIS
f. Hamseci, hamse yazan. Mesnevi tarziyla bes kitabdan ibâret bir
takim yazan kimse.
HAMSÎN
Elli. * Erbaîn denen kirk günlük kara kistan sonra gelen elli günlük
kis.
HAMSUN
Elli sayisi.
HAMS
Baldiri ince olan.
HAMS
Kasimak. * Tirmalamak.
HAMSEK
Mestin üstüne vurulan parça.
HAMSÜDE
f. Bükülmüs, egrilmis.
HAMT
Misvak agaci. * Eksimis süt. * Koyunun derisini yüzüp kebap yapmak. *
Gadap etmek, kizmak. * Kibirlenmek, tekebbürlenmek.
HAMT
Siddetli ve zahmetli olmak. * Çürümek. * Mütegayyer olmak,
degismek.
HAMTA
Üzüm çiçeginin kokusu.
HAMTAR
Dolu kirba. * Yay kirisi.
HAMUL
(Haml. den) Sabirli, metanetli, tahammüllü, dayanikli kimse.
HAMULANE
f. Tahammüllü kimseye yakisir sekilde.
HAMULE
f. Yük. Yük tasiyan nakil vasitalarinin yükü.
HAMULÎ
Tahammüllülük, sabirlilik, dayaniklilik.
HAMUM
Iç yagi.
HAMUN
f. Bozkir. Büyük sahra, düz ova.
HAMUS
Sâkin olmak, susmak.
HAMUS
f. Susmus. Sessiz. Sâkit.
HAMUS
Sivrisinek.
HAMUSAN
Mevlevi tâbirlerindendir. Konya'da Mevlâna'nin türbesi haricinde ve
kible cihetindeki büyük kabristana verilen isimdir. * Sessizler, susmus
olanlar, uykuda olanlar.
HAMUSANE
f. Sessizce, ses çikarmadan. Sessizligi andirir bir sekilde.
HAMUSÎ
f. Susma, sükut etme. Sessizlik, sükunet.
HAMVÎ
Sicaklik.
HAMYAZE
f. Esnek, elâstik, esneme. * Kötü hareket, fenâ is.
HAMYE
Içine yag ve zeytin konulan kap.
HAMZ
Keskinlik, katilik, siddet. Metinlik, saglamlik.
HAMZ
Eksilik. Kekrelik.
HAMZA (R.A.)
Abdulmuttalib'in oglu olup, Resulüllah'in (A.S.M.) amcasidir.
Önceleri, Islâm dinine karsi olanlarla beraberdi. Ebucehil'in Islâm
düsmanligini çok ileri götürmesi karsisinda, imana girip Ebucehil ve din
düsmanlarina karsi çikti ve Islâm'a büyük hizmetleri oldu. Uhud Gazasi'nda
57 yasinda iken sehid edildi.
HAMZA
Istemek. Arzu etmek. * Eksi olan her ota derler.
HAMZE
Baklaya benzer bir bitki.
HAN
f. Hükümdar. Eski Türklerde Hakan da denen devlet reisi.
HAN
f. Yolcularin misafir oldugu bina. Kervansaray. Otel. * Ticaret
ehlinin sakin oldugu yer.
HAN
f. Yemek sofrasi. Üstüne yemek konan tepsi. * Yemek, taam. * Ahçi
dükkâni, lokanta.
HAN
f. Okuyan, okuyucu, çagiran manasina gelir. Meselâ: Duâ-hân : (Niyaz
ve tazarrukârane bir tezellül ile) duâ okuyan.
HANA
Yaramaz ve bos sözler konusmak.
HANACIR
(Hancere. C.) Girtlaklar, hançereler.
HANADIK
(Handek. C.) Hendekler. Bir mekânin etrafina kazilan genis ve derin
çukurlar.
HANADIR
Görme kabiliyeti kuvvetli olan.
HANADIS
(Hindis. C.) Musibetler. * Karanlik geceler. * Siddetli hâller.
HANAK
(C.: Hinâk) Hiddetlenme, kizma.
HANAN
Merhamet, sefkat, acima.
HANAN
(Hân. C.) f. Hânlar, hükümdarlar, pâdisahlar, kaganlar.
HANASÎR
Helâk olmak.
HANASIRE
Hiyânet ehli, hâinler.
HANAT
(Hân. C.) Dükkânlar, meyhaneler.
HANAZÎR
(Hinzir. C.) Hinzirlar, domuzlar.
HANBELÎ
Dört hak mezhepten birisi. Imam-i Ahmed bin Hanbel Hazretlerinin
mezhebinden olan. (Bak: Mezheb, Imam-i Hanbelî)
HANCER
Ucu sivri, iki tarafi keskin büyük biçak. Halk dilinde hançer seklinde
kullanilir. Divan edebiyatinda sâirler, güzellerin kaslarini hancere
benzetirlerdi.
HANCER-I BÜRRAN
Keskin hançer.
HÂNÇE
f. Küçük tepsi, ufak sini.
HÂNÇE-I ZER
Küçük altin tepsi. * Mc: Günes.
HANÇERE
Girtlak, bogaz.
HANDA HAND
f. Devamli gülme, sürekli olarak gülme. * Devamli gülen, sürekli
gülen.
HANDAN
f. Gülen, gülücü, mesrur.
HANDAN-RU(Y)
f. Güler yüzlü, güleç, mütebessim.
HANDE
f. Gülme, gülüs.
HANDE-I ÂFTÂB
Günesin gülmesi. Günesin dogmasi.
HANDE-I GÜL
Gülün açmasi.
HANDEBAHSA
f. Güldürücü, tebessüm ettirici.
HANDEBAR
f. Güldüren, güldürücü.
HANDEFERMA
f. Güldürücü, güldüren.
HANDEFESAN
f. Gülümsemeler dagitan, gülmeler saçan.
HANDEHARIS
f. Bir kimseye alay tarzinda gülme.
HANDEK
Kale ve tarla gibi yerlerin etrafina kazilan genis ve derin çukur.
Hendek.
HANDEKÂR
f. Gülen, tebessüm eden, gülücü.
HANDEK GAZVESI
Peygamberimizin (A.S.M.) büyük muharebelerinden birisi olup, hicretin
besinci senesinde Sevval ayinda vuku bulmustur. Asil muharebeyi
uyandiranlar Beni Nadir kabilesi olup bunlar Kureys ve Gatfan kabilelerini
de davet etmekle hepsi birden Medine-i Münevvere'ye hücuma geçtikleri
vakit, Hz. Resullulah Efendimiz Selman-i Fârisî'nin (R.A.) reyiyle
Medine'nin etrafina hendek kazilmasini emretti. Bu münasebetle Gazve-i
Handek denmekle meshur oldu. Muharebe bir ay kadar devam edip, nihayet
Yahudilerle Kureys arasina nifak düsmüs ve kâfirler siddetli bir firtinaya
tutulup perisan bir halde dönmüslerdir.
HANDEKÜNAN
f. Gülerek, güle güle.
HANDEMESHUN
f. Devamli gülen. Çok gülen.
HANDEMU'TAD
f. Devamli gülmeye alismis olan, her zaman gülme aliskanligi
olan.
HANDEN
f. Okumak.
HANDENÜMA
f. Gülen.
HANDERIS
Eski sarap.
HANDERIZ
f. Gülüp duran, devamli gülen.
HANDERUY
f. Mütebessim, güler yüzlü.
HANDEZEN
f. Gülen.
HANDISTAN
f. Saka, lâtife.
HANE
f. Ev, mesken, beyt. * Mat: Basamak, bölüm, göz. * Bazi kelimelerle
birlestirilip mürekkep isim yapilan bir "ek" tir. "Hasta-hane, ecza-hane,
yazi-hane, kiraat-hane" gibi.
HANE-I AVARIZ
Avariz ve bedel-i nüzul ve buna benzer vergiler ve tekâlifin
toplanmasinda tutulan ölçü. Buradaki hanenin, lügat mânasi olan evle
münasebeti yoktur. Kasabalar, köyler nüfuslarina ve emlâk ve arazilerinin
miktar ve hâsilatlarina göre hane itibar edilir ve mahallî masraflarla
sair vergiler ona göre tanzim edilirdi. Bu usul Tanzimat-i Hayriyeye kadar
devam etmistir. (O.T.D.S.)
HANE-I ÂYINE
Her yani birbirinin ayni olan oda, salon veya kösk.
HANE-I DEVVAR
Dâim dönen, devreden hane. * Mc: Yildiz.
HANE-I FERDA
Ahiret.
HANE-I HUDA
Beytullah, Kâbe.
HANE BER-DUS
Evi omuzunda. Avare. Serseri.
HANE
Meyhane.
HANEBERENDAZ
(Hâne ber-endaz) f. Ev yikici.
HANEDAN
f. Soyca dindar ve asil âile. * Peygamber (A.S.M.) sülâlesi.
HANEF
Istikamet, dogruluk. * Ayak egriligi. * Egrilik, udûl.
HANEFÎ
Dört hak mezhepten birisi. Veya bu mezhepten olan kimse. (Bak: Imam-i
A'zam)
HANE-FÜRUS
f. Ev komisyoncusu, ev tellâli.
HANE-GÎ
f. Evcil, evde beslenen. Evde bulunanlardan, evdekilerden.
HANE-GIR
f. Bir yeri mekân sayan kimse.
HANE-HARAB
f. Câhil, bilgisiz. * Evi yikilmis, evsiz barksiz kalmis. * Hâli
perisan olmus kimse. * Mc: Müflis, zügürt, sefil.
HANE-HUDA
f. Ev sahibi, sahib-ül beyt.
HANEK
Agzin tavani, damak.
HANE-KÜS
f. Mirasyedi, sefih.
HANEN
sevk. * Nefsin cima arzusu.
HÂNENDE
f. Okuyan, sarki söyleyen.
HÂNENDE-GÂN
f. (Hânende. C.) Hânendeler, sarki söyleyenler, sarkicilar.
HÂNENDE-GÎ
f. Sarkicilik, hânendelik.
HANES
Burnun uç tarafinin biraz yüksek olup geri kisminin basik olmasi. *
Sigir burnu.
HANE-SUZ
f. Ev yakici. * Mc: Gözü disarda olan, kendi âilesini düsünmeyen
kimse.
HANES
(C.: Ahnâs) Avlanan hasere veya kus. * Yilan.
HANEV
Egmek. * Davar kösnemesi.
HANEZ
Mütegayyer olmak, degismek. * Kokmak.
HANE-ZAD
f. Efendisinin evinde dünyaya gelmis olan köle veya cariye
çocugu.
HANFEC
sisman, etli kisi.
HANFES
(C.: Hanâfis) Yellengen böcegi. * Pislik yuvarlayan böcek.
HANGAH
f. Allah rizasi için ve misafirleri minnet altinda birakmamak ihlâsi
ile fakir ve dervislere ve talebe-i uluma yemek verilen ve misafir edilen
yer.
HANGAR
Fr. Esyayi muhafaza etmek için yapilan üstü örtülü, yanlari açik yer.
* Uçaklari barindirmaya mahsus garaj.
HANHANA
Sözü burun içinden söylemek. Himhimlik.
HANIK
(Hunk. dan) Bogucu, bogan. * Küçük dar yarik ve sokak.
HANIK
Bogmak.
HANIM SULTAN
Tar: Osmanli hanedaninda "sultan" nâmi verilen Imparatorluk
prenseslerinin kizlarina verilen resmi ünvan.
HANI'
Karisini bosamis koca veya kocasindan bosanmis kadin.
HANIF
Islâmiyetten evvel Allah'in birligine inanan ve Hz. Ibrahim'in (A.S.)
dininden olanlarin vasfi. * Islâmiyete kuvvetle bagli olan ve ilmiyle âmil
olan kimse. * Egri. * Eski kötü hallerinden vazgeçip hakka ve dogruluga
yönelen.
HANIF
Gururlu, magrur, kibirli. * Dargin, küskün.
HANIFE
Bir kabile ismi.
HANIFEN MÜSLIMEN
Müslim ve hanif olarak.
HANIN
Fazla istekten dolayi inleyis, siddetli aglayis. Sizlanmak. * Sevk ve
arzu.
HANIN-ÜL CIZ'
Kuru diregin inleyip aglayisi. Hurma kütügünün inlemesi.(Mescid-i
Serifte hurma agacindan olan kuru direk (Resul-ü Ekrem (A.S.M.) hutbe
okurken, ona dayaniyordu) sonra minber-i serif yapildigi vakit Resul-ü
Ekrem (A.S.M.) minbere çikip hutbeye basladi. Okurken, direk deve gibi
enin edip agladi; bütün cemaat isitti. Tâ Resul-ü Ekrem (A.S.M.) yanina
geldi, elini üstüne koydu, onunla konustu, teselli verdi, sonra durdu. Su
mu'cize-i Ahmediye (A.S.M.) pek çok tariklerle tevatür derecesinde
nakledilmistir. M.)
HANIN-I HAZIN
Acikli sizlanma.
HANÎN
Burun içinden aglamak. * Burun içinden gülmek.
HANÎRE
(C.: Hanâyir) Parmak baslarindaki bogum. * Kadinlarin yün ve pamuk
attiklari yay. * Kirisi olmayan yay.
HANÎS
Yeminini bozan, ahdinde durmayan. Rücu' eden. Te'hir eyleyen.
HANIS
Sinen, dönen. (Bak: Hannas)
HANIS
Ettigi yemini yerine getirmeyen. Yeminini bozan.
HANIS
Iki kat olmus kimse.HANÎS : Zayiflik, gevseklik.
HANIYE
Sarap. * Erkegi öldükten sonra evlenmeyip, çocuguna bakan kadin.
HANÎS
Kebap olmus nesne.
HANK
(Hink) Bogmak. Bogazini sikip öldürmek. Bogazi sikilip bogulmak.
HANK
Muhkem etmek, saglamlastirmak. * Bir seyi çigneyip damagiyla ezmek. *
Davarin agzina gem vurmak veya urgan koymak.
HANKAH
(Bak: Hangâh)
HANKAN
Bogmak suretiyle, bogarak.
HÂNMÂN
f. Ev-bark, ocak.
HÂNMÂN-SÛZ
f. Ocak yakici, ev-bark yakan.
HANN
Yalvarmak. * Inlemek. * Esirgemek.
HANNAK
Bogan, bogucu.
HANNAN
Rahmetlerin en lâtif cilvesini gösteren, Rahman ve Rahîm olan ve çok
merhametli olan Allah (C.C.)
HANNAS
(El-Hannâs) (Hunus. dan) Geri çekilerek veya büzülerek, sinerek firsat
bulunca vesvese vermek için dönüp gelen. Sinsi seytan. Besmeleyi isitince
kaçan, gaflete dalinca musallat olan seytan. (Bak: Hunnes)
HANNASÎ
Seytanla alâkali.
HANSA
Sirtlan.
HAN-SALAR
f. Kilerci, sofracibasi.
HANSIR
(C.: Hanâsir) Yaramaz, bos, faydasiz. * Bir yerden tasinan veya göçen
kimseler, esya ve elbiselerini yükletip gittiklerinde yerde kalan
kiymetsiz seyler.
HANSEFIR
Bela, zahmet.
HANSUS
Bakiyye, artan.
HANTAL
Kaba, büyük ve agir.
HANTEM
(C.: Hanâtim) Kara bulut. * Desti. * Ibrik. * Topraktan yapilan
kap.
HAN U MAN
(Hanmân) Ev. Bark. Ocak. Ehil ve iyal.
HANUN
Gümleyerek esen rüzgâr.
HANUT
Ölüyü, bozulup kokmamasi için ilaçlama.
HANUT
(C.: Havânit) Meyhane, içki içilen yer. * Dükkân.
HANVE
Güzel kokulu bir ot.
HANYA'
Beli bükülmüs kadin.
HANZ
Kebap yapmak.
HANZAL(E)
Zakkum. Zakkum agaci. Ebu Cehil karpuzu denilen portakal büyüklügünde
mevyesi çok aci bir nebat. Karga kabagi diye de adlandirilir.
HAPIS
(Bak: Habs)
HÂR
f. Diken.
HÂR-I FIRKAT
Ayrilik acisi.
HAR'
Yarmak.
HAR
(Her) f. Merkep, himar, esek. * Çay ve havuz diplerinde olan balçik. *
Mc: Idraksiz kimse. * Kargasa.
HAR-I DESTÎ
Yaban esegi.
HAR
Yikilmis, hedmolmus.
HAR
f. Hor, hakir, âdi. Asagi. (Dinsiz, imansiz ve din düsmani
ahlaksizlarin ve sefihlerin vasiflari.)
HARA'
Süstlük, zayiflik.
HARA
Deve kusu yumurtasinin yeri. * Ev ortasi.
HARAB
Viran. Issiz. Yikik. Perisan.
HARAB-ABAD
f. Harabiyetle dolu olan yer. Tam harabe.
HARABAT
Harabeler. Viraneler. Meyhâneler.
HARABE
Harab yer. Sehir veya ev yikintisi. Perisan yerler.
HAR'ABE
Ince kemikli, genç ve güzel kadin. * Uzun. * Yesil üzüm çubugu.
HARABENISIN
f. Viranelerde, harabelerde oturan.
HARABEZAR
f. Viranelik. Yikinti yeri.
HARABIYET
(Harabî)
Yikilma. Yikilis. Parçalanip dagilis. Zillet ve sefalet içinde
HARAC
Vaktiyle müslüman olmayan vatandaslardan alinan vergiye denirdi. Arazi
hasilatindan veya çalisanlarin emeginden elde edilirdi. Resit ve vücudu
saglam olan gayr-i müslim erkek verirdi. Buna harac-i rüus veya cizye
denirdi. Topraktan alinan vergiye de harac-i araziye denilirdi.
HARAC-I MUKASSEME
Arazinin hâsilatindan yerin tahammülüne göre alinacak bir vergidir. bu
harac, hâsilata taallûk eder. Bir sene içinde hâsilat tekerrür ederse bu
harac da tekerrür der. Fakat mahsulât mevcud olmayinca bu vergi de
alinmazdi.
HARAC-I MUVAZZAF
Tar: Arazi üzerine her dönüm basina senevi maktuan muayyen bir miktar
meblag olarak alinacak bir vergidir. Buna "harac-i vazife" adi da verilir.
Bu vergi, zimmete taalluk eder ve araziden yalniz bilfi'l intifa edilmekle
degil, intifaa temekkün ile de tahakkuk eder. Binaenaleyh, böyle bir
araziyi sahibi kasden muattal birakacak olsa, vergisini yine vermek
mecburiyetindedir. (O.T. D.S.)
HARAC
(Bak: Harec)
HARAC
Beyazdan ve siyahtan meydana gelen, iki renk olan.
HARAC-GÜZAR
f. Haraç verici.
HARAFE
Aklin bozulmasi. Delilik.
HARAFET
Hararetiyle dili yakan tad.
HARAHIR
(Harhara. C.) Tib: Akcigerden gelen hiriltilar. * Uykuda iken
horlamalar.
HARAIB
(Harîbe. C.) Bir kimsenin geçinecegi seyler.
HARAID
(Harîde. C.) Kizlar, bâkireler. * Delinmemis inciler.
HARAIF
(Harife. C.) Ev için yapilan güz hazirliklari.
HARAIT
Haritalar.
HARAK
Ates, nâr.
HARAK
Korkudan veya utanmaktan dolayi dehset içinde kalmak.
HARAM
Helâl olmayan, Islâmiyetçe ve dince nehyedilen seyler ve ameller.
Allah'in izin vermedigi, men'ettigi seyler. Helâlin ziddi olan sey.
HARAMI
Kati-üt tarik, yol kesen. Haydut.
HARAMILIK
Tar: Akinci kumandaninin istirak etmedigi ufak kuvvetler tarafindan
düsman memleketlerine yapilan akinlar. Bu akinlara yüz ve daha fazla
akinci istirak ederdi. Akinci kuvvetleri yüzden az oldugu takdirde "çete"
ismini alirlardi. Büyük akinlarda oldugu gibi haramilik suretiyle yapilan
akinlarda da alinan esirlerden "pencik" denilen bestebir vergi alindigi
halde, çeteden bu vergi alinmazdi.
HARAM-ZADE
Gayr-i mesru münasebetten dogmus çocuk. Piç.
HARARET
Sicaklik.
HARARET-I GARÎZIYE
Vücudun normal harareti.
HARARET-I GARIZIYYENIN ILTIHABI ZAMANI
Insanda sehvanî ve nefsanî hislerin galeyanda oldugu devresi.
HARARET-I HEVÂ
Havanin harareti. Havanin sicakligi.
HARARET-BIN
f. Termometre. Sicaklik derecesini gösteren âlet.
HARÂS
f. Hayvanla döndürülen degirmen.
HARÂS-I HARÂB
Harap olmus degirmen. * Mc: Dünya.
HARAS
f. Dilsizlik, dilsiz olma.
HARASET
Çift sürme. * Sürülen yer. Tarla. * Ekincilik, çiftçilik.
HARAS
f. Hayvan ile döndürülen degirmen.
HARASIF
(Harsef. C.) Balik pullari. Pul pul olan seyler. * Yapraklari balik
puluna benzeyen bitkiler.
HARAT
Davarin memesinde olan bir hastalik. (Sütün parça parça, ufanmis gibi
çikmasina sebep olur)
HARATÎN-I HASSA
Osmanlilar zamaninda Topkapi Sarayi'ndaki bir sinif san'atkârin adi
idi. Bunlar demir ve agaç esyayi tesviye ederlerdi. Bugünkü tâbirle
tornaci demekti. Bileziklerden çarklara ve silâh yivlerine kadar her çesit
sey yaparlardi. (O.T.D.S.)
HARAZ
Tasadan veya asktan dolayi zayiflayan.
HARAZET
Hastaligin uzamasi, derdin müzminlesmesi.
HARB
Iki veya daha çok devletin birbirleriyle siyasi alâkalari keserek
silahli kuvvetlerle çarpismalari, vurusmalari.
HARB-I UMUMÎ
Genel harp, umumî savas. 1914 senesinde baslayan Birinci Cihan
Harbi.
HARB
(C.: Hirbân) Toy kusunun erkegi. * Yarmak. * "Delmek" mânasina
mastar.
HARBA'
Kulagi delik koyun.
HARBAK
Yarmak. * Kat'etmek, kesmek. * Ifsad etmek, bozmak. * Deva,
ilâç.
HAR-BAN
f. Esekçi.
HARBAT
f. Ahmak, bön, ebleh. * Iri yapili kaz. * Kalip ve kiyafeti yerinde
oldugu halde ahmak olan kimse.
HARBCU
Kavga çikarmaya istekli olan, savas arzu eden.
HARBE
Tar: Kisa mizrak tarzinda bir nevi silâhin adidir. Eskiden "Köylü" adi
verilen yangin habercisinin tasidigi ucu demirli degnege de harbe
denilirdi. Eski tüfekleri doldurmaga mahsus demirden yapilmis âlete de
"tüfek harbisi" adi verilirdi. (O.T.D.S.)
HARBELE
f. Kuyulardan su çekmege mahsus dolap. Bostan dolabi.
HARBEN
Savasarak, harbederek, dögüserek. Muharebe etmek suretiyle.
HAR-BENDE
f. Seyis. Esek ve katir gibi yük hayvanlarina bakan kimse. * Tar:
Saray katircilari.
HARBES
Bir ot cinsi.
HARBESISA
"Sey" mânasina kullanilan bir isimdir.
HARBES
Fesâd vermek, ifsad etmek, bozmak.
HARB-GÂH
f. Harp meydani, savas alani, muharebe yeri.
HARB-GIR
f. Harp yapan. Harpçi.
HARBÎ
Dâr-ül harbde bulunan ve müslim olmayan kimse. Arada anlasma
yapilmamis düsman. * Harbe mensub ve müteallik. * Tüfek temizligi için
kullanilan demir çubuk.
HARBIYE
Harb islerine ait. Harb okulunun adi. Harbiye mektebi.
HARBIYE NAZIRI
Askerlik
isleriyle alâkali dairenin basinda bulunan memura verilen ünvandir.
Kuva-yi Milliyenin Anadolu'da kurdugu hükümette "Milli Müdafaa Vekili"
adini tasiyan bu ünvan, Osmanli Hükümetine 1908 Temmuz inkilâbi arifesinde
kurulan Said Pasa kabinesiyle girmistir. Ondan evvel "Serasker" adini
tasiyordu. Harbiye Naziri'nin basinda bulundugu daireye "Harbiye Nezareti"
denilirdi. (O.T.D.S.)
HARBÜS
Yirtici bir kus. * Alaca yilan.
HARBÜZ(E)
f. Karpuz, kavun.
HARBÜZE-I RUBAH
Ebucehil karpuzu.
HARBÜZE-FÜRUS
f. Karpuz kavun satan adam.
HARBÜZE-ZAR
Karpuz kavun bostani.
HARC
Gider, sarfiyat, bir is için kullanilan madde. * Vergi. * Çikmak. *
Yeni çikan bulut. * Yemâme vilayetinde bir yer. * Ecir. * Bugday.
(Dinimizde lüzumsuz harcamak, israf haramdir. Zillet ve fakirlige
sebeptir.)
HARC-I ÂLEM
Herkese elverisli, her keseye münasib.
HARC-I RAH
Yol harci, yol parasi. Yol masrafi, yol için verilen para.
HARCA'
Ayaklari beline varana kadar beyaz olan koyun.
HARCE
(C.: Hurc-Haracât) Deve sürüsü. * Sik bitmis agaç.
HARCEF
Soguk rüzgâr.
HARDAL
Çok küçük tohumlari olan ve yapraklari yenen bir nebat ismi. Dögülerek
macun haline getirilir ve sofrada istah açmak için kullanilir.
HARDALE
Hardal tanesi. * Nesneyi ufak edip kesmek.
HARDAN
Kizgin, hiddetli, gadapli. * Kast ve men'edici, engel olan.
HARE
f. Kaya, sert tas. * Bir cins dalgali kumas.
HARE
f. Yiyecek.
HAREC
Darlik, zorluk, sikinti. * Dar yer, sik agaçli yer. * Günâh.
HARED
Hisim etmek. * Menetmek, engel olmak.
HAREKÂT
(Hareket. C.) Hareketler.
HAREKÂT-I HARBIYE
Harp harekâti.
HAREKÂT-I MÜSTEREKE
Müsterek hareketler, beraber davranislar.
HAREKE
Arapça harflerin u, e, i seklinde okunacagini gösteren isaretler.
(Zamme "ötre" fetha "üstün" kesre "esre" (gibi) * Hareket lafzinin Arapça
terkibde aldigi sekil.
HAREKET
Kimildanma. Davranis. Yola çikmak. Bir cismin sabit bir noktaya göre
yerinin veya durumunun degismesi. Sarsinti.
HAREKET-I ARZ
Zelzele, deprem, yer sarsintisi.
HAREKET-I DÂHIL
Tar: Kanuni Sultan Süleyman zamaninda Süleymaniye medreselerinin
binasindan sonra onikiye çikarilan tarik-i tedris (okutma yolu)
silsilesinin dördüncü mertebesindeki müderrislerine verilen bir
ünvandir.
HAREKET-I MER'IYYE
Gerçekte olmadigi halde, var imis gibi görünen hareket.
HAREKET-I MIHVERIYE
Mihver, eksen etrafindaki muntazam hareket.(Sems, hareket-i
mihveriyesi ile silkinse, meyveleri düsmez, silkinmezse yemisleri olan
seyyarat düsüp dagilacaktir. M.)
HAREKET-I MÜSTAKIME
Fiz: Dogru bir çizgi üzerinde olan hareket.
HAREM
Herkesin girmesine müsaade edilmeyen yer. Kadinlara mahsus oda.
(Misafirlere ve erkeklerin girmesine müsaade edilen yere de"selâmlik"
denir.)(Tesettür kadinlar için fitrîdir ve fitratlari iktiza ediyor.
Çünkü, kadinlar hilkaten zaife ve nâzik olduklarindan kendilerini ve
hayatindan ziyade sevdigi yavrularini himaye edecek bir erkegin himaye ve
yardimina muhtaç bulundugundan; kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve
istiskale mâruz kalmamak için fitrî bir meyli var. L.)
HAREM-I SERIF
Kâfir ve müsriklerin girmesi yasak olan ve canli mahlukun öldürülmesi
men'edilen Mukaddes Kâbe ve civâri.
HAREMEYN
Iki mukaddes harem. Müsrik ve kâfirlere yasak olan mukaddes Mekke-i
Mükerreme ve Medine-i Münevvere.
HAREMEYN-I SERIFEYN
Mekke'deki Kâbe ile Medine'deki Ravza-i Mutahhara.
HAREM-SERAY
Saraylarin kadinlara mahsus olan kisimlari. Buna "Harem-i Hümayun" da
denilir. * Câmi içi.
HARES
(Haris. C.) Bekçiler, muhafizlar.
HARES
Dilsizlik, ebkemiyyet.
HARESE
Sinek.
HAR'ET
Terslemek.
HAREZ
(C.: Ehrâz) Çocuklarin oynadiklari ceviz.
HAREZE
(C.: Harez-Harezât) Boncuk.
HARF
Agizdan çikan her bir sese âit verilen isaret. Alfabeyi meydana
getiren sekilli çizgilerden herbiri. * Müstakil bir mânâya degil de baska
harflerle birleserek, baska muayyen ve müstakil çok mânalarin ifadesi için
kullanilan sekil. Baskasinin mânalarini gösteren isaret. * Vecih, üslub. *
Her seyin ucu, kenari, sivri ve keskin kiyisi.
HARF-I ÂB-DÂR
Güzel ve mânidar söz.
HARF-I ASLÎ
Gr: Arabça bir kelimenin kökünü teskil eden harften olan. (Ekserisi üç
harften ibaret olur.)
HARF-I ATIF
Gr: Iki kelime veya cümleyi birbirine baglayan harf. Vav ve fe gibi.
Arabçada on sekilde harf-i atif sunlardir: Bunlar bir kelimeyi veya
cümleyi diger bir kelime veya cümle üzerine atif ve rabtederler. Bu
harflerden evvelkine: ma'tufun aleyh, sonrakine ise, ma'tuf denir. (Bak:
Atf)
HARF-I CERR
Gr: Kelimenin sonunu esre ile (i diye) okutan harf. Bunlar arabçada su
sekil altinda toplanmistir. (Vav-i kasem), (Ta-yi kasem)
HARF-I ILLET
Gr: Elif, vav, ya harfleri.
HARF-I MASDARÎ
Fiil mânasinda olan bir kelimeyi, masdar mânâsina çeviren harf.
HARF-I MEDD
Kendinden evvel gelen harflerin uzun sesli okunmasina vesile olan
"elif, vav, yâ" harfleri.
HARF-I MEZID
Arabçada masdar olan kelimeye harf ilâvesi ile baska masdar yapilir.
Bu ilâve edilen harflere "Harf-i mezid" denir. Meselâ: kelimesinde harf-i
aslî üçtür. (mükâtebe) dendigi zaman, "Müfâale masdari sekline göre, mim
ve elif harfleri, harf-i meziddendir" denir.
HARF-I NÂSIB
Muzari fiilinin sonunu üstün (e, a diye) okutan harf. (Bak: Huruf-i
nâsibe)
HARF-I NIDÂ'
Ya, ey, â gibi harflerle çagirilanin ismine eklenen harf. Ünlem.
HARF-I TÂRIF
Arabçada, elif lâm harflerinin ismin basina gelmesi hali. (Bak: Lâm-i
ta'rif)
HARF-I ZÂID
Gr: Kelimenin bazi tasrifinde düsen harf. Fazla, zâid harf. Te'kid
için yazilan harf. Sonradan ilâve olan harf.
HARF
Yemis toplama.
HARF-ASINA
Harfleri birbirinden ayirdedebilen. * Mc: Sözden anlayan.
HARF BE HARF
Aynen, asli gibi, oldugu gibi.
HARFECE
Güzel gida.
HARF-ENDAZ
Söz atan; dokunakli, haysiyete ilisen söz söyleyen.
HARF-GIR
f. Her iste ayip ve noksan arayan.
HARFÎ
Harfe âit. * Sahibi tanitmak için olan. * Baskasinin mânasi için
yazilan. (Bak: Mâna-yi harfî)
HARFIYE
Kendi basina müstakilen bir mânasi ve te'siri olmadigi halde, kendi
cinsinden bir toplulugun içinde oldugu zaman ancak bir vazife gören
seylere denir.
HARFIYEN (HARFIYYEN)
Harfi harfine. Hiçbir degisiklik yapmadan.
HARGÂH
f. Otag. Büyük çadir.
HARGAR(E)
f. Hakaret eden, hakaret edici.
HARGELE
f. Esek sürüsü. * Terbiyesiz, görgüsüz ve azili kimseler.
HARGUS
Tavsan.
HARHAR
f. Devamli arzu, sürekli istek. * Gönül üzüntüsü, iç sikintisi. *
Devamli kasinti.
HARHARA
Uykuda horlamak. * Kedinin mirildayisi. * Iki dere arasindaki
düzlük.
HARHISE
f. Kavga, gürültü, patirti.
HARIK
Muhalefet eden, aykiri olan, karsi gelen. * Yirtici, yirtan.
HÂRIK-I ÂDE
Âdeti yirtan, âdetin disarisinda, hârikulâde.
HARIK
Yakan, yakici. Yanan, tutusmus. Ates, od.
HARIS
Hirsli olan, haris.
HARISA
Insanin basinda veya yüzünde kan çikmaksizin yalniz deri yirtilmis
olarak peyda olan yara.
HARÎ
Müstehak, lâyik.
HARÎ
f. Hakirlik, horluk.
HARÎ'
Kimseden çekinmeyen, fâcire kadin. * Çok gülen, gülegen.
HARIB
Yikan, harab eden. * Haydut.
HARIB
Kaçan, firar eden.
HARÎB
Yagma olunmus, soyulmus, talan edilmis.
HARÎBE
(C.: Harâib) Bir kimsenin geçinecegi sey.
HARÎC
Dar, ensiz. * Kusatilmis.
HÂRIC
Bir seyin veya mahallin veya memleketin disinda kalan. * Ecnebi.
HÂRIC-I VATAN
Vatanin harici.
HARIC
Günahkâr, günah islemis. Allahin emrini dinlememis olan.
HARICEN
Disardan, distan. Hariçten.
HARICE TEMESSÜL
Zihnî olan kelâmin hâricî âlemdeki kanunlara uygun sekilde tanzim
edilisi.
HARICÎ
Disariya âit olan. Içeriye âit olmayan. Dis ile alâkali. Ecnebiye âit.
* Zorba ve âsi olan. * Seyyid olmadigi halde seyyidlik iddia eden. *
Vaktiyle Hazret-i Ali Kerremallâhü veche'ye âsi olan firka-i dâlle
ashabindan herbiri. (Bak: Havaric Vak'asi)
HARICIYYE
Hariçle alâkali. Dis isleri. * Ameliyatla tedavi edilebilen
hastaliklar. * Haricilik. (Bak: Havâric vak'asi)
HARID
Satin alma.
HARID
Öfkeli, hidetli, kizgin.
HARÎD
Tek, ayri.
HARIDAR
Satin alici, satin alan.
HARID(E)
(C.: Harâid) Kiz, evlenmemis kiz. * Delinmemis inci.
HARIDE
Satin alinmis.
HARIF
(Hirfet. den) Meslekdas, san'at arkadasi. Teklifsiz dost. * Herif, âdi
insan.
HARIF
Güz mevsimi, sonbahar. * Meyve toplama zamani.
HARIF
Yemis toplayan.
HARIFANE
f. Esnafça. Herkes kendi masrafini, hissesine düseni vermek suretiyle,
ortaklikla yapilan.
HARIFE
(C.: Harâif) Ev için sonbahar hazirligi.
HARIFÎ
Sonbaharla alâkali.
HARIK
Omuz küreklerinin arasi.
HARÎK
Yangin, ates.
HARÎK-I KEBIR
Büyük yangin. * Büyük Cihan Harbi.
HARÎK
Erkekligi olmayan adam.
HARIK
Zeyrek akilli kimse.
HÂRIKA
Imkânlarin üstünde olan sey, hayret uyandiran, hayranlik vren. Büyük
ve görülmedik eser. Görülmedik derecede kiymetli.
HÂRIKA
Ates, nâr, od.
HÂRIKA-I SEVDÂ
Ask atesi.
HARÎKA
Aci, sizi. * Bulâmaç. Yulaf lâpasi.
HÂRIKA-PISE
f. Hârikali. Hârika isler yapan.
HÂRIKAT
(Hârika. C.) Sasilacak seyler, hârikalar. Insanda hayret uyandiran
seyler.
HÂRIKAVÎ
Harika cinsinden, harika gibi.
HÂRIKULÂDE
Fevkalâde, âdetin hâricinde bulunan sey, eser. Görülmedik derecede.
Son derece kiymet ve ehemmiyeti hâiz olan sey.
HARÎK-ZEDE
(C.: Harikzedegân) f. Yangindan zarar görmüs kisi. Evi ve esyalari
yanmis kimse.
HÂRIM
Fakir.
HARÎM
Herkesin giremiyecegi, dokunmiyacagi sey. Haram dairesi. * Serik. *
Bir kisinin olup, baskasinin duhul ve taarruzundan masun yer. * Hacilarin
Mekke-i Mükerreme'de giydikleri libas.
HARÎM-I HÂSS
Büyük bir kimsenin kendi dairesi.
HARÎM-I ISMET
Namus ocagi, mukaddes ocak. Kudsi âile yuvasi.
HARÎM
Saygisiz, çekinmez. Kayitsiz kimse.
HARÎME
Bir kimsenin, istedigi gibi kulanabilecek hakka sahib oldugu
mali.
HARIR
Ipek. Ipekten yapilmis. * Harâretli. Sicak.
HARÎR
Su
akarken çaglamak. * Yel eserken fisildamak. * Horuldamak.
HARIRÎ
Ipek esya. * Ipek tüccari. * Bir nevi kâgit.
HARIRÎ
(Kasim bin Ali) (Mi: 1054-1122) Irak'ta dogdu. Inhitat (çöküs)
devrinin ediblerindendir. "Makamat" adli eseriyle söhret bulmustur.
Bediüzzaman-i Hemedanî'nin Makamlari misal alinarak yazilmis elli makameyi
(nutuklari) ihtiva eder.
HARIRIYE
Un ve süt ile yapilan bulamaç.
HARIS
Süngü demiri. * Soguk olan sey.
HÂRIS
Eken, ekici. Çiftçi.
HÂRIS-I GAYUR
Çaliskan ve gayretli çiftçi.
HÂRIS
Muhafiz. Bekçi. * Gözcü. Himaye eden. Bekleyen.
HÂRIS-I VATAN
Vatanin koruyucusu, vatanin bekçisi.
HARIS
Son derece hirsli olan.
HARÎS
Bir seye fazlasi ile düskün. Hirsli.
HARÎS-I CÂH
Mevki, makam ve rütbe düskünü.
HARÎS-I SÖHRET
söhret ve nam düskünü.
HARÎSA (HÂRISA)
Yagmuruyla yer yüzünü süpürüp gideren bulut. * Kan çikmayan azicik bas
yarigi.
HARÎSANE
f. Hirslicasina. Çok haris olarak. Hirslilara mahsus bir
tavirla.
HARÎSET
(C.: Harâyis) Zayif deve.
HARISTAN
f. Çalilik, dikenlik.
HARÎSUN ALEYKÜM
Tevbe Suresi'nin bir âyetinde geçen bu ifade, birinci derecede
Peygamberimiz (A.S.M.) hakkinda olup ümmetini ve bütün insanlari dogru
yola irsadda yilmadan, büyük bir sebat ve azim ve gayretle devam etmesine
isaret edilerek böylece tavsif edilmistir.
HARIS
f. Kasinma, kasima.
HARÎS
Bir cins yilan.
HARITA
yun. Yeryüzünün veya bir parçasinin belli bir ölçüye göre küçültülerek
muvafik bir yere çizilen taslagi. * Dagarcik, kulplu kese.
HARIYE
Yavuz bir yilan.
HARÎZ
Tâkatsiz kimse, güçsüz ve kuvvetsiz insan.
HARÎZ
Mahfuz, hifzolunmus, saklanilmis.
HARIZME
Azgin hayvanlarin agzina ve ayinin dudaginin üstüne geçirilen demir
halka.
HARK
Yakmak. Yanmak. Yangin.
HARK-I KEBIR
Büyük yangin. * Cihan Harbi. (daha ziyade ihrak olarak
kullanilir)
HARK
Yarma. Yirtma. * Su akacak yarik yer.
HARKA'
Kulagi delik koyun. * Çesitli yönlerden esen rüzgâr.
HARKAFA
(C.: Harâkif) Kalça kemigi. Uyluk kemiginin bas tarafi.
HARKAHE
Koyuncularin kara evi.
HARKEKET
(C.: Harâkîk) Uyluk basi.
HARKÜRRE
f. Esek yavrusu, sipa.
HARK VE ILTIYAM
Yarmak ve yapistirmak. Yirtilmak ve iyilesmek.
HARM
Muhkem etmek, saglamlastirmak. * Davara yük vurmak. * Isinde çabuk
çabuk olmak. * Udul etmek. * Kat'etmek.
HARMED
Kokusu ve rengi degisen. * Kara balçik.
HARMEL
Üzerlik otu.
HAR-MENIS
f. Esek huylu, esek tabiatli.
HARMES
Ifsad etmek, bozmak.
HARNUB
Keçiboynuzu adi verilen bir cins yemis.
HARP
(Bak: Harb)
HAR-PÜST
f. Diken sirtli. * Mc: Kirpi.
HARPÜSTE
f. Baliksirti seklinde olan, harpusta.
HARR
Hararet, sicaklik. Sicak.
HARR-I SEDID
Siddetli hararet, fazla sicaklik.
HARR
Yarmak.
HARR(E)
Hararetli. Kizgin. Çok sicak. Yakici.
HARRA
(Hurur) Yüksekten asagi düsmek.
HARRAKA
Eskiden düsman gemilerini veya düsman sehirlerini ateslemek için,
yakici âletlerle donatilmis olan harp gemisi.
HARRAN
Susuz.
HARRARE
Gürleyerek, çaglayarak akan su.
HARRAS
(Harâset. den) Çiftçi, ekinci. Topragi isleyip ekin eken.
HARRAS
Yalanci.
HARRAS
Küp yapan.
HARRAT
Dogramaci, çikrikçi. Tornaci.
HARRAZ
Terzi.
HARRE
(C.: Hurer) Degirmenin bugday konulan deligi.
HARRE
(C.: Hirâr-Hirârât-Harrun) Kara tasli yer.
HARRUB
"Keçiboynuzu" adi verilen bir yemis cinsi.
HARS
Yarmak, yirtmak.
HARS
Koruma. Muhafaza etmek. Hirz mânasinadir.
HARS
(C.: Hirâs) Küp.
HARS
Tahmin etmek. * Yalan söylemek. * Acikmak.
HARS
Tarla sürmek. * Maarif. * Mal toplamak, kazanmak. * Teftis ve tedbir
eylemek.
HARS-I IRKÎ
Milli maarif, irkî hars.
HARSA'
Dilsiz kadin. * Gürlemeyen bulut. * Belâ. (Müz: Ahrâs)
HARSEK
Küçük cisim.
HARSINÎ
Tunç.
HARS
Avlamak. * Kasimak.
HARS
Kesbetmek, almak. * Tirmalamak.
HARSA
Bir cins ot.
HARSEF
(C.: Harâsif) Kalkan baligi. * Balik pulu. * Enginar bitkisi.
HARSUF
Enginar bitkisi.
HART
El ile agacin yapragini sagmak. * Agaç kabugu soymak, yaprak toplamak.
* Nikâh.
HART
Kati kati ovmak. * Davarin yulaf yerken çikardigi ses.
HARTAVÎ
Tar: Sipahilerin yeniçeri keçesine mümasil olarak giydikleri toparlak
keçe külâh.
HARTUC
f. Topa merminin ardindan sürülen barut kesesi.
HARUF
Küçük kuzu, hamel. * Tâze et.
HARUN
Musa Peygamber'in (A.S.) yardimcisi ve büyük kardesi. * Bagdad Abbasî
Halifelerinden Harun-ür Resid.
HARUN
Ilerleyecegi yerde duran veya geri giden hayvan.
HARUNÎ
Hayvanin ilerlemeyip durmasi veya gerilemesi. Hayvanin
huysuzlugu.
HARUR
Sicaklik. Günesin kizginligi. * Gece esen sicak rüzgâr.
HARUR
Yüksekten düsmek. * Akla gelmedik cihetten hücum etmek.
HARUS
Sütü az olan kadin. * Evlenip hâmile olan kiz.
HARUT
Mukaddes kimse. * Ipini sahibi elinden çekip kaçan davar.
HARUT VE MARUT
Kur'an-i Kerim'de ismi geçen iki melegin ismidir.
HARVA
Büyük kumlu tepe. * Yüce, yüksek. * Bir dagin adi.
HAR-VAR
f. Esek yükü.
HARY
Noksan etmek, noksanlastirmak, eksiltmek.
HARZ
Dikmek.
HAR-ZAR
f. Çalilik, dikenlik.
HARZE
Yaban salgami.
HARZEM (HAREZM)
Türkistan'da Aral gölünün güneyindeki delta ve çevresindeki
ülke.
HAS'
Reddetme. * Uzak olmak. Uzaklastirmak.
HASA'
Saman parçasi. * Hurma kabi.
HASA
Toprak saçmak.
HASA
Sigir terslemek.
HASA'
Bulamaç asi. * Kavun.
HASA
Saymak. * Tas atip vurmak.
HASA'
Suya kanmak ve kandirmak. * Dolmak. * Doymak. * Ufak tas.
HASAB
Odun.
HASEBE
Hurmasi çok olan hurma agaci.
HASAD
Ekin biçmek. Ekin biçme mevsimi.
HASADET
Hasedcilik, kiskançlik. Çekememezlik.
HASAFE
(C.: Hasif) Hurma yapragindan örülen kap. * Hurma yapragi.
HASAFET
Rey saglamligi. Hükümde kuvvet ve olgunluk.
HAS AHUR
Tar: Hükümdarin hayvanlarina mahsus ahir.
HASAIL
(Haslet. C.) Hasletler. (Bak: Haslet)
HASÂIS
Bir seye, birine has olan keyfiyetler.
HASÂIS-I INSÂNIYYE
Insanlik hassalari.
HASAIS
(Hasîse. C.) Kötü huylar, fena tabiatlar.
HASAK
Büyük bir kusun adi. (Çin'de, Babil'de ve Türk vilâyetlerinde
olur.)
HASAL
Yüregin agrimasi.
HASAL
Agacin, zeminde yanlara sarkmis uçlari. * Bir iste ortaya konulan
ödül.
HAS'AM
Yemen diyarinda bir kabilenin adi.
HASAN
Nâmahremden korunur üzere olmak, korunmak.
HASAN
Güzel. (Bak: Hasen)
HZ. HASAN
Hz. Ali'nin (R.A.) ogludur. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) sevgili
torunudur. Cennet'le tebsir olunmustur. Hz. Peygamber (A.S.M.) kendisi
için cennet gençlerinin seyyidi buyurmustur. (Hi: 3-49)(Hazret-i Hasan ve
Hüseyin'in Emevilere karsi mücadeleleri ise, din ile milliyet muharebesi
idi. Yâni, Emeviler, Devlet-i Islâmiyeyi, Arab milliyeti üzerine istinad
ettirip râbita-i Islâmiyeti, râbita-i milliyetten geri biraktiklarindan,
iki cihetle zarar verdiler:Birisi: Milel-i sâireyi rencide ederek tevhis
ettiler. Digeri : Unsuriyet ve milliyet esaslari, adâleti ve hakki tâkip
etmediginden zulmeder. Adalet üzerine gitmez. Çünki: Unsuriyet-perver bir
hâkim, milletdasini tercih eder, adalet edemez. ferman-i kat'isiyle:
Râbita-i diniye yerine râbita-i milliye ikame edilmez; edilse, adalet
edilmez; hakkaniyet gider.Iste Hazret-i Hüseyin, râbita-i diniyeyi esas
tutup muhik olarak onlara karsi mücadele etmis, tâ makam-i sehadeti ihraz
etmis. M.)
HASAN
Iyilik. Güzel muamelede bulunmak.
HASANET
Bir yerin çok saglam ve korunulacak tarzda olmasi. * Kadinin kendisini
haramdan korumasi.
HASAN-I BASRI
(Hi: 21-110) En ileri Tâbiînden olup hadis ve fikihta büyük
âlimlerdendir. Basra'da medfundur. Mezheb sahibi bir müçtehiddir. Sahabe-i
Kiram'dan 130 zat ile görüsmüs, Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Neseî,
Ibn-i Mace kendisinden hadis nakletmislerdir.
HASAR
(C.: Hasâret) Ziyan, zarar.
HASAR
Soguk, berd.
HASARAT
(Hasâret. C.) Ziyan ve zararlar. Hasaretler.
HASAR-DIDE
f. Zarara ugramis, hasar görmüs.
HASARET
Hasar. Alis-veriste zarar, ziyan. Yoldan sapmak. Sapitmak. Dalâlete
düsmek.
HASARET
Civik ve sulu seyin koyulasip katilasmasi. * Dahâmet peyda etme,
irilesme.
HASAS
Basta saçin az olmasi.
HASASA
(C.: Hasâs) Fakirlik. * Hali yaramaz olmak. * Küçük delik. * Iki
kisinin arasindaki açiklik.
HASASE(T)
Tamahkârlik. Cimrilik. Alçaklik. Hasislik.
HASASET
Ihtiyaç. Yoksulluk. Zügürtlük. * Rahne. * Kalbur ve elek gibi
seylerdeki küçük delik, gedik.
HASÂT
Küçük tas parçasi. Çakil. * Tib: Sidik yolunda tas peyda olmak.
HASÂT-I BEVLIYYE
Tib: Sidik yollarinda ve böbreklerde meydana gelen tas.
HASÂT-I MESANE
Tib: Sidik kesesinde meydana gelen tas.
HASB
(Haseb) Birisinin sülâlesi cihetinden iftihar yolu ile saydigi iyilik.
Mal, din, millet. Kerem, fiil ve amelde yüksek seref, iyi is, sâlih amel.
Seref, asalet, san, kadr ve haysiyet. * Dolayi, cihetiyle,
geregince.
HASB-EL BESERIYYE
Insanlik hali olarak, insanlik dolayisiyla.
HASB-EL KADER
(Bak: HASBEL KADER)
HASB-EL LÜZUM
Icabettigi için.
HASB
(C.: Havâsib) Tas atmak. * Ufak taslari savuran rüzgâr.
HASBA
Hafif tahkir yerinde kullanilan bir tabirdir. Halk dilinde "haspa"
seklinde kullanilir.
HASBA'
(C.: Hasubâ) Ufak tas.
HASBE
Kizamik hastaligi. Tane tane gövdede çikan bir hastaliktir. (Hasta
kisiye "mahsub" derler.)
HASBE
Re'y. Tedbir. (Asli: Ecir ve sevab mânasina gelen "hisbe" dir)
HASBEL HAMIYYE
(Hasb-el hamiyye) Hamiyet icabi, hamiyet için.
HASBEL ICAB
(Hasb-el icâb) Durum icabi olarak, hâl ve durum iktiza ettigi için,
durum dolayisiyla.
HASBEL IKTIZA
(Hasb-el iktizâ) Iktiza ettigi için, gerektiginden dolayi.
HASBEL KADER
(Hasb-el kader) Kader cihetiyle.
HASBEL MEVSIM
(Hasb-el mevsim) Mevsime göre.
HASBETEN LILLAH
Allah rizasi için. Allah yoluna. Karsilik istemeksizin.
HASBÎ
Karsiliksiz. Allah rizasi için. (Hakiki mürsid âlim, koyun olur; kus
olmaz. Hasbî verir ilmini. Koyun verir kuzusuna hazmolmus musaffâ sütünü.
Kus veriyor ferhine lüâb-âlud kayyini. S.)
HASB-I HAL
Hallesme. Görüsüp konusma.
HASBIYE
âyetinin kisaca ismidir.
HASBÜNA
Bize yeter. Bize kâfidir (meâlinde).
HASDA'
Yapragi çok olan agaç.
HASEB
(Bak: Hasb)
HASED
Baskasinin iyi hallerini veya zenginligini istemeyip, kendisinin o
hallere veya zenginlige kavusmasini istemek. Çekememezlik. Kiskançlik.
Kiskanmak.(Hasedin çaresi: Hâsid adam, hased ettigi seylerin âkibetini
düsünsün. Tâ anlasin ki, rakibinde olan dünyevi hüsün ve kuvvet ve mertebe
ve servet; fânidir, muvakkattir. Faidesi az; zahmeti çoktur. Eger, uhrevi
meziyetler ise; zâten onlarda hased olamaz. Eger onlarda dahi hased yapsa,
ya kendisi riyakârdir; âhiret malini dünyada mahvetmek ister. Veyahut
mahsudu riyakâr zanneder, haksizlik eder zulmeder.Hem ona gelen
musibetlerden memnun ve ni'metlerden mahzun olup kader ve rahmet-i
Ilâhiyeye onun hakkinda ettigi iyiliklerden küsüyor. Adeta kaderi tenkid
ve rahmete itiraz ediyor. Kaderi tenkid eden basini örse vurur kirar.
Rahmete itiraz eden rahmetten mahrum kalir. M.)
HASEDE
(Hâsid. C.) Kiskananlar, hased edenler, çekememezlik edenler.
HASEK
Kin, adavet, hased. * Savas âletlerinden, üç köseli diken seklinde bir
silâh.
HASEKE
(C.: Husek) Kin tutmak, adavet etmek. * Demir dikeni denilen üç köseli
diken. * Demirden yapilan üç köseli "bitirak" denilen harp âletleri.
HASEKI
Tar: Vaktiyle sarayda görevli bazi subaylara verilen isim.
HASELE
Tib: Karnin göbek ile kasik arasindaki kismi.
HASEM
Burnun yassi ve genis olmasi.
HASEN
Güzel. Hüsünlü. Güzellik. * Güzel olmak.
HASEN-ÜL HULK
Huyu ve tabiati güzel.
HASEN-ÜS SAVT
Güzel sesli.
HASENAT
Güzellikler. Iyi ameller. Iyilikler. (Hasenât da ya kalb ile olur veya
kalb ve beden ile olur; veyahut mal ile olur. A'mâl-i kalbinin semsi
imândir. A'mal-i bedeniyenin fihristesi namazdir. A'mâl-i mâliyenin kutbu
zekâttir. I.I.)
HASENE
Iyilik. Güzellik. Hayirli amel. Allah rizasina çok uygun is. * Eski
altun paralardan biri.
HASER
Gözün tam görmemesi, göz nurunun zayif olmasi.
HASF
Ay tutulmasi. * Isigi sönmek.
HASFOLMAK
Parlakligi gitmek.
HASF
Ayakkabi dikmek. * Birbirine yapistirmak. * Tasmali nâlin. * Agacin
yapraginin dökülmesi.
HASHAS
Zâhir olma, açik ve âsikâr olma, görünme.
HASHAS
Koparilmis olmak.
HASHAS
Cömert kimse.
HASHAS
Toprak. * Ufak tas.
HASHAS
Seri, çabuk, hizli.
HASHASA
Açik ve âsikâr olma. * Bir seyi diger bir sey içinde "iyice birlesmesi
için" karistirip sallama.
HASHASE
Anlasilmayan ses. * Hinzir avazi.
HASHASE
Ates üzerinde eti pisirip kebap yapmak. * Bir seyi döndürmek.
HASHASE
Kandirmak. * Koparmak. * Çok fazla deprenmek.
HASIB
Tipi. Ortaligi toza topraga bogan siddetli rüzgâr.
HASID
Ekin biçen.
HASIF
Zayif.
HASIK
Süngü demiri.
HÂSIL
Peyda olan. Husule gelen. Çikan, meydana gelen.
HÂSIL-I BILMASDAR
Hakiki müessirden hâsil olan fiildir. Kendi sebeb ve sartlarindan
meydana gelen sey. Meselâ: Bir seye vurmak, masdardir; o vurmaktan hâsil
olan ses çikmak, hâsil-i bilmasdir'dir. Tüfek atarak bir adami öldürmekte
tüfek atmak fiili, masdar: adamin ölmesi ve tüfegin sesi çikmasi da
hâsil-i bilmasdar'dir.
HÂSIL-I CEM'
Mat: Toplam. Bir kaç sayinin birlikte toplanmasindan meydana gelen
yekûn.
HÂSIL-I DARB
Mat: Çarpim. Çarpmak isinin neticesi. 5 sayisi 2 sayisiyla çarpilirsa,
çikan 10 sayisi, hâsil-i darbdir.
HÂSILAT
Gelirler. Kazançlar. Elde edilenler. Kâr. Mahsul. Îrad.
HÂSILAT-I SÂFIYE
Sâfi kazanç. Net kâr. Bütün masraflar çiktiktan sonra kazanç olarak
geri kalan hâsilat.
HÂSILAT-I SENEVIYYE
Senelik kazançlar, yillik gelirler.
HÂSILI KELÂM
(Hâsil-i kelâm) Sözün kisacasi, sözün kisasi.
HASIM
(Bak: Hasm)
HASIN(E)
(C.: Hâsinât) Iffetli, namuslu ve serefli kadin.
HASIR
(Hasr. dan) Muhâsara eden, etrafini çeviren, hasreden.
HASIRALTI ETMEK
Ist: Unutmak, saklamak, gizlemek, terviç etmemek manasinda kulanilan
bir tâbirdir. Hasir, eskiden hali ve kilim yerinde kullanildigi ve onun
altinda kalan seyler unutulup gittigi için bu tâbir meydana
gelmistir.
HASÎ
(Has'. den) Herkes tarafindan kovulan. Sürülüp tardedilen.
HASÎ
Kuru.
HASIB
Hesab eden, hesab edici.
HASÎB
Cömert kimse. Hayir sahibi ve eli açik adam. * Bolluk yer,
ucuzluk.
HASÎB
Muhterem, itibarli, degerli ve soyu temiz kimse. sahsi meziyet sâhibi
insan. * Muhâsebeci.
HÂSID
Hased eden, kiskanan.
HÂSIDANE
f. Kiskanarak, kiskançlikla. Hased edercesine.
HASÎD
(C.: Hasâyid) Tarlada kalan ekin.
HÂSIF
(Husuf. dan) Sararmis. Rengi, parlakligi kalmamis. Husufa
ugramis.
HASÎF
(C.: Husef) Suyu hiç kesilmeyen su kuyusu. * Yagmuru çok olan
bulut.
HASÎF
Ak ile kara, alaca renkli urgan. * Iki çesit renkten meydana
gelen.
HASÎF
Akli basinda, kâmil ve olgun adam.
HASÎFANE
Akli basinda ve olgun olan bir adama yakisacak suretde.
HASÎFE
Gizlenen kin, hased ve düsmanlik.
HASÎL(E)
Sigir buzagisi.
HASÎL
Ot.
HASÎLE
Iyegi arasinda olan et.
HASÎLE
(C.: Hasâyil) Bakiyye, artan, geri kalan.
HASÎM
Hasim olan, husumet eden, düsmanlik eden.
HÂSIM
Kat'eden, hasmeden, kesip atan.
HASÎN
Saglam. Metin. Mustahkem. * Saglam muhafaza eden.
HASÎN
Küçük balta.
HASÎR
Bir sey söyler veya okurken dili tutulan kimse. Kekeme insan. *
Hasir.
HÂSIR
Hasarete ugrayan. Zarara, ziyana ugrayan.
HASÎR
Feri gitmis, donuklasmis göz. * Hasret çeken. Meramina nail olamayan.
* Yorulmus. * Açilmis. * Zayif.
HASÎR
Hüsranda olan. Sapitan, dalâlete giden. Azgin. * Eli bos. Müdafaasiz.
Çaresiz.
HÂSIREN
Ziyana ugrayarak, zarar gördügü halde.
HÂSIRÎN
(Hâsir. C.) Zarar görmüs olanlar, ziyana ugramis kimseler.
HÂSIRUN
Zarar ve ziyana ugrayanlar. Eli bos kalanlar.
HASIS
Çabuk. Çok aceleci. * Ayartilan, tergib ve tesvik edilen.
HASIS
Gizli ses. Ates gürültüsü. * Fitil.
HASIS(E)
(Hisset. den) Kötü huy, fena tabiat. * Ufak, degersiz. * Tamahkâr,
cimri.
HASISA
Bir seye mahsus hal. Kendine mahsus olup baskasinda bulunmayan
keyfiyet, karakter.
HASIYY
Hayasi çikarilmis, hadim edilmis, burulmus (insan veya hayvan).
HASIYYET
(Hassiyet) Hususi fayda, kuvvet ve menfaat, tesir, keyfiyet.
HASL
Fena huylu olma. Kötü haslet sahibi olma.
HASL
Zayiflik.
HAS LAFIZLAR
Bir mânaya mahsus olan lafizdir. Hasan, Mehmed, insan, erkek lafizlari
gibi.
HASLE
Göbekle kasik arasi.
HASLE
(C.: Husul) Hurma korugu.
HASLET
Huy. Ahlâk. Yaradilistan olan tabiat.
HASLET-I CEMILE
Güzel ve iyi huy.
HASLET-I HAMIDE
Medih ve senâ edilmege, övülmege lâyik olan güzel ahlâk ve
haslet.
HASLET-I HAMRÂ
Hamiyet, gayret veya mahcubiyetten gelen ve yüz kizarmasi suretinde
görünen güzel haslet.
HASM
Kesip atma, kesme, kat'etme. * Kat'i olarak bir mes'eleyi hâlledip
neticeye varma.
HASM-I DA'VÂ
Dâvânin halledilmesi.
HASM
(Hasim) Muhâlif. Karsi taraf. Düsman.(Eger hasmini maglub etmek
istersen, fenaligina karsi iyilikle mukabele et. Çünkü, eger fenalikla
mukabele edersen, husumet tezayüd eder, zâhiren maglub bile olsa, kalben
kin baglar, adaveti idame eder. Eger iyilikle mukabele etsen nedâmet eder,
sana dost olur. M.)
HASM-I BÎAMAN
Amansiz düsman. Merhamet bilmeyen düsman.
HASM-I CA'LÎ
Huk: Hakikatta hasim olmadigi halde, hasim imis gibi hâkim önünde
husumeti kabul eden kimse.
HASM-I EKBER
En büyük düsman olan seytan.
HASM-I ELEDD
Inatçi düsman, muannid hasim.
HASM-I MÜTEVARÎ
Huk: Mahkemeye gelmekten ve vekil göndermekten çekinen kimse.
HASM
Atâ etmek, hediye vermek. * Ovmak.
HASMANE
f. Düsmancasina. Düsman gibi. Hasma mahsus halde.
HASME
Kirmizi mese.
HASMEN
Bir mes'eleyi kesin bir karar ile halledip bitirmek suretiyle.
HASMÎ
Düsmanlik, husumet, adavet.
HASNÂ
Çok fazlasiyla kendini haramdan saklayan kadin. Çok iffetli, çok
nâmuslu kadin.
HASNÂ-YI HÜSNÂ
Hem güzel ve hem de namuslu olan kadin.
HASNA
Güzel kadin. Hüsün ve cemal sâhibesi.
HASPUS
f. Hilekâr, hileci, iki yüzlü, mürai.
HASPUSÎ
Hile, riyâ.
HASR
Bir seyin içine alma. Yalniz bir seye mahsus kilma. * Bir çember içine
almak. Askerle etrafini kusatmak. * Sikistirma. Kisaltma. * Okurken
tutulup kalmak. * Vakfetmek. * Zaman ayirmak.
HASR-I FIKIR
Bir seye bütün fikrini vermek ve baska seyle mesgul olmamak tarzi ve
düsturu ile o seyde veya meslekte mütehassis ve muvaffak olmaya çalismak.
Bütün fikri çalismayi bir sey üzerinde toplamak.
HASR-I ISTIGAL
Bütün çalismalari bir seye hasretme.
HASR-I NAZAR
Sadece bir seye bakip dikkat etmek. * Yalniz bir mevzu veya meslek
üzerinde çalisip onda mütehassis ve muvaffak olmaya çalismak.
HASR-I ÖRFÎ
Herkesçe bilinen belli bir sey. Böyle meshur bir seye mahsus
olmak.
HASR
Noksan olmak. * Sermayesini zayi edip ziyân etmek.
HASR
Göz kapaginda sivilce çikmak.
HASR
Kesfetmek. * Yorulmak.
HASR
Bögür. * Bel.
HASREME
Üst dudagin alt dudak üzerine tasmasi.
HASRET
Özleyis. Iç çekme. Bir seyi çok isteyip, arzulayip ona kavusamamaktan
gelen üzüntü. (Bak: Husr)
HASRET-FIKEN
f. Hasret düsüren, hasret döken.
HASRET-KES
f. Özlemis, özleyen, hasret çeken.
HASRET-KESANE
f. Hasret çekene yakisir surette. Özleyenler gibi.
HASRETMEK
Kisaltmak. Sadece bir seye mahsus kilmak. Bir sey için
vakfetmek.
HASRET-NAME
Edb: Ayrilik münasebetiyle yazilan mektub. Hasreti belirten yazi,
hasret mektubu.
HASRET-ZEDE
(C.: Hasret-zedegân) f. Hasrete düsmüs, hasrete ugramis.
HASS
Tergib. Tesvik. Bir kimseyi bir sey için iknâ etmek.
HASS
Duyan. Hisseden. Duyucu. * Duygu.
HASS
Alçak, bayagi, âdi. * Marul.
HÂSS
(C.: Havass) Hususi. Hâlis. Kiymetli ve ileri gelen mühim yakinlarin
toplulugu. * Bir seyde bulunup baskasinda bulunmayan. Umumi olmayip mahsus
olan. * Tam ayar olan, yabanci maddelerle karisik olmayan ve içinde bozuk
bulunmayan. Tek, münferid. * Saf. * Tar: Osmanli Imparatorlugunun ilk
zamanlarinda, devletin büyüklerine ayrilan yillik geliri yüzbin akçadan
fazla olan arazi.
HÂSS-ÜL HÂSS
En güzel, en has.
HÂSS Ü ÂMM
Herkes, bütün herkes.
HASS
Azlik, killet.
HASS
Zannetmek. * Silkmek. * Davari kasagilamak. * Közün üstünde birsey
pisirmek. * Katletmek, öldürmek.
HASSA
(C.: Havass) Insanin kendisine tahsis ettigi sey. Bir seyde bulunup
baskasinda bulunmayan sey. Bir seye mahsus kuvvet. Te'sir. Menfaat. * Adet
ve alâmet. Ekâbir, kavmin ileri geleni.
HASSA-I FARIKA
Ayirici özellik. Vasf-i fârik. Bir seyi digerinden ayiran
hususiyet.
HASSA
Saç ve sakali döken bir hastalik.
HASSA'
Hayirsiz kadin.
HASSA
Fil gözü.
HASSAD
Orakçi, ekin biçen.
HASSAS
Duygulu, içli. * Alingan. Çok ve çabuk hisseden. Hissi galib olan
kimse.
HASSASANE
f. Hassas ve duygulu olana yakisacak sekil ve surette.
HASSAS BÖLGELER
t. Sivil savunmada düsmanin hedef tutacagi bölgeler. Her hassas
bölgenin ehemmiyeti ayni degildir. Hava savunmasi bakimindan eldeki
imkanlar ve hassas bölgeler arasinda öncelik tesbitine ihtiyaç vardir.
Hassas bölgeler, sirasiyla:1) Atomik vurucu üslerin bulundugu bölgeler.2)
Yüzeyden yüzeye füze üsleri.3) Darbe karargahlari.4) Özel cephane
depolari.5) Uçaksavar birlikleri.6) Radar mevzileri'dir.
HASSASE
Hissedici kuvve. Hisseden, duyan.
HASSASIYET
Hassaslik. Duygulu olmak. Ihtimamlilik. Dikkatlilik.
HÂSSE
Duygu uzvu. Bir seye mahsus kuvvet. Hâl. (Bak: Kuvve)
HÂSSE-I LEMS
Elle dokunma kuvveti. Dokunma duyusu.
HÂSSE-I RÜ'YET
Görme kuvveti.
HÂSSE-I SEM'
Isitme kuvveti, duyma duygusu.
HÂSSE-I SEMM
Koklama duygusu.
HASSETEN
Hususi olarak, özellikle. Yalniz, ayrica.
HASSIYET
(Bak: Hâsiyyet)
HASTE
f. Uzanmis. * Ayaga kalkmis.
HASTE
f. Istenilen, matlub, taleb edilmis, istenilmis.
HASTE
(C.: Hastegân) f. Rahatsiz, hasta.
HASTE-GÂN
(Haste. C.) f. Hastalar, rahatsizlar, marizlar.
HASTE-GÎ
f. Rahatsizlik, hastalik, maraz, illet.
HÂST-GÂR
f. Isteyen, talep eden, isteyici.
HÂST-GÂRÎ
f. Tâliplik, isteyicilik.
HASUB
Kirisini atan yay.
HASUD
Çok hased eden.
HASUDANE
f. Kiskançlikla, hasetçilikle, hasud olan kimseye benzer
surette.
HASUDÎ
Kiskançlik, çekememezlik, hasetçilik.
HASUN
Serçe gibi küçük ve alaca renkli bir kus.
HASUR
Mânevi mücahededen dolayi kadinlara yaklasmaya ragbet etmeyen. * Sir
saklayan. Keder ve üzüntüden gönlü daralan, tasadan içi sikilan. * Çok
bahil kimse. (Halkla yer ve içer, birsey vermez) * Oglu ve kizi olmayan. *
Avrete cimâ edemeyen. * Ihlili dar olan deve.
HASUS
Kati, sedid, siddetli.
HASV
Men etmek, engel olmak.
HASV
Toprak saçmak. * Az birsey vermek.
HASVA'
Toprak parçasi.
HASVE
(C.: Husvât) Yudum yudum, azar azar içme.
HAS
f. Süprüntü, kirinti, döküntü. * Kizginlik, hiddet.
HAS
Kalb.
HÂSÂ
Aslâ. Kat'iyyen. Öyle degil. Allah korusun...(mânasina
söylenir.)
HASÂ'
(C.: Ehsâ) Nefes tutuklugu. * Nefesin tutulmasi. * Nâhiye. *
Kalb.
HASÂ-I BATIN
Bagirsaklar.
HASAFET
Kin ve düsmanlik, haset ve adavet.
HASAHIS
(Hashâs. C.) Hashaslar.
HASAIS
(Hasis. C.) Kuru otlar.
HASAK
f. Süprüntü, çöp. Yonga.
HASAN
Kokmus tuluk.
HASARI
Yaramaz, rahat durmaz, hirçin.
HASAS
Arz hasereleri.
HASB
Hayirsizlik. * Hasinlik.
HASBA'
Kuru, yâbis.
HASEB
Kereste imâlinde kullanilan kalin ve kuru agaç.
HASEBE
(C.: Hasebât) Odun, agaç. Yonga.
HASEBIYET
Odunluk, odun niteligi.
HASEB-PARE
f. Tahta parçasi. Yonga.
HASED
Insan toplulugu, cemaat.
HASEF
Hurmanin yaramazi. * Eski elbise diken. * Devenin sütünün çok
olmasi.
HASEFE
(C.: Hasef-Hasefât) Sünnet mevziine varana kadar olan zeker basi. *
Yaslanmis kuru kadin. * Kuru hamur. * Yumusak tas.
HASEFE
Hiss. * Harekete ve yürüyüs sesine derler.
HASEL
Bayagilasma, rezil olma. Bayagilik, rezillik, âdilik. * Her nesnenin
kötüsü.
HASEM
Taraftarlar ve hizmetçiler. Düsmanlarina karsi koruyanlar. Aile.
HASEM
Burun içinde olan bir illettir ve kokuyu degistirir. * Genzin tikanip
burnun koku almamasi.* Etin kokmasi.
HASEME
(C.: Hasem) Kol. Kollukçu. Hizmetkâr.
HASEM-NISIN
f. Göçebe.
HASENE
(Hasin. C.) Sert, kati ve kalb kirici olanlar.
HASERAT
(Hasere. C.) Küçük zararli böcek, akrep ve yilan gibi hayvanlar. * Mc:
Zararli ve kiymetsiz kimseler.
HASERE
Yabani ari, böcek, akrep ve yilan gibi zararli mahluk.
HASHAS
Kapsüllerinden uyusturucu bir madde olan afyon; tohumlarindan da yagi
çikarilan bir bitki. * Hazirlikli. * Silâhli ve zirhli topluluk.
HASHASA
Silah sesi, yüksek ses. * Silâh. * Kuru ot. * Yeni kaftan.
HASIR
Toplayan, cem'eden, hasreden.
HASI
Kuru, yâbis.
HASI'
Husu içinde olan, alçak gönüllülük eden. * Kusurlarini düsünerek,
ürpererek Cenâb-i Hakka niyâz edip yalvaran.
HÂSIAN
Tevazu ve mahviyetle. Alçakgönüllülük göstererek.
HÂSIANE
f. Hâsi' olarak.
HASIB
Yogun, kalin. * Tam düzelmemis olan kiliç. * Süslü, zinetli.
HASIBE
Tabiat, mizaç, huy.
HASIF
Eskimis ve yipranmis elbise.
HASIF
Keskin kiliç. * Damdan asagi asilmis olan karpuz.
HASIFE
Adâvet, düsmanlik, kin.
HASIÎN
Husu' içinde olanlar.
HASIM
Hasmetli, gösterisli, muhtesem.
HASIM
Kuru ekmek kirintisi dogruyan. Ezen, yaran, kiran, parçalayan.
HASIME
Kemigi kirilmis olan bas yarigi.
HASIMÎ
Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) kabilesinden, O'nun
sülâlesinden gelen. * Bir tarikat subesinde olan.
HASIN
Kirici, kalb kirici. Sert, kati.
HASIN
Korkak, korkan.
HASIN
Kokmus tuluk.
HÂSIR
Hasreden, toplayan. Cem'eden. * Hz. Peygamber'in (A.S.M.) bir ismi.
Hasir meydaninda bütün insanlar mübarek izlerinde hasr olup
toplanacaklarindan Delâil-i Hayrat'ta bu isimle mezkurdur. (Bak:
Hasr)
HASIS
Esrar adi verilen "Hint keneviri"nin yapragi. * Kuru ot.
HASISE
Ot.
HASIV
(Bak: Hasv)
HASIYE
Sahife kenarina veya altina yazilan izah. Bir kitabin izah ve serhini
yapan yazi. Kenar, pervaz.
HASIYY
Kuru, yâbis.
HASIYYE
(C.: Hasâyâ) Içi dolmus dösek. * Nihalî adi verilen sofra alti.
HASL
Herseyin âdisi, bayagisi.
HASM
Incitmek. * Gadaplandirmak, hiddetlendirmek.
HASMET
(Hismet) Kendisine tabi olanlardan dolayi, "hasem" den olan, büyüklük
ve heybet. Tantana-i azamet. Hürmetten gelen çekinme. * Hiddet, kizginlik.
* Alçak gönüllülük.
HASMETLI
(Hasmetlü) Tar: Hasmet sâhibi mânâsina gelir ve ecnebi hükümdarlarina
verilen bir ünvandir.
HASMETMEAB
Hasmetli, hasmet sahibi mânâlarina gelir ve eskiden padisahlara karsi
hürmet bildirmek için kullanilirdi.
HASNA'
Saliha kadin.
HASR
(Hasir) Toplanmak, bir yere birikmek. * Toplama, cem'etmek. *
Kiyametten sonra bütün insanlarin bir yere toplanmalari. Allahin, ölüleri
diriltip mahsere çikarmasi. Kiyamet. * Bir tohumun içinden büyük agaçlar
çiktigi gibi, her bir insanin acb-üz zeneb denilen bir nevi çekirdeginden
diriltilerek bütün insanlarin Hasir Meydaninda toplanmalari. (Bak: Acb-üz
Zeneb)(Surenin basinda, küffar, Hasri inkâr ettiklerinden Kur'ân onlari
Hasrin kabulüne mecbur etmek için söylece bast-i mukaddemât eder; der:
"Ayâ, üstünüzdeki semâya bakmiyor musunuz ki: Biz ne keyfiyyette, ne kadar
muntazam, muhtesem bir surette bina etmisiz. Hem görmüyor musunuz ki;
nasil yildizlarla, Ay ve Günes ile tezyin etmisiz, hiç bir kusur ve
noksaniyet birakmamisiz. Hem görmüyor musunuz ki; zemini size ne
keyfiyyette sermisiz, ne kadar hikmetle tefris etmisiz. O yerde daglari
tesbit etmisiz, denizin istilâsindan muhafaza etmisiz. Hem görmüyor
musunuz o yerde ne kadar güzel, rengâ-renk her bir cinsten çift hadrevâti,
nebâtâti halkettik. Yerin her tarafini o güzellerle güzellestirdik. Hem
görmüyor musunuz, ne keyfiyyette sema cânibinden bereketli bir suyu
gönderiyoruz. O su ile bag ve bostanlari, hububati, yüksek leziz meyveli
hurma gibi agaçlari halkedip ibâdima rizki onunla gönderiyorum,
yetistiriyorum. Hem görmüyor musunuz, o su ile, ölmüs memleketi ihya
ediyorum. Binler dünyevî hasirleri icad ediyorum. Nasil bu nebâtati,
kudretimle bu ölmüs memleketten çikariyorum; sizin hasirdeki hurucunuz da
böyledir. Kiyamette arz ölüp, siz sag olarak çikacaksiniz." Iste su âyetin
isbat-i hasirde gösterdigi cezalet-i beyaniye-ki, binden birisine ancak
isaret edebildik - nerede, insanlarin bir dâva için serdettikleri kelimat
nerede? S.) (Bak: Hudus)
HASR-I A'ZAM
Kiyamet koptuktan sonraki en büyük hasir, içtimâ.
HASR-I CISMANÎ
Cisimle, cesedle dirilme. Bedenlerin ve vücudlarin hasri. (Sual:
Kusurlu, noksaniyetli, mütegayyir, kararsiz, elemli cismaniyetin
ebediyetle ve cennetle ne alâkasi var? Madem, ruhun âli lezaizi vardir;
ona kâfidir. Lezaiz-i cismaniyye için bir hasr-i cismanî neden
icabediyor?Elcevab: Çünki: Nasil, toprak; suya, havaya, ziyaya nisbeten
kesafetli, karanliklidir... fakat, masnuat-i Ilâhiyyenin bütün envaina
mense' ve medar oldugundan bütün anâsir-i sairenin mânen fevkine çiktigi
gibi.. hem kesafetli olan nefs-i insaniyye: sirr-i câmiiyyet itibariyle,
tezekki etmek sartiyle bütün letâif-i insaniyyenin fevkine çiktigi gibi..
öyle de, cismaniyyet en câmi', en muhit, en zengin bir âyine-i
tecelliyat-i Esmâ-i Ilâhiyyedir. Bütün hazâin-i rahmetin müddeharatini
tartacak ve mizana çekecek âletler, cismaniyettedir. Meselâ: Dildeki
kuvve-i zâika, rizk zevkinde envâ-i mat'umat adedince mizanlara mense'
olmasaydi; herbirini ayri ayri hissedip tanimazdi, tadip tartamazdi. Hem,
ekser Esmâ-i Ilâhiyyenin tecelliyatini hissedip bilmek, zevkedip tanimak
cihazati, yine cismaniyettedir. Hem, gayet mütenevvi ve nihayet derecede
ayri ayri lezzetleri hissedecek istidatlar, yine cismaniyettedir. Madem su
kainatin Sânii, su kâinatta bütün hazâin-i rahmetini tanittirmak ve bütün
tecelliyat-i esmâsini bildirmek ve bütün enva-i ihsânatini tattirmak
istedigini; kâinatin gidisatindan ve insanin câmiiyyetinden, Onbirinci
Söz'de isbat edildigi gibi kat'i anlasiliyor. Elbette su seyl-i kâinatin
bir havz-i ekberi ve bu kâinat tezgâhinin isledigi mahsulâtin bir mesher-i
a'zami ve su mezraa-i dünyanin bir mahzen-i ebedisi olan dar-i saadet, su
kâinata bir derece benziyecektir. Hem cismanî, hem ruhanî bütün esasatini
muhafaza edecektir. Ve O Sâni-i Hakîm ve o Âdil-i Rahim; elbette cismanî
âletlerin vezaifine ücret olarak ve hidematina mükâfat olarak ve ibadat-i
mahsusalarina sevab olarak, onlara lâyik lezaizi verecektir. Yoksa hikmet
ve adalet ve rahmetine zit bir hâlet olur ki, hiç bir cihetle Onun cemal-i
rahmetine ve kemal-i adaletine uygun degildir; kabil-i tevfik olamaz.
S.)
HASR-I EMVÂT
Ölenlerin dirilerek bir araya toplanmalari.
HASR SURESI
Kur'an-i Kerim'in 59. suresi olup Medine-i Münevvere'de nâzil
olmustur.
HASRECE
Ölüm aninda can çekismekte olan bir kimsenin çikardigi hirilti.
HASREM
Kireç tasi. * Alçak dag. * Ari.
HASRÎ
Hasre âit. Öldükten sonraki dirilise ve toplanmaya dair.
HASR U NESR
Toplanip dagilmak, yayilmak.
HASS
Kat'etmek, kesmek. * Toplamak, cem'etmek. * Davara ot vermek. * Ates
yakmak.
HASS
Girmek, dühul etmek.
HASSAB
Agaçtan anlayan. * Agaç satan.
HASSAK
Bir nehir ismi.
HASSAS
Esrar, eroin gibi uyusturucu maddeler kullanan. Esrarci, esrar
içen.
HASUR
Her malin degerini bilip aldanmayan tâcir.
HASUS
Abdesthane, helâ, tuvalet.
HASV
(Hasiv) (C.: Ahsâ) Tib: Vücudun içindeki uzuvlardan her birisi. *
Minder, yastik gibi seylerin içini dolduran pamuk, kuru ot. * Kirilmasi
ihtimali olan esyanin arasina konan yumusak, ot gibi sey. * Edb: Ibarede
lüzumsuz söz bulunmasi, ayni mânada iki kelimeyi yanyana söylemek: Ahd ü
peymân, vakt ü zaman, ferid ü yektâ... gibi.
HASV-I KABIH
Edb: Söze çirkinlik veren kelime fazlaligi.
HASV-I MELIH
Söz arasinda ikinci bir kelime veya cümle ile ikinci derecede bir mâna
ifade etmek.
HASV-I MÜFSID
Edb: Ibarede yalniz kalabalik etmekle kalmayip mânâyi da anlasilmaz
hale getiren söz.
HASV
Hurmanin kötüsü.
HASVÎ
Mânâsiz sözler söyleyen, saçma sapan konusan. * Hasve benziyen.
HASVIYYAT
Söz arasinda, lüzumsuz, fazladan olan sözler.
HASYET
Korku ve dehset.
HASYETEN
Ürkerek, korku ile.
HASYETEN LILLAH
Allah için korku.
HASYETULLAH
Allah korkusu.
HAT
f. Çaylak kusu.
HATA
Yanlislik. Yanilma. * Suç. Günah.
HATA-YI ADLÎ
f. Adalet dairesine âit hata, yanlislik.
HATA
Yaris atlarinin sekizincisi.
HATA'
Saçak bükmek.
HATA
Kuzey Çin.
HATAB
(Hatb) Odun. * Kinaye olarak "Dedikodu, nemime" ye de odun
denilir.
HATABAHS
f. Kabahatleri affeden, kusurlari bagislayan.
HATAEN
Hatâ olarak, yanlislikla.
HATA ENDER HATA
Kusur içinde kusur. Hatâ içinde hata.
HATAI
Tezhib istilahlarindandir. Resim gibi tabiati taklid ederek
yapilmayip, san'atkârlar arasinda kabul edilen çesitli gül sekli gibi
irili ufakli yapilan sekiller. * Türkistan'da Hatay sehrinde imal edilen
bir cins dayanikli kâgit.
HATAIR
(Hatire. C.) Mühim isler, ehemmiyetli ve önemli ameller.
HATAIYYAT
Yanlisliklar, yanlislar.
HATAKÂR
f. Yanlislik yapan, hatâ eden, yanilan.
HATAL
Bos ve yaramaz söz.
HATA-PUS
f. Kabahatleri örtbas eden, suçlari örten, hatalari göstermeyen.
HATAR
Tehlike. Uçurum, Emniyetsizlik. Korku.
HATAR
Bir seyin etrafini çevreleyen çember nev'inden seyler. * Çadirin
eteklerine baglanan parça.
HATARAT
Tehlikeler. Akla gelen fikirler.
HATARE
Hürmetli ve izzetli olmak.
HAT'ARE
Bir hâl üzerine karar etmeyip devamli degismek.
HATARGÂH
f. Tehlikeli yer, tehlikeli saha, tehlike yeri.
HATARIS
Deprenmek.
HATARKÂR
f. Hatarli, korkulu.
HATARNÂK
f. Korkunç, korkulu, tehlikeli.
HATA SAVAB CETVELI
Basilmis bir kitabin mürettib yanlislarini göstermek için sonuna ilâve
edilen cetvel. (Hatâ: Yanlis; savab: Dogru demektir.)
HATAT
Sütün kaymagi. * Tib: Cilt iltihabindan meydana gelen kabuklarin
soyularak iyi olanlari.
HATAT
Bagirma, çagirma, feryâd etme.
HATATIF
(Huttâf. C.) Kirlangiçlar.
HATAVAT
(Hatvât - Hatuvât - Hutuvât olarak da yazilir) (Hatve. C.) Adimlar,
hatveler. (Bak: Hutuvât)
HATAYA
(Hatâ. C.) Hatâlar. Yanilmalar.
HATAYI
(Bak: Hatâi)
HATB
(C.: Hatub) Mühim is. * Istemek. * Konusmak. * Nidâ.
HATB
Odun toplamak.
HATBA'
Arkasinda siyah çizgiler olan disi esek. (Müz: Ahtab)
HATD
Durdurmak. Ikâmet.
HATEB
(C.: Ahtâb) Odun. * Koguculuk.
HATEL
Kahretmek. * Ahdini bozmak. * Aldatmak.
HÂTEM
Mühür. Üzerinde yazi olan ve mühür yerine kullanilan yüzük. * Son. En
son.(...Sath-i arzda alti ay zarfinda beserin hasrini temsil eden o
sayisiz hasir ve nesirlerde görünen rububiyetin o tasarruf-u aziminde pek
yüksek, büyük ve ince nakisli bir hâtemi vardir. Mahlukatin icadinda
görünen su intizamlar, suhuletler, sür'atler, imtiyazlar hep o hâtemin
pariltisindan meydana geliyorlar. Evet her bahar mevsiminde pek hakimane,
basirane, kerimane faaliyetler baslar ve hârikulâde san'atlar yapilir.
M.N.)
HÂTEM-ÜL ENBIYA
Peygamberlerin
en sonuncusu Hz. Muhammed (A.S.M.)
HÂTEM-ÜL HÂTEM
Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Tevrat'taki ismi.
HÂTEM-I MAHSUS
Hususi mühür. Bir kimseye âit damga, mühür.
HÂTEM-ÜR RÜSÜL
Peygamberlerin sonuncusu, son resul, Hazret-i Muhammed (A.S.M.)
HÂTEM-I SADARET
Padisahin sadrazamlarda bulunan mührü. Buna "hâtem-i vekâlet",
"hâtem-i serif" veya "mühr-i hümayun" da denilirdi. Ilk zamanlar yüzük
seklinde idi ve parmaga takilirdi. Sonralari zincire bagli olarak
sadrazamlar, boyunlarina asarlardi. Bundan ayrilmak, vazifeden azledilmek
demek oldugu için; mühürü hamamda bile boyunlarinda tasiyan sadrazamlar
vardi. (O.T.D.S.)
HATEM
Çok cömert ve eli açik adam.
HATEM
Kirilmis olan sey.* Hayvanin çok yasamaktan dolayi zayif olmasi.
HATEMANE
f. Hâtem'e yakisacak sekil ve surette. Cömertçesine.
HATEMAT
(Hatme. C.) Hatim etmeler. Sona erdirmeler.
HATEME
"Allah, sona erdirsin." meâlinde bir dua.
HATEMI
Mühür kaziyan, mühür yapan. Mühürle alâkali.
HATEM-I TAÎ
(Ebu Adi bin Abdullah bin Said) Arab kabile reislerinin büyüklerinden
ve sairlerinden olup, cömertligi ile meshurdur. Adi, cömertlik ve keremde
darb-i mesel halini almistir. Bazi siirleri toplanarak bir divan yapilmis
ve Londra'da bastirilmistir. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) zamanina yetismis
ise, de, bi'setten evvel vefat etmistir.
HATEMKÂRÎ
Bir sathin "yüzeyin" üzerine süs sekilleri oyarak meydana getirilen
bosluklari, o satha benzeyen baska bir madde veya mâdenle doldurmak
suretiyle yapilan tezyinât.
HATEN
(C.: Ahtân) Kadin tarafindan olan kimseler. (Baba, kardes ve emmi
gibi) * Araplar, damat mânasina kullanirlar.
HATENAT
(Hatene. C.) Kaynanalar.
HATENE
(C.: Hatenât) Kaynana.
HAT'ET
Vurmak, darb. * Düsürmek. * Cima etmek.
HATF
Ölüm. Ölmek. Vefat etmek.
HATF
Kapmak. * Simsek gibi göz kamastirmak. * Sür'atli olmak.
HATIB
(Hatab. dan) Oduncu, odun toplayan. * Iyiyi kötüyü ayird edemeyen
kimse.
HATIB-I LEYL
Geceleyin odun toplayan kimse. * Mc: Mânâsiz ve saçmasapan sözler
konusan adam.
HATIF
Süratli kapip götürücü. * Göz kamastirici simsek.
HATIL
Tas duvari takviye etmek için her bir-iki metrede çekilen tugla veya
kereste tabakasi.
HATIM
Kirici, ufalayici.
HATIM
(C.: Havâtim) Yüzük.
HATIR
Zihin. Fikir. Gönül. Kalb. Hal. Tedbir. Vesvese.
HATIR-I NÂ-SÂD
Tasali ve kederli gönül.
HATIR-I NEFSANÎ
Tas: Dünya ve nefis muhabbetinin cismanî kuvvete galebesi.
HATIR-I RAHMANÎ
Tasavvuf ehlinin kalbinde, Allah'in cemal-i vahdetinin tecellisiyle
tam bir sükûnet olmasi. Buna muhabbetullah da denir.
HATIR-I SEYTANÎ
Tas: Nefsin zevklerine muhabbet yüzünden, ma'siyet ve günahlara
düsmek.
HATIRA
Hatira gelen. Hatirda kalan sey. * Bir kimseyi veya bir hâdiseyi
hatirlatmasi için yazilan veya saklanan veya birisine verilen sey.
HATIR-ASÜFTE
f. Gönlü perisan olan.
HATIRAT
(Hâtira. C.) Hâtiralar. Hatirda kalan seyler. * Edb: Bir adamin
yasadigi zamana, bulundugu islere, görüstügü kimselere dair düsüncelerini
ve duygularini hâvi olmak üzere yazdigi eser.(... Acaba Hâlik-i Semavat ve
Arz'dan baska hangi sebeb var ki; en ince ve en gizli hâtirat-i kalbimizi
bilecek ve bizim için istikbali, âhiretin icadiyla isiklandiracak ve
dünyanin yüzbin bogucu emvacindan kurtaracak, hâsâ; Zat-i Vacib-ül
Vücud'dan baska hiçbir sey, hiçbir cihette Onun izni ve iradesi olmadan
imdat edemez ve halaskâr olamaz. L.)
HATIRAT-I KALB
Kalbe gelen hatiralar ve mânâlar.
HATIR-AZAR
f. Hatir kiran.
HATIR-AZÜRDE
f. Hatiri kirilmis.
HATIR-NEVAZ
f. Gönüle oksayan, hatirnaz.
HATIR-NISAN
f. Hatirda kalan, akilda duran.
HATIR-GÜSA
f. Gönle ferahlik veren. Iç açan.
HATIR-MANDE
f. Gücenmis, kalbi incinmis, hatiri kirilmis.
HATIR-NISIN
f. Akilda kalan, hatirda kalan.
HATIR-SAZ
Hatir yapan, gönül alan.
HATIR-SIKEN
f. Gönül inciten, kalb kiran, hatir kiran.
HATIR-SINAS
f. Gönül alici, hatir alici.
HATIR-ZAD
f. Akla gelen, hatira dogan.
HATÎ
Sasirtan, yaniltan, hatâya düsüren.
HATÎ
Fakir kavutu.
HATÎ'
Yaramaz kimse.
HATÎA
Ok atan kimselerin, bas parmaklarina geçirdikleri deri.
HATIB
Hitâbeden. Söz söyleyen. Cemaate, topluluga karsi güzel söz söyleyen
kimse. * Câmi'de müslümanlara dini nasihatlar ve güzel sözlerle hitâbeden
vazifeli zat.
HATÎB
Mânali ve fâideli, güzel söz söyleyen. Güzel, düzgün konusan.
HATÎB
Odunu çok olan kimse.
HATIBANE
f. Hatibcesine. Güzel ve akici söz söyleyenlere yakisircasina. Nutuk
atarcasina.
HATÎBE
Ormanlik, agaçlik yer. * Odunluk.
HATÎCE
(Hadîce) Vakitsiz ve erken dogan kiz çocugu. * Fetva metinlerinde
kadini temsil eden umumi isimlerden birisi. (Ötekiler: Hind, Fâtima ve
Zeyneb'dir.)
HATÎCE-I KÜBRA
Peygamberimizin (A.S.M.) ilk zevcesi ve mü'minlerin annesi. Yirmidört
sene bütün varligiyla ve mülküyle Peygamber Efendimize hizmet etmis ve Ona
ilk olarak iman etmistir. (Radiyallahu Anha)
HATÎE
Hatâ. Günah. Kabahat. Suç.
HATIF
Gayiptan haber veren cinnî. * Sesi isitilen ve kendisi görülmeyen,
seslenici. Ses verici, çagirici.
HATÎFE
Unu süt ile yogurup pisirerek yapilan yemek.
HATIL
Yorgun. * Devamli yagan yagmur.
HATIM
Hitâma erdiren. Bitiren. * Mühür basan.
HATÎM
Kâbe-i Muazzama'nin simal tarafindaki tas. Duvar gibi olan sur.
HATIM
Kadi, hâkim. * Saglamlastiran.
HATIME
Son. Nihayet. Son söz.
HATIME-KES
f. Son veren, hâtime çeken, bitiren, sona erdiren.
HATIN
Sünnet eden.
HATIR
Muhâtarali, tehlikeli, korkulacak durum. Büyük ve serefli kimse.
HATÎT
Hasis kimse.
HATITA
Bir malin degerinden indirilen tenzilât, iskonto.
HATITA
(C.: Hatâyit) Iki tarafindaki yerlere yagdigi hâlde kendisine yagmur
yagmayan yer.
HATK (HATKÂN)
Yürürken adimlarin birbirine yakin olmasi. * Yönelmek, teveccüh
etmek.
HATLA'
Kulaklari sarkik olan kadin. (Müz: Ahtal)
HATM
Kirmak, ufalamak.
HATM
Hâlis, saf. * Saglamlastirma, muhkemlestirme. * Hüküm ve kazâ
icabettirme.
HATM
Hitâma erdirmek, bitirmek. Kur'an-i Kerim'i veya herhangi bir seyi
sonuna kadar okuyup bitirmek. * Mühürleme. Mühürlenme.
HATM
Insan veya hayvan burnu. * Kus gagasi.
HATME
Bastan asagi (bütün Kur'ân-i Kerimi) okuyup bitirmek. * Bir arada
muayyen bir seyi okuyup bitirmek.
HATME-I ENFÂS
Nefesleri tükenmek. Ölmek.
HATME-I HÂCEGÂN
f. Naksi tarikati mensublarinin fikri ve nazari mâsivadan tecerrüd
ederek, topluca muayyen dua ve zikirlerini sonuna kadar okumalari.
HATME-I MAHSUSA
Hususi hatme. Kur'andan veya hadisten alinan muayyen dualari okuyup
bitirmek.
HATN (HITN)
Beraberlik, misil, denk olma, esitlik.
HATN
Damat. * Sünnet etme.
HATNE
Kaynana.
HATR
Devenin kuyrugunu kâh yukari kaldirip ve kâh asagi vurmasi.
HATR
Ahdini bozmak, sözünde durmamak.
HATR
Atâ etmek, hediye vermek. * Saglamlastirmak.
HATRA
Nehirlerde isleyen vapurlarin iskandil diregi.
HATRE
Bir kere emmek.
HATREBE
(Hatribe) Dar gelirli olmak. * Maas sikintisi. * Gevezelik
etmek.
HATREME
Sütlü bulamaç.
HATRESE
Çekirgenin bir seyi yerken çikardigi ses.
HATRIB
Daima beyhude ve mânasiz konusan.
HATT
Sinir. Çizgi. Hudud. * Yazi. El yazisi. * Nâme. Mektup. * Gençlerde
yeni çikan biyik veya sakal. * Çizgi gibi uzanan belirsiz hafif yol. *
Deniz yalisi. * Gemilerin hareketteki istikameti. * Parmagin onikide biri
olan bir ölçü. * Ferman, buyruk. Padisah emri. * Geo: Sadece uzunlugu
olan.
HATT-I BÂLÂ
f. Tepelerin en yüksek noktalarindan geçtigi itibar edilen çizgi.
Zirvelerden geçen hat.
HATT-I BUTLAN
Iptal etmek gayesiyle bir kaydin veya künyenin üzerine çekilen
çizgi.
HATT-I DEST
f. El yazisi.
HATT-I FÂSIL
Ayirici çizgi, fasledici çizgi.
HATT-I HAREKET
Davranis. Davranma tarzi. Hareket tarzi.
HATT-I HÜMAYUN
f. Padisanin el yazisi. Padisahin emri.
HATT-I ICTIMA-I MIYÂH
Sularin toplandigi hat. Dere, çay, nehir.
HATT-I ISTIVÂ
f. Dünyanin kuzey ve güney kutuplarina ayni uzaklikta oldugu ve
dünyayi iki müsavi parçaya böldügü farzedilen dâire çizgisi. * Ekvator. *
Mevlevi semahânesinde, seyhin oturdugu post ile meydan kapisi ortasinda
farzolunan çizgi.
HATT-I MEVHUM
Hayalî çizgi.
HATT-I MISMARÎ
Çivi yazisi.
HATT-I MUVÂSALA
f. Erisme ve vâsil olma yolu. Birbirine kavusup bulusma ve birlesme
yeri. Birbirine münasebet kurabilme yolu.
HATT-I MÜDÂFAA
Savunma hatti, müdafaa hatti.
HATT-I MÜNHANÎ
f. Egri çizgi. Egilen hat.
HATT-I MÜNKESIR
Geo: Kirik çizgi.
HATT-I MÜSTAKIM
f. Dogru çizgi. * Dogru yol. Dogruluk üzere olan sey.
HATT-I NISF-ÜN NEHAR
Meridyen. Ekvatora dik olarak geçtigi farzedilen dairelerin her
biri.
HATT-I SAKUL
Çekül dogrultusu. Yer çekimi istikametinde, dünyanin merkezine
dogru.
HATT-I SEHRIYARÎ
Tar: Padisahin yazisi manâsina gelen bir kelimedir. Eskiden padisahlar
"hatt-i hümayun" "hatt-i serif" adi verilen emirleri kendi el yazilariyla
yazdiklari gibi, baskalarina yazdirdiklarinin basina da imzalarini
koyarlardi. Iste bu türlü vesikalardaki padisahlarin el yazilarina "hatt-i
sehriyarî" denilirdi.
HATT-I UFKÎ
f. Düz hat. Ufki hat.
HATT-I VÂSIT
Geo: Kenarortay. Üçgenin köselerinin her birini karsi kenarin orta
noktasina birlestiren dogru parçalari.
HATT-I ZERENDUD
Altunla yazilmis celi yazilar.
HATT
Bir seyi yukaridan asagiya indirmek. * Ucuzlatmak. * Cilâ vurmak. *
Birakmak.
HATT
Yolmak. * Çekmek.
HATTA
Harf-i atiftir, gaye bildirir. Ve (fazla olarak, kadar, bile, dahi,
hem de...) mânalarina gelir.
HATTAB
Oduncu. Odun satan.
HATTAF
Kirlangiç kusu. * Kapip kaçiran, kapip asiran.
HATTAN
Sünnetçi.
HATTAR
(Hatur) Gaddar. * Hud'akâr. Hilekâr.
HATTAR
Süngü vuran.
HATTAT
Çok güzel yazi yazan san'atkâr.
HATT-AVER
Sakallari yeni çikmaya baslayan genç.
HATTIYYE
(C.: Hatyât) Cani, kiymeti yüce olmak. * Küçük ok.
HATT-SINAS
f. Yazi uzmani, yazidan anlayan.
HATUN
(C.: Havâtin) Kadin. Hanim. * Tar: Yüksek sahsiyetli kadinlara veya
hakan eslerine verilen ünvan.
HÂTUN-U KIYAMET
Hz. Peygamberimizin (A.S.M.) kizi Hz. Fatima'ya mecaz yoluyla söylenen
bir tabirdir.
HATUT
Yeri tirnagiyla kaziyip çizgiler çizen vahsi sigir.
HATUT
Tez yürüyüslü yedek ati.
HATV
Adim adim yürümek, adim atmak.
HATV
Saçak bükmek.
HATV
Rengin degismesi.* Engel olmak, menetmek. * Iplik bükmek.
HATVE
(Hutve) Adim. Bir adim atista iki ayak arasindaki mesafe. Bir adim
atmak.
HATVE-I TEKARRÜB
Yaklasma adimi.
HATVE-ENDAZ
f. Adim atan.
HATVE-ENDAZÎ
f. Adim aticilik.
HATVE-SÜMAR
f. Adim sayan. * Çekinerek ve ihtiyatla yürüyen.
HAV
Çuha ve buna benzer kumaslarin ters yüzlerinde bulunan tüy. * Seftâli
gibi bazi meyvelerin üzerlerinde bulunan ince tüy.
HAVA
(Hevâ) Hava. Dünyayi çeviren atmosfer. Cevv. Yer ile gök arasi. *
Hafif yel. * Bir binanin üzerine kat çikma hakki. * Bir yerin hâli ve
sihhat bakimindan durumu. * Müzikte ezgili ses, sadâ.
HAVA-I NESIMÎ
Sabahki hava. Temiz hava.
HAVA'
Hâli olmak, bos olmak. * Düsmek, sâkit olmak.
HAVABAT
(Bak: Havbâvât)
HAVACIB
Hicablar, perdeler, örtüler.
HAVADIS
(Hâdise. C.) Yeni hâdiseler, yeni sözler. * Alâka ile karsilanan
haberler.
HAVAFI
Kus kanadinda ebâhir yeleklerinden sonra olan dört kisacik
yelekler.
HAVAFIR
(Hâfir.
C.) Kazanlar, yeri kazicilar. * Hayvan, dâbbe tirnaklari.
HAVAGAZI
t. Isi veya isik temin etmek maksadiyla yakilarak kullanilan bir
gaz.
HAVAÎ
(C.: Havâiyât) Havaya âit ve müteallik. Hava ile alâkali. * Heves ve
nefis hesabina olan, bosuna veya çirkin. Günahli is. Nefsâni hâl ve
hareketler.
HAVAIC
(Havâyic) Ihtiyaçlar. Hâcetler. Gerekli ve lüzumlu seyler.
HAVAIC-I ASLIYE
Fik: Mesken ile, eve lüzumlu esyadan ve kislik, yazlik elbise ile
lüzumlu silâhtan, âletten, kitaptan ve binek (hayvan) ile hizmetçi ve bir
aylik - sahih görülen diger bir kavle göre; bir senelik - nafakaya mahsus
erzaktan ibârettir.
HAVAIC-I ZARURIYYE
Zaruri ihtiyaçlar. Giderilmesi lüzumlu olan ihtiyaçlar.
HAVAIYYAT
Havâi seyler ve sözler.
HAVAK (HAVKA')
Genis yer, vâsi.
HAVAKÎN
(Hâkan. C.) Hükümdarlar, hakanlar, padisahlar, basbuglar.
HAVALE
Bir isi veya bir seyi baska birine birakma. Ismarlama. * Görmeyi
önleyen duvar gibi perde. * Tib: Küçük çocuklarda veya gebe kadinlarda
bazan meydana gelen, bayginlik veren bir hastalik. * Postadan gelen emanet
kâgidi.
HAVALE-I MUACCELE
Huk: Havale konusunun, behemehal ödenmesi lâzim geldigi sekilde
yapilan havale.
HAVALE-I MÜBHEME
Huk: Havale konusunun, ta'cil veya te'cili beyan olunmadan yapilan
havale.
HAVALE-I MÜECCELE
Huk: Havale edilen seyin vadesi geldiginde ödenmesi seklinde yapilan
havale.
HAVALENAME
f. Posta gibi vasitalarla para göndermek üzere yazilan havale
mektubu.
HAVALETEN
Havale suretiyle, havale olarak.
HAVALI
Çevre, civar, etraf, yöre.
HAVAMIS-I SÜLEYMANIYE
Tar: Süleymaniye Medresesini teskil eden medreselerden besinin
müderrisine verilen ünvan. Ilk zamanlarda havamis nami altinda bes medrese
ve bes aded de müderris bulunurken daha sonralari müderrislerin sayilari
arttirilmis ve bundan dolayi "havamis" kelimesi de "hamise"ye
kalbolunmustur. Havamis medreseleri sonralari "Hâmise-i Süleymaniye"
ismini almistir.
HAVAN
Içinde çesitli seylerin dövülüp ufalandigi agaç, mâden veya tastan
yapilmis çukurca kap. * Tütün kesmekte kullanilan makine. * Baskalarina
destek olacak gücü bulunmadigi halde, yardakçilik eden kimse. * Elektrikî
bir bosalmanin isi degerini gösteren âlet. * Içine çukur delikler oyulmus
büyük agaç kütügü. (XlX. yy.dan önce bu deliklerin içinde, kara barutun
bilesimine giren maddeler tokmak vasitasiyla dövülerek ufalanirdi.) * Ask:
Namlusu çapina oranla kisa olan ve asirma atis yapmak için kullanilan top
cinsinden bir atesli silâh.
HAVAN
Arslan, esed.
HAVANIK
(Hânkah. C.) Tekkeler.
HAVANIT
(Hânut. C.) Dükkânlar. * Meyhaneler, isrethâneler.
HAVARE
f. Yiyecek, azik.
HAVARIK
(Hârika. C.) Acib ve garip olan hâdise. Insanda hayret ve hayranlik
uyandiran seyler. * Okun nisani delerek öbür tarafindan çikip
gitmesi.
HAVARIK-I ÂDE
Fevkalâde olaylar, hârika hâdiseler.
HAVARI
Yardimci. * Hz. Isa'nin (A.S.) yardimci ve sahabeleri olan 12 zâttan
her biri.
HAVARIC
(Hâric ve Hârice. C.) Asiler, zorbalar, isyankârlar. * Hâricîler.
Hâriçte kalanlar. (Bak: Hâricî)
HAVARIYYUN
Hz. Isa'nin (A.S.) yardimci ve sahabeleri olan 12 kisinin hepsine
birden verilen isim. Bunlar: Isa'nin (A.S.) Petrus adini verdigi Yunus'un
oglu Simun, kardesi Andreas, Yakub, Zebedi'nin oglu Yuhanna, Filipus ve
Bartholomaeus, Matta ve Tomas, Alte'nin oglu Küçük Yakub, Gayur Simdeu,
Yakub'un oglu Yahuda, hain Yahuda Iskariyot'tur.
HAVAS
(C.: Ahvâs) Çukur ve kisik gözlü olmak.
HAVASIB
(Hâsib. C.) Siddetli rüzgârlar, firtinalar.
HAVASIN
(Hâsina. C.) Namuslu kadinlar.
HAVÂSS
(Hâss - Hâssa. C.) Hâslar. Hâssalar. Keyfiyetler. Hususlar. *
Dindarlik ve dogrulugu ile, ilmiyle âmil olup mâneviyat mertebelerinde
yükselmekle makbul ve muteber olan zatlar. * Zenginler sinifi. * Kur'anî
ve manevî sirlara ve hususlara vâkif bulunan, ilim, ibadet, tâat ve takva
yolunda yükselerek mümtaz olan Evliyâullah. Herkesin hürmet ettigi büyük
zevât. * Manevî te'sir için okunan duâlar.
HAVÂSS-I HÜMAYUN
Tar: Osmanli Imparatorlugunun fütuhat devirlerinde (yükselme devri)
fethedilen araziden devlet hazinesine ayrilan kisim. Her yer
zaptedildikçe, arazi: timar, zeamet ve has namiyla üç sinifa ayrilirdi.
Meselâ 250 köyden mütesekkil bir sancagin 100-150 köyü ikiser üçer köy
olarak 40-50 timara ayrilir, harpte basari gösteren askerlere dagitilirdi.
Kalani zeamet ve has itibar edilerek bundan vezirlere, sancak beylerine,
beylerbeyilere ve sâir devlet büyüklerine hisse ifraz edildikten sonra
geri kalan kisim, "Hass-i Hümâyun" namiyle devlete birakilirdi.
(O.T.D.S.)
HAVÂSS-I REFIA
Tar: Eyüp Kadiligi eskiden Çatalca'ya kadar uzanir ve Çatalca'da
kadinin bir vekili bulunurdu. Ikinci mesrutiyete kadar bütün mahkeme
isleri, kadinin tayin ettigi bir naib tarafindan idare edilirdi.
Mesrutiyet devrinde diger kadilara yapildigi gibi, Eyüp Kadiligina da maas
baglandi. Ser'î ve nizamî mahkemeler birlestirilince havâss-i refia
ortadan kaldirildi.
HAVÂSS U AVÂM
Ileri gelen kimseler ve halk.
HAVASS
(Hasse. C.) Hasseler. Duygular.
HAVASS-I (HAMSE-I) BÂTINA
Kalbe bagli bes duygu: Hiss-i müsterek (hayâl kuvveti), müdrike
(akil), vehim (vâhime), hâfiza, mutasarrifa (meydana getirici hayal
kuvveti).
HAVASS-I (HAMSE-I) ZÂHIRE
Zâhirî bes duygu: Tatmak, görmek, isitmek, koklamak, dokunup
duymak.
HAVASI
(Hâsiye. C.) Bir yazinin kenarina eklenen not veya açiklamalar.
Hâsiyeler, derkenarlar. * Maiyet adamlari.
HAVAT
Tavsancil kanadinin fisiltisi. * Ses, sadâ.
HAVATIF
Göz kamastirici seyler. (Bak: Hâtif)
HAVATIR
Hâtiralar. Fikirler. Düsünceler.
HAVATIR-I RABBANIYE
Rabbanî telkinler. Ilâhî ilhamlar.
HAVATIR-I SEYTANIYE
Seytanî vesvese ve düsünceler.
HAVATÎM
(Hatime. C.) Sonlar, nihayetler.
HAVATIM
(Hâtem. C.) Mühürler, hâtemler.
HAVÂTIM-I RESMIYYE
Resmî mühürler.
HAVATIN
(Hâtun. C.) Serefli kadinlar, hâtunlar.
HAVAYIC
(Bak: Havâic)
HAVAZ
Kalbde olan gam ve tasa.
HAVAZE
(C.: Havâzât) Ziyafet.
HAVB
(Hub - Havbet) Günah, ma'siyet. * Fakirlik. * Mesakkat. * Maraz, agri,
dert. * Ana, baba.
HAVB
Fakir ve muhtaç olmak.
HAVBA'
Zât, nefs.
HAVBAVAT
Nefsler. Zâtlar.
HAVBET
(Havb) Açlik, hâcet, meskenet. * Çayiri, otlagi olmayan kir yer.
HAVC
(Havcâ') Hâcet, ihtiyaç.
HAVCEB
(C.: Havâcib) Kirmizi gül.
HAVCELE
Agzi büyük, kendisi küçük sise.
HAVCEME
(C.: Havâcim) Kirmizi gül.
HAVD
Güzel ahlâk. * Güzel ve yumusak vücutlu câriye.
HAV'EB
Basra yakininda bir mevkinin adi. * Çesme. * Genis dere. * Pek büyük
kova.
HAVEBE
Zayif adam.
HAVEL
Egrilik. * Sasilik. Bir seyin yerinden ayrilmasi.
HAVEL
Mülk. * Hasmet.
HAVELÂN
Dönme, dolasma. * Degisme.
HAVELAN-ÜL HAVL
Senenin geçmesi. Senenin degismesi.
HAVEME
Büyük, ulu, yüce.
HAVENE
(Hâin. C.) Hâinler, hiyânet edenler.
HAVER
f. Dogu, sark.
HAVER
Zayif olmak. * Yumusak, çukur yer. * Denize suyun akip döküldügü
yer.
HAVER
Gözün beyazinin çok beyaz ve karasinin da çok kara olmasi.
HAVERAN
f. Dogu ile bati. Sark ile garp.
HAVERNAK
Irak'ta bulunan Numân-i Ekber denen biri tarafindan binâ edilmis olan
bir kösk.
HAVERVER
Sey mânasina gelir bir isim.
HAVF
Korku, korkutmak.
HAVF-I ÂR
Utanma korkusu.
HAVF-I BÂRI
Allah korkusu.
HAVF
Kavim, kabile.
HAVFEN
Çekinerek, korkarak, havf ederek, korku ile.
HAVFEZAN
Tarhun otu.
HAVFNAK
f. Korkulu, korkutan, korkunç.
HAVF VE RECA
Korku ve ümid. (Hem yasama ümidi, hem de ölüm korkusu. Yahut,
affedilmesi ümidi veya cehenneme gitmek korkusu.) (Bak: Celâl)
HAVIT
Deve semeri. Devenin hörgücüne takilan küçük semer.
HAVI
Içine
alan, ihtiva eden, kaplayan. Câmi'. * Biriktirici. * Kusatan.
HAVÎ
Çekirge.
HAVIL
(C.: Huvel) Hizmetkâr.
HAVIYE
Senliksiz olan yer. Harabe. Issiz, bos yer. * Sâkit. Göçük,
çökük.
HAVIYE
(Sukut mânasindan) Cehennem'in 7. tabakasi. En korkunç yer.
HAVIYYE
Çocuk doguran kadina logusa yemegi yedirmek. * Namaz kilan kimsenin,
secde halinde iken, karnini uylugundan yukari tutmasi.
HAVIYYE
(C.: Havâyâ) Yagli bagirsak. * Bagirsak. * Deve palani.
HAVK
"Halka" denilen yuvarlak.
HAVK
Bâdruç otu. * Bez dokumak.
HAVK
Ev süpürmek. * Ihâta etmek, kaplamak.
HAVKALE
(C.: Havâkil) Ihtiyar, zayif, kuvvetsiz ve çelimsiz adam. * Hizli
yürüme.
HAVL
Güç. Kuvvet. * Muhit, etraf. * Yil, sene. * Tahavvül, inkilâb. *
Geçmek. * Bir hâlden bir hâle dönmek. * Rücu etmek. * Siçramak. *
Hile.
HAVL-I HAVELÂN
Zekâtin lüzumu için; bir mal üzerinden, bir sene geçmis olmasi.
HAVLA'
Gözü sasi olan kadin. (Müz: Ahvel)
HAVLE (HAVÂL)
Çok fazla döndürmek veya dönmek.
HAVLEKA
"La havle velâ kuvvete illâ billah" demek.
HAVLÎ
Bir yillik.
HAVM
Deve sürüsü. * Devretmek.
HAVMANE
(C.: Havâmin) Çok saglam yer.
HAVME
Tasarruf dâiresi.
HAVN
Hiyanet etmek, hâinlik yapmak.
HAVR
Rücu etmek, dönmek. * Eksiltmek, noksan etmek.
HAVRA
Yahudi mâbedi, sinagog. * Mc: Pek gürültülü yer.
HAVRA
(Ahver'in müennesidir.) Çok beyaz veya çok beyaz gözlü. Ahu gözlü
kadin.
HAVRAN
Sam diyarindan bir yerin adi. * Balikesir'in bir ilçesi.
HAVREM
Ayak ovup kir gidermekte kullanilan, kirmizi renkli delikli tas.
HAVREME
Burun ucu.
HAVS
Geceleyin istemek.
HAVS
Ayrilmak. * "Haysü" mânâsina zarf-i mekân için lügattir.
HAVSA
Bagir. * Bagirin yanindakiler.
HAVSA'
Bir gözü beyaz, bir gözü siyah olan koyun.
HAVSA'
Karni sarkik olan kadin. (Müz: Ahves)
HAVSAL
Havuzun kenarinda suyun duruldugu yer.
HAVSALA
Zihnin bir seyi kavrama derecesi. Anlayis. Akil. * Tib: Kus kursagi.
Karin boslugu. Cevf. * Mide.
HAVSALA-SUZ
f. Takati kaldiran, tahammülü mahveden.
HAVSERE
Araptan bir kabile.
HAVSEB
Köstek yeri.
HAVTA'
Tavsan yavrusu. * Bir nevi sinek. * Delil.
HAVTEK(Î)
(C.: Havâtik) Kisa boylu.
HAVTEL
Büluga eren oglan. * Bagirtlak yavrusu.
HAVV (HUVV)
Bal, asel.
HAVVA
Hz. Adem'in (A.S.) muhterem zevcesi, esi. * Rengi esmere mâil kadin. *
Yalanci, kezzab.
HAVVAS
Hurma yapragi satan kisi. * Hurma yapragindan zenbil yapip satan
kisi.
HAVVAT
Bahadir, çeri, kahraman, öncü.
HAVYA
Madenlerle yapilan kaynak islerinde, lehimin eritilmesinde kullanilan
âlet. Lehimi eritebilmesi için sicak olarak kullanilmasi gereken bu
havyalarin çogu elektrikle isitilir.
HAVYAR
Balik yumurtasi. Mersin baligi yumurtasindan yapilan siyah, mugaddi ve
leziz bir madde.
HAVYE
Tib: Yaranin etrafindaki kabarik etler.
HAVZ
Suya girme. * Sakinilacak ise girismek. * Baslamak.
HAVZ
Seri sevk, yeynilik, sür'atli olus, hizlilik.
HAVZ
Cem' etmek. Bir sey ilâve etmek.
HAVZ
(C.: Hiyâz) Hususi suretle yapilan su havuzu.
HAVZ-I HAYAL
Hayal havuzu.
HAVZ-I KEBIR
Fik: Büyüklügü 45 - 50 metre kare genisliginde olan akmayan, durgun su
bulunan havuzdur. Genisligi bu ölçüden küçük olursa ona havz-i sagir
denilir.
HAVZ-I KEVSER
Kevser havuzu. (Bak: Kevser)
HAVZA
Cog: Açik ve düz deniz kiyisi. Kenar. * Memleket. * Taraf. * Sinir
için: Bir seyin çevresi içinde olan.
HAVZA
Bir hükümetin idaresi altinda bulunan bütün ülkeler.
HAVZAA
Kumluktan alinmis bir miktar kum.
HAVZAN
Sari çiçekli, güzel kokulu bir çiçek. Nilüfer çiçegi. * Tarhun
otu.
HAVZE
Nâhiye. * Cemaat, topluluk.
HAVZERÎ
Birbirinden ayrilmayi istemek.
HAY
f. Eyvah! Vay!
HAYA
Hicab, utanma, edeb, ar, namus. Allah korkusu ile günahtan
kaçinmak.
HAYA
Yagmur. * Ucuzluk.
HAYADAR
f. Utangaç, çekingen, mahcub.
HAYADID
(Haydud. C.) Haydutlar, eskiyalar.
HAYA-HUY
f. Çiglik, vâveyla. * Çalip eglenmeden çikan gürültü, ses.
HAYAL
(C.: Hayâlât) Zihnen tasarlanan sey. Hakikati bilinmeyip akilla
tasarlanan veya gölgeli görünen sey. * Asil olmayan ve akildan geçen
fikir.
HAYAL-I BESER
Insan hayali.
HAYAL-I FENER
Sihirbaz feneri denilen ve resimli camlari olan ve bu resimleri duvara
aksettiren fenere benzer bir âlet. * Mc: Son derece vücutça zayif olan
kimseler için kullanilir.
HAYAL-I HÂIL
Korku ve dehset veren hayal.
HAYAL-I SEFID
f. Beyaz hayal.
HAY'AL
Yakasiz gömlek.
HAYALÂT
(Hayal. C.) Hayaller, hülyalar.
HAYALÂT-I ÂLIYYE
Yüksek ve âli hayaller.
HAYALEN
Hayal olarak. Zihinde tasarlayip canlandirarak.
HAYALET
Göze görünen hayal, karalti.
HAYALÎ
Hayale âit. Hayale mensub ve müteallik. * Hayal, yahut halk dili ile
"Karagöz" oynatanlar.
HAYALIYYUN
(Hayalî. C.) Romantik sâirler, hayalî yazarlar.
HAYALIYYUN MEZHEBI
Asli olmayan ve hayalde tasavvur edilen seyleri, gerçek oldugunu vehm
edenlerin meslegi.
HAYAL-PEREST
f. Hayalî seylerle çok ugrasan. Çok hayal kuran. Dalgin. Olmayacak
seylerle avunan.
HAYAL-PERESTLIK
Kelâmda hakikati rencide edecek sekilde lüzumsuz hayallere yer
vermek.
HAYAL-PERVER
f. Hayale düskün.
HAY'AME
Yaramaz huylu, kötü mizaçli.
HAYAT
Dirilik. Canlilik. Yasama. Saglik. * Fik: Allah (C.C.) kendi Zât-i
Ehadiyyetine mahsus bir hayat sifati ile muttasiftir. Bu, Hak Teâlâ'nin
ilmi ile, irade ve kudret ile ittisafina hâs bir sifattir. (Bak: Meratib-i
hayat) (Hayat, su kâinatin en ehemmiyetli gayesi.. hem en büyük neticesi..
hem en parlak nuru.. hem en lâtif mâyesi.. hem gayet süzülmüs bir
hülâsasi.. hem en mükemmel meyvesi.. hem en güzel zineti.. hem sirr-i
vahdeti.. hem rabita-i ittihadi.. hem en yüksek kemali.. hem en güzel
cemali.. hem kemalatin mensei.. hem san'at ve mahiyetçe en hârika bir
ziruhu, hem en küçük bir mahluku bir kâinat hükmüne getiren mu'cizekâr bir
hakikati, hem güya kâinatin küçük bir zihayatta yerlesmesine vesile oluyor
gibi; koca kâinatin bir nevi fihristesini o zihayatta göstermekle beraber,
o zihayati ekser mevcudatla münâsebettar ve küçük bir kâinat hükmüne
getiren en harika bir mu'cize-i kudrettir.Hem hayatin hakikati alti
erkân-i imaniyeye bakip, mânen ve remzen isbat eder. Yâni, hem Vâcib-ül
Vücud'un vücub-u vücudunu ve hayat-i sermediyesini.. hem dar-i âhireti..
hem hayat-i bâkiyesini.. hem vücud-u melâike.. hem sâir erkân-i imaniyyeye
pek kuvvetli bakip iktiza eden bir hakikat-i nuraniyyedir. Hem hayat,
bütün kâinattan süzülmüs en sâfi bir hülâsasi oldugu gibi, kâinattaki en
mühim bir maksad-i Ilahî ve hilkat-i âlemin en mühim neticesi olan sükür
ve ibadet ve hamd ve muhabbeti netice veren bir sirr-i azamdir...Evet bu
hayatin gayesi ve neticesi hayat-i ebediyye oldugu gibi, bir meyvesi de
hayati veren Zât-i Hayy ve Muhyi'ye karsi sükür ve ibadet ve hamd ve
muhabbettir ki; bu sükür ve muhabbet ve ibadet ve hamd ise hayatin meyvesi
oldugu gibi kâinatin gayesidir. Ve bundan anla ki; bu hayatin gayesini
"rahatça yasamak ve gafletli lezzetlenmek ve heveskârâne nimetlenmektir"
diyenler, gayet çirkin bir cehaletle, münkirâne, belki de kâfirâne, bu pek
çok kiymettar olan hayat nimetini ve suur hediyesi ve akil ihsanini
istihfaf ve tahkir edip, dehsetli bir küfran-i nimet ederler. L.)(Ziya ile
mevcudat görünür, hayat ile mevcudatin varligi bilinir. Her birisi birer
kessaftir. M.)(Ey nefis! Eger su dünya hayatina müstaksan, mevtten
kaçarsan; kat'iyyen bil ki: Hayat zannettigin hâlât, yalniz bulundugun
dakikadir. O dakikadan evvel, bütün zamanin ve o zaman içindeki esya-yi
dünyeviye, o dakikada meyyittir, ölmüstür. O dakikadan sonra, bütün
zamanin ve onun mazrufu o dakikada ademdir, hiçtir. Demek güvendigin
hayat-i maddiye, yalniz bir dakikadir. Hattâ bir kisim ehl-i tedkik "Bir
âsiredir, belki ân-i seyyaledir" demisler. Iste su sirdandir ki; bazi
ehl-i velâyet, dünyanin dünya cihetiyle ademine hükmetmisler. Madem
böyledir; hayat-i maddiye-i nefsiyeyi birak. Kalb ve ruh ve sirrin
derece-i hayatlarina çik, bak; ne kadar genis bir daire-i hayatlari var.
Senin için meyyit olan mâzi, müstakbel, onlar için hayydir, hayatdar ve
mevcuttur. S.)(Vücudun kemali hayat iledir. Belki vücudun hakiki vücudu
hayat iledir. Hayat vücudun nurudur. S.)(Hayati veren O'dur. Ve hayati
rizik ile idame eden de odur. M.)
HAYAT-I ALIL
Hasta ömür, hastalikli hayat.
HAYAT-I ASKERIYYE
Askerlik hayati.
HAYAT-I HUSUSIYYE
Hususi hayat, özel hayat. Sahsa ait hayat.
HAYAT-I INSANÎ
Insana ait hayat.
HAYAT-I TAKDIRIYYE
Huk: Ana rahminde bulunan çocugun hayati.
HAYAT
Kasaba ve köy evlerinde üstü kapali, bir, iki veya üç tarafi açik
sofa. * Avlu.
HAYAT-BAHS
f. Hayat bagislayan, hayat veren, zindelik veren.
HAYAT-ENGIZ
f. Yasamaya zorlayan, yasatan.
HAYAT-FEZA (EFZA)
f. Hayat artirici, hayat bahsedici. (Bak: Fezâ)
HAYATÎ
Hayata ve yasamaga ait. Hayatla alâkali. Hayat için mecburi olan. *
Mc: Çok önemli bir seyin bagli bulundugu baska bir sey. Temel.
HAYATIYET
Canlilik. Hayat isaretinin, alâmetinin görünür olmasi.
HAYATIYYUN
Biyoloji âlimleri.
HAYAVIYE
Hayatla alâkali âza. (Hayeviye diye de okunur)
HAYBER
Arap Yarimadasinda Hicaz bölgesinin dogu sinirinda ve Medine-i
Münevvere'nin 170 km. kuzeyinde bir kasabadir. Evleri, yüksek bir kayanin
üzerinde kurulmus olan bir kalenin etrafinda bulunur. Hicretin yedinci
senesinde vuku bulan Hayber Gazasi ile meshur olmustur. Ayni sene içinde
Hz. Resulullah Efendimiz, Hudeybiyeden döndükten sonra binikiyüz piyâde ve
ikiyüz süvari ile Hayberin fethine gitmistir.Hayberin eski ahalisi yahudi
olup, fetihten sonra haraca baglanarak vatanlarinda birakilmislar ise de,
Hz. Ömer (R.A.) Peygamberimizin son hastaliklarinda "Arap Yarimadasinda
iki din birlesemez." dedigini isittiginden, daha sonra halifeligi
zamaninda bu hadise istinaden bütün yahudileri çikarip Sam'a
naklettirmistir.
HAYBET
Mahrumiyyet. Istegine erememek. Me'yus ve mahrum olmak.
HAYBET-ZEDE
f. Sikintiya ugrayan, kedere düsen, kederli olan.
HAYD
(C.: Hayud-Ahyâd) Uzanmis büyük dag burnu.
HAYDA'
Sicak günlerde uzaktan görenin su sandigi serap.
HAYDAR
Yigit, cesur, kahraman. * Hz. Ali'nin (R.A.) bir nâmi, * Arslan,
gazanfer.
HAYDAR-I KERRÂR
Hz. Ali. * Kahramanca döne döne düsmana saldiran.
HAYDARANE
f. Hz. Ali gibi. Kahramanca, yigitçe, cesurca.
HAYDARÎ
Kahramanlik, cesurluk, yigitlik. Arslanlik. * Eskiden bazi esnaf ve
köylülerin giydikleri kolsuz aba, hirka.
HAYDARIYYE
Hirkanin altina giyilen kisa ve kolsuz elbise.
HAYDE
Meyletmek, yönelmek, egilmek. * Hakdan ve dogru yoldan ayrilmak.
HAYDEB
Ulu ve yüce yol.
HAYDO
(Kürdçede ism-i tasgirdir) Haydar demektir. (Ali'ye Alo denmesi
gibi)
HAYDUD
(Haydut) Yol kesici. Dag hirsizi. Eskiya.
HAYE
f. Yumurta. * Haya, husye.
HAYED
Gölgesinden ürken esek.
HAYENDE
f. Agizda çigneyen.
HAYESAN
Dogru yoldan dönmek, udul etmek. * Nefret etmek.
HAYEVAN
(Bak: Hayvan)
HAYEVÎ
Canli. (Bak: Hayaviye)
HAYF
(Hayfâ) Emansizlik. Haksizlik. Zulüm. Cevr. (Vah vah, yazik, eyvah,
yaziklar olsun meâlinde söylenir.)
HAYF
Gözün birisi birine muhalif olmak.
HAYFANE
(C: Hayfân) Alacali çekirge. * Ayaklari uzun olan at.
HAYFES
Kisa adam.
HAYHAY
t. Bas üstüne, seve seve yaparim, öyle ya!, süphesiz, elbette (gibi
mânâlara gelir.)
HAYIFLANMAK
Acinmak, üzülmek. Esef etmek.
HAYIR
Hayrette kalan, mütehayyir. Sasiran. * Birikmis su.
HAYIRSEVER
Iyilik ve yardim etmesini seven.
HAYIA
Siddetli ses.
HAYIC
Âsik, hayran. * Mest olmus deve.
HAYIDE
f. Çignenmis. * Agizdan agiza dolasmis, bayat söz.
HAYIDE-GÛ
f. Degersiz sözler söyleyen kimse. * Degersiz siirler yazan
kimse.
HAYIH
Lâzim oldugu halde mevcud olmayan nesne.
HAYIL
Kisir olan hayvan. * Engel, mâni. * Hicâb.
HAYIM
Suyu, tahmin ettigi yerlerde arayip bulamamak. * Susuz, atsân.
HAYIR
Mütehayyir kimse. * Toplanmis su.
HAYIS
Sik bitmis olan hurma agaçlari.
HAYIZE
Aybasisi olan kadin. (Bak: Hayz)
HAYK
Kaplamak.
HAYK
Sallanmak. * Dokumak. * Tesir etmek, etkilemek.
HAYKAN
Büyük ve kalin olan. * Kisa boylu bir kimsenin yürümesi. * Omuzunu
oynatmak.
HAYKATAN
Türraç kusunun erkegi.
HAYL
At.
At sürüsü. * Atli sürüsü. * Zümre, güruh. * Düsünmek, hifzetmek.
HAYL-I ADÜV
Düsman sürüsü, düsman güruhu.
HAYL
Kuvvet. Havl.
HAYLA'
Cin taifesinden bir nesne. * Sirtlan. * Korku.
HAYLE
Keçi sürüsü.
HAYLE
Zannetmek, sanmak.
HAYLI
f. Oldukça. Epeyce. Çok. Bir takim. Kesir. Bol.
HAYLULET
Kibir. * Taazzum. Gurur. * Su-i zan. * Korkmak. Tevehhüm etmek.
HAYLULET
Yolu kapamak. * Araya girme. Iki sey arasina girip hicab olmak.
HAYLULET-I ARZ
Ay tutulmasi. Dünyanin günesle ay arasina girerek günes isigina perde
olmasi.
HAYM
Yaramazlik yapmak.
HAYMANA
Basibos hayvanlari haylayip saliverdikleri çayirlik yer. * Ankara'nin
bir kazasi.
HAYME
Çadir.
HAYME-I KEBUD
Mavi çadir. * Mc: Sema, gök.
HAYME-GÂH
(Haymegeh) f. Çadir kurulan yer.
HAYME-NISIN
Çadirda oturan. Göçebe.
HAYMÎ
Çadir biçiminde olan.
HAYMUME
Korkaklik, cübün.
HAYN
Helâk olmak.
HAYNUNET
Yakin olmak, yaklasmak.
HAYR
Mesru is. Faydali, nurlu ve sevabli amel. Halkin ragbet ettigi akil,
ilim. Ibadet, adalet, ihsan, mal gibi nimet. (Bak: Hayrat)
HAYR-UL BERIYYE
Halkin hayirlisi. Hz. Muhammed (A.S.M.)
HAYR-UL BESER
Insanlarin en
hayirlisi olan Hz. Muhammed (A.S.M.)
HAYR-UL ENAM
(Bak: Hayr-ül Vera)
HAYR-UL FÂSILÎN
Âdil olanlarin, hâkimlerin en hayirlisi.
HAYR-UL HALEF
Hayirli evlâd. Babasini hayirla andiracak evlâd.
HAYR-I MUKAYYED
Bir kimseye hayirli oldugu halde, diger bir kimseye göre zararli ve
ser olan sey.
HAYR-UL UMUR
Islerin en hayirlisi.
HAYR-UL VERA
(Hayr-ül Enam) Halkin hayirlisi. Mahlukatin en hayirlisi olan Hz.
Muhammed (A.S.M.)
HAYR
Sakinmak. * Büyük avlu.
HAYRAN
Takdirkârligindan dolayi sasa kalmis. Çok takdir etmis. Çok
begenmis.
HAYRAT
(Hayr. C.) Sevap için Allah rizâsi yolunda yapilan iyilikler.
Haseneler.Hayir iki çesittir. Birincisi: Mutlak hayirdir; her halde,
herkes için ragbet edilir ve sevilir, herkes için iyidir. Ikincisi:
Mukayyed olan hayirdir; birisinin yaninda hayir olan, baskasi için ser
olabilir. Israf ve sefâhette kullanilan çok mal gibi.Ilmî, imanî, dinî,
manevî ve maddî çok hayir ve menfaat verenlere de ehl-i hayir denir.
HAYRE
(C.: Hayrât) Iyilik, kerem. * Her nesnenin iyisi.
HAYR-ENDIS
f. Iyilik düsünen, hayirli is düsünen.
HAYRET
Hiçbir cihete teveccüh edemeyip kalmak. Saskinlik. Ne yapacagini
bilememek.
HAYRET-I SIRFE
Tam bir saskinlik.
HAYRET-BAHS
f. Hayret veren, sasirtan.
HAYRET-BAHSÂ
f. Hayret veren, saskinlik veren, hayrete düsüren.
HAYRET-ENGIZ
f. Hayret veren. Hayret içinde birakan.
HAYRET-FEZÂ
f. Hayret veren, hayreti artiran.
HAYRET-NÜMÂ
f. Hayret gösteren, hayret veren.
HAYRET-ZEDE
f. Hayrete düsmüs ve sasirmis olan.
HAYR-HAH
f. Hayir sâhibi. Herkesin manevî ve maddî iyiligini isteyen. Allah
rizasi için ilm-i Kur'an ve imanla, manen ve maddeten hayirli hizmetler
etmeyi ve hayirli isler islemeyi seven.
HAYR-HAHÎ
f. Iyilikseverlik, hayirhahlik.
HAYRI
(Hayriye) Hayra âit. Hayirla alâkadar.
HAYRIYET
Hayirlilik. Hayirli olmak.
HAYS
Saygi, hürmet, itibar. * Alâka, ilgi. Cihet, itibar.
HAYS
Darlik. * Udûl etmek, dogru yoldan çikmak.
HAYS
Hayvan lesinin kokmasi. * Bir kimseyi aldatmak. * Sözde durmamak, ahid
bozmak. * Fâsid olmak.
HAYS
Az, kalil.
HAYS
Karistirmak, halt.
HAYSAL
Patlican.
HAYSE
Hurmayi yagla ve kesle karistirmak.
HAYSE-BEYSE
Ileri gidip geri gelmek, bir halde durmak. * Karisiklik. * Siddet ve
darlik.
HAYSEFUCE
Gemi dümeni.
HAYSIYET
Itibar. Seref. Deger. Kiymet. Derece. Câh. Mesned. Mertebe.
HAYSIYET-SIKEN
f. Haysiyet kiran.
HAYSÜ
Itibariyle, bakimindan. * Hangi yerde? Hangi?
HAYSÜ LÂYES'UR
Hissedilmeksizin. Bilinmedik, duyulmadik cihetten.
HAYS
Nefret etmek.
HAYSE
(C.: Huyus) Yaramaz keten ipliginden dokunmus bez.
HAYSUM
Geniz (burun) kovugu. Nunlu sesler, gunne buradan çikar. (Tecvidde
bahsedilmistir.)
HAYSUMÎ
Genizden gelen.
HAYT
Ip. Kalin ip. * Iplik. Bag. * Iki seyi birbirine baglayan. * Dikis
dikmek. * Tanyeri agarmasi.
HAYT-UL EBYAZ
Fecir zuhurunda ufukta ip seklinde görülen beyazlik.
HAYT-UL ESVED
Günes battiktan sonra ufakta görülen siyahlik.
HAYT-I NURANÎ
Nurlu baglanti. Nurâni râbita.
HAYTA
Serseri, serkes kimse. * Ask: Osmanlilarda görevli bir sinif askere
verilen ad. Hayta birlikleri, üstün savas kabiliyeti olan askerlerden
kurulur, lüzumunda düsman topraklarina akin yapmak için de kullanilirdi.
Sonralari düzenleri bozuldugunda eskiyaliga basladilar; bundan dolayi
"hayta" kelimesi haydut ve haylaz anlaminda kullanildi.
HAYTA
sefkat.
HAYTA'
Deve kuslarinin uzun boyunlu olani.
HAYTA
Kazik.
HAYTEL
Kedi.
HAYTEUR
Bir vaziyette durmayan. * Arslan. * Kurt. * Belâ. * Cin tâifesinden
bir nesne. * Bir su böcegi.
HAYTÎ
Tel seklinde olan.
HAYU
f. Salya, tükrük.
HAYUNET
Vakit yaklasma.
HAYVAN
Canli sey, insanla beraber her canli. * Insan olmayan idraksiz canli
yaratik. * Yük kaldiran, araba çeken ve binilen hayvan, beygir, katir v.s.
* Mc: Akilsiz ve idraksiz insan, ahmak. (Asli "Hayevan"dir)
HAYVAN-I BERRÎ
Karada yasayan hayvan.
HAYVAN-I NÂTIK
Konusan hayvan. (Insan)
HAYVANAT
(Hayvan. C.) Hayvanlar.
HAYVANAT-I BAHRIYYE
Deniz hayvanlari, denizde yasayan hayvanlar.
HAYVANAT-I BERRIYYE
Kara hayvanlari, karada yasiyan hayvanlar.
HAYVANAT-I EHLIYYE
Insanlara alisik olan hayvanlar, evcil hayvanlar.
HAYVANAT-I VAHSIYYE
Vahsi hayvanlar, yabani hayvanlar.
HAYVANÎ
Hayvana, diriye âit ve ona müteallik.
HAYVANIYYET
Hayvanlik, canlilik, zihayat olmak. Akil ve idrakten mahrumiyet.
HAYY
Diri, canli, sag. * Bir seyi cem' ve ihraz eylemek.
HAYY-ÜL KAYYUM
Varligi, diriligi her an için olup, gökleri, yerleri her an için
tutan, daimî her seye her hususta iktidari yeten Allah (C.C.) (Bak: Ism-i
A'zam)
HAYY-I MEYYIT
Ölü halinde canli. * Mc: Hiçbir ise yaramayan, hakiki vazifelerini
yapmayan insan.
HAYYÂKALLAH
Allah seni yasatsin. Allah ömrünü uzun etsin, meâlinde ve dua
makaminda söylenen bir tâbirdir.
HAYYAL
(Hayl. den) At terbiyecisi, at yetistiren.
HAYYAL
Dalavereci, hileci, hilekâr.
HAYYALE
Fikir sahipleri.
HAYYAM
Çadirci.
HAYYAT
Terzi. Dikis diken sanatkâr.
HAYYAT-I MÂHIR
Usta terzi. Terzi ustasi.
HAYYAT
(Hayye. C.) Yilanlar.
HAYYATÎN
(Hayyat. C.) Terziler, dikiciler.
HAYYE
Gel... Haydi...
HAYYE
(C.: Hayyât) Yilan.
HAYYE-ALEL-FELAH
Felaha gelin. Toplanin hayir ve ni'metlere, ebedi selâmete... Allah
huzuruna gel. Refah ve itmi'nana mucib olacak namaza yetis. (Bak:
Felah)
HAYYEHELE
Acele et (mânasinadir).
HAYYEN
Diri olarak. Diri, canli olarak canli oldugu halde.
HAYYEN MEYYITEN
Ölü ve diri olarak.
HAYYIR
(C.:
Ahyâr) Çok hayirli. * Her zaman iyilik yapan kimse. Hayirsever,
iyiliksever.
HAYYIZ
Yer. * Cihet, yön. * Mekân. Vüs'at. (Cismin kapladigi hacim)
HAYYUT
Erkek yilan.
HAYZ
(C.: Hiyaz) Kadinlara mahsus aybasi. Kadinin âdet hâli. Böyle bir
kadina hayize denir. (Kadini döl yatagi denen rahminden, bir hastalik veya
çocuk dogurma sebebi olmaksizin, muayyen müddetlerde kan gelmesine o
kadinin "aybasisi" denir. Buna ve kan geldigi müddete de hayiz müddeti
denir. Islâmiyetçe, bu halde bulunan bir kadin, namaz kilamaz, oruç
tutamaz ve cinsî münasebette bulunamaz, haramdir.)
HAYZA
Tib: Kolera denilen hastalik.
HAYZERAN
Halk dilinde hezâren denilen bir cins sicak iklim kamisi ki, sandalye
vs. yapiminda kullanilir.
HAYZERANE
Gemi durak yeri, iskele, liman.
HAYZERÎ (HAYZELÎ)
Dura dura yürümek.
HAYZEYUN
Yasli, acûz, ihtiyar.
HAYZUM
(C.: Hayazim) Gögüs tahtasi.
HAZ'
Muhalefet etmek. * Taksim etmek, bölmek, paylastirmak.
HAZA
Bu. Su. O. * Gr: Isaret zamiri.
HAZA'
Asmacik denilen otun tohumu. (Sara hastalarina iyi gelir.)
HAZA'
Kesme, yarma, ameliyat.
HAZAB
Odun. * Yakacak nesne.
HAZABÎ
(Hizbâ. C.) Arizali topraklar, engebeli yerler.
HAZAD
Yas agaçtan kesilmis budak ve diken.
HAZAFIR
(Hizfâr - Hazfur. C.) Cânibler. * Bir kavmin meshurlari, ileri
gelenleri, sereflileri. * Hepsi. Tümü. Mecmu'u.
HAZAIN
(Hazine. C.) Hazineler.
HAZAIN-I MEDFUNE
Gömülü hazineler.
HAZAIR
(Hazire. C.) Duvar veya çitle çevrilmis agil. * Etrafi duvarla çevrili
olan mezarliklar.
HAZAKAT
Ihtisas. Meharet peyda etmek. Üstad olmak. Bir san'atta, hususan tibda
geregi gibi ögrenip mâhir ve mütehassisi olmak.
HAZAL
Selem agacinin kökünden çikan bir nesne ki, suda islatip yerler.
HAZALAN
(Bak: Hizlân)
HAZAM
Sür'atle yürümek, hizla yürümek.
HAZAMA'
Kulagi enine yarilmis keçi.
HAZAMI
Güzel kokulu bir ot.
HAZAN
Güz. Sonbahar. * Solgun.
HAZANDIDE
f. Güz mevsimini görmüs, yapraklari sararmis solmus.
HAZANE
Mc: Gönül, kalb, yürek.
HAZANGÂH
f. Hazan yeri. * Dünya. Göçecek âlem.
HAZANÎ
f. Sonbahar ile alâkali, güz mevsimine ait.
HAZANISTAN
f. Sonbahar görmüs, sararip solmus yer.
HAZANLIKA
f. Soluk yüzlü, sararmis, solmus. Hazân yüzlü.
HAZANNÜMA
f. Sonbahar görünüslü. * Mc: Hüzün ve keder verici.
HAZANRESIDE
f. Sonbahara erismis, solup sararmis.
HAZAR
Bir seyi bir kimseye vermeyip men ve hacr etmek.
HAZAR
Tahta ve kereste kesmege mahsus su ile isler büyük biçki.
HAZAR
Sulh zamani. Baris zamani. * Bir kimsenin huzuru, yakini. * Mukim
olmak. Yolcu olmamak.
HAZAR VE SEFER
Baris ve muharebe zamani. * Evde mukim olma ve yolculuk.
HAZARET
(Bak: Hadâret)
HAZARÎ
Köyde ve kasabalarda yasayanlarin yasayis sekli ve tarzlarina ait.
Sehirli. * Sulh ve asâyis, sükun ve istirahat zamanlarina mensub ve
müteallik. Baris ve güvenle alâkali.
HAZAZ
Yosun.
HAZAZE
Tib: Bulasici, müzmin bir cilt hastaligi olup sonradan bagirsaklara
geçerse öldürücü olur.
HAZB
Hayvanin memesi sisip emziginin deliklerinin dar olmasi. * Ucuz
olmak.
HAZB
Boyamak.
HAZB
Yetismek.
HAZBAZ
Sinek. * Bir ot adi.
HAZD
Agaçtan diken koparmak. * Agacin kabugunu soymak. * Çok hizli ve
siddetle yemek yemek.
HAZEF
Çamurdan yapilmis olup ateste pisirilen seyler. Çanak, çömlek.
HAZEF
Eski yazida hepsi noktasiz harflerden mütesekkil olarak yazilan
siirler ve nesirler. Hüner göstermek için bu sekilde yüz beyitlik
kasideler yazan sairler vardi.
HAZEFE
(C.: Huzef) Hicaz vilayetinde olan siyah renkli bir cins küçük
koyun.
HAZEFÎ
Çanak çömlek ile alâkali.
HAZEFIYYE
Çanak çömlek gibi topraktan yapilan seyler ve bunlari yapma
san'ati.
HAZEF-PARE
f. Çanak çömlek parçasi, kirigi.
HAZEF-RÎZE
f. Çanak çömlek parçasi.
HAZEL
Gayret. * Men etmek, engel olmak.
HAZEL
Göz kapaklarinda olan kabarciklar.
HAZELAN
Kizgin kimsenin yürümesi.
HAZELAT
(Hazele. C.) Alçaklar, âdiler, kallesler.
HAZELE
(Hâzil. C.) Alçaklar, kallesler, yüzsüzler.
HAZEM
Gögüs kemigi. * Davarin karninin ve bögrünün dolu olmasi.
HAZEM
Dizme, siralama. * Edb: Ilk beytin ortasina birden dörde kadar harf
ilâve etme.
HAZEME
Kisa boylu kadin.
HAZEME
(C.: Huzem) Kabugundan ip ve urgan yapilan bir agaç cinsi.
HAZEN
(Hüzn) Keder. Tasa. Gam.
HAZEN
f. Baldiz.
HAZEN
(C: Hizân) Etin kokmasi. * Toplamak, cem'edip yigmak. * Gizlemek,
saklamak.
HAZER
Çekinme. Zarar verebilecek seyden kaçinma. Korunma.
HAZER
Vahsi hayvanlarin yedigi et.
HAZER
Gözün dar ve küçük olmasi. * Kabile. * Cemaat.
HAZERAT
(Hazret. C.) (Bak: Hazret)
HAZEVAN
Eti birbiri üstüne yigilip cem'olmus olan etli nesne.
HAZEVVER
Kisa boylu kimse.
HAZF
Aradan
çikarma, çikarilma. Yok etme, silme, ortadan kaldirma, giderme, düsürme. *
Selâm ve tahiyyati uzatmayip kisa kesmek. * Mahvetmek. * Vurmak. * Atmak.
HAZF
Parmagiyla tas atma.
HAZHAZ
Seri, sür'atli, hizli.
HAZHAZ
Kavi, saglam.
HAZHAZ
Sütü çogaltir nesne. * Bir nevi katran.
HAZHAZA
Sallama, el ile harekete getirme.
HÂZI'
(Huzu. dan) Alçak gönüllü, mütevâzi olan.
HÂZIÂNE
Mütevâzi olarak, alçak gönüllülükle.
HÂZIK
Mehâretli, isinin ehli, mütehassis. (Bak: Hazâkat)
HÂZIK-I MÜTEDEYYIN
Dindar ve iyi mütehassis. (Dindar ve iyi mütehassis doktor için
söylenir).
HAZIK
Süngü demiri.
HAZIK
(C: Havâzik) Mesti dar olan. * Cânip, taraf.
HAZIKANE
Mâhirâne, mâhir ve usta olan bir kimseye yakisacak sekil ve
surette.
HAZIKIYYET
Mâhirlik, ehillik, ustalik, hâziklik.
HAZIM
Hazmettirici, sindirici.
HAZIM
Kesici, kesen.
HÂZIM
Ihtiyatli, akilli, isinde gözü açik olan.
HÂZIMÂNE
Ihtiyatli davranan adama yakisir sekilde.
HAZIMLI
Mc: Tahammüllü, müsamahali, tolerans sahibi.
HAZINA
Emzirici, emziren. Dadi.
HAZIR
Huzurda olan, göz önünde olan. Amade ve müheyya olan. Gaib olmayan. *
Müstaid olan.
HAZIR
Hazer eden. Korkup çekinen.
HAZIRA
sehirli, medeni. * Bir yerde mukim olmus, bir yere yerlesmis.
HAZIRBAHS
f. Hazirlanmis, hazir olmus. * Hazir ol! emri.
HAZIR BI-L-MECLIS
Mecliste hazir olan adam.
HAZIRCEVAP
Her söze derhal ve düsünmeden münasib cevap veren kimse.
HAZIRÎN
(Hâzir. C.) Meydanda, gözönünde olanlar, huzurda bulunanlar.
HAZIRLÖP
Kabugu içinde suda pisip katilasmis yumurta. * Mc: Emek sarfetmeden
elde edilen kazanç.
HAZIRÛN
Meydanda olanlar, gözönünde olanlar. Mevcut ve hazir olanlar.
HAZIR U NAZIR
Her yerde hazir olup, bilen ve gören, yardim eden veya herkese lâyik
cezasini veren Allah (C.C.)
HAZÎ
Kâhin, kesis, papaz.
HAZÎ
Sarkiklik.
HAZÎ
Ates yakmak.
HAZÎK
Kesilmis olan.
HAZIL
Yüzsüz, alçak, âdi, dönek, kalles.
HAZILE
Kenarlarinda kirpik bulunmayan kirmizimsi gözkapagi.
HAZIM
Basiretli, tedbirli.* Gögüs. Gögüs ortasi.
HAZÎM
Sarhos. Içki içip akli müvazenesini kaybetmis olan.
HAZIM
Sür'atle kesen. * Çok çabuk yeyip bitiren. * Düsmani hezimete
ugratan.
HAZÎM
Keskin kiliç.
HAZIMANE
f. Tedbirli ve basiretli hareket eden.
HAZÎN
Hüzünlü. Keder meydana getiren. Aci uyandiran.
HAZIN
(Hizane. den) Hazine nâziri. Bekçi.
HAZINE
Define. * Kiymetli seyleri saklayacak saglam yer.
HAZINE-I ÂMIRE
Tar: Para islerini yönetmek üzere kurulmus olan müesseselerden birinin
adi. Osmanli Devleti'nin kurulus devrelerinde para isleri "Beytülmal"
denilen ve "Defterdar" adi verilen bir memurun idaresinde iken, sonralari
teskil olunan yeni idarelere göre çesitli adlar verilmistir. Hazine-i
âmire, devlet kasasi yerinde de kullanilirdi.
HAZINE-I DEVLET
Devlet hazinesi. Maliye idaresi.
HAZINE-I EMIRIYE
Maliye dairesi.
HAZINE-I EVRAK
Evrak hazinesi. Arsiv.
HAZINE-I HÂSSA
Osmanli Imparatorlugu zamaninda devlet bütçesinden padisaha maas
saglayan ve saraya ait gelirlerin toplandigi malî bir müessese.
HAZINE-I HÜMAYUN
Hazine-i Hümayun'da bulunan savas esyasindan bir kisminin manevî
degeri büyüktü. Diger kisminin ise maddî degeri fazla idi. (Savaslarda ele
geçirilen kiymetli ganimet, padisahlardan kalmis olan degerli esyalar
gibi.) (O.T.D.S.)
HAZINE-I MILLET
Millet hazinesi. * Maliye idaresi.
HAZINE-I TECEDDÜD
Yenilik hazinesi. Çok yeniliklere sebeb olan.
HAZINEDAR
f. Mali muhafazaya me'mur olan.
HAZINEDARÎ
f. Hazinedarlik.
HAZINE KETHUDASI
Tar: Yavuz Sultan Selim Han zamaninda kurulan hazine kethudâligi,
saraya girip çikan demirbas esyanin korunup saklanmasiyla mes'ul idi. Bu
müessesenin basinda bulunan memura da hazine kethudâsi denilirdi.
HAZINE-MÂNDE
f. Sahis üzerinden kaydi silinerek devlet hazinesine kalan mal veya
para.
HAZÎR
Su sesi, su siriltisi.
HAZIR
Korkan, korkak,
HAZIR
Takdir eden. * Eksimis süt.
HAZÎRE
Etrafinda duvar veya çit bulunan agil, bahçe. * Mezarlik.
HAZÎRET-ÜL KUDS
Cennet bahçesi. Peygamber ve evliyanin ruhlarinin toplandigi
yer.
HAZÎRE
Az cemaat. * Asker bölügü. * Yara içinde toplanan kan ve irin.
HAZÎRE
Eti ufak ufak dograyip, çok su ile çömlek içinde pisirip erimeye yakin
oldugu anda üzerine un koyup karistirarak yapilan yemek. (Içinde et
olmayinca "aside" derler.)
HAZIYY
Mertebeli, degerli kisi. * Yaris atlarinin sekizincisi.
HAZÎZ
Bahtiyar. Mes'ud. Saâdetli. Nasibi olan.
HAZIZ
(Bak: Hadiyd)
HAZK
Hapsetme. * Darlik. * Men'etme.
HAZK
Nisan vurmak. * Kusun terslemesi.
HAZK
Baglamak.
HAZKA
Mahâret, ustalik, mâhirlik.
HAZL
Badruç adi verilen ot.
HAZL
Kat'etmek, kesmek.
HAZL
Terk etmek. * Rezil, rüsvay etmek.
HAZM
Midedeki yenen seyleri eritmek, sindirmek. Vücuda yarayacak hale
getirmek. * Birisine ansizin hücum etmek. * Ansizin bir sey üzerine inmek.
* Birisinin hakkini, malini gasb ile alip zulmeylemek. * Münasebetsiz bir
hale, güce gidecek bir vaziyete düsenin kendi nefsini zaptedip tahammül
etmesi ve sabreylemesi.* Taze olmak. * Kirmak.(Islâm hükemasinin Eflâtun'u
ve hekimlerin seyhi ve feylesoflarin üstadi, dâhi-i meshur Ebu Ali Ibn-i
Sina, yalniz Tip noktasinda, âyetini söyle tefsir etmis. Demis: Yâni
"Ilm-i Tibbi iki satirla topluyorum. Sözün güzelligi kisaligindadir.
Yedigin vakit az ye. Yedikten sonra dört bes saat kadar daha yeme. Sifa,
hazimdadir. Yâni, kolayca hazmedecegin miktari ye. Nefse ve mideye en agir
ve yorucu hal, taam taam üstüne yemektir." L.)
HAZM-I NEFS
f. Tahammül etmek. Nefsini kirmak. Meydana gelen kendi ile alâkali
gördügü bir kusuru kendi üzerine almak. Sabreylemek. Sindirmek.
HAZM
Cem'etmek, toplamak. * Zaptetmek. * Kast etmek. * Baglamak. * Yumusak
yüksek yer. * Saglam re'y. Dogru ve kat'i karar. * Basiretle hareket
etmek.
HAZM
Kat etmek, kesmek. * Yab yab yürümek. * Hizlandirmak.
HAZN
Saglam yer. * Kabile ismi. * Arap beldeleri.
HAZNE
Hazine. * Depo.
HAZR
Bir seyi takdir ve tahmin etmek, nazar ile tahmin etmek. * Çehresini
eksitip çirkin olmak.
HAZRA'
Küçük ve dar gözlü kadin. (Müz: Ahzer)
HAZREC
Sert rüzgâr. * Güney rüzgâri.
HAZREKA
Darlik.
HAZRET
(Huzur. dan) Ön. Kurb. Pisgâh. * Hürmet maksadi ile büyüklere verilen
ünvan; "Hazret-i Kur'an, Hazret-i Peygamber, Hazret-i Üstad, Pasa
Hazretleri" gibi.
HAZRET-I RISALET
Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi.
HAZREVAT
(Hadravat, Hadrâ) Yesillik. * Gökyüzü, felek. Asuman.
HAZUF
Sür'atle yürüdügünden ayagi altindan taslar atilan esek.
HAZUL
Kimsesiz. Yardimsiz olarak her seyden mahrum sürünmek.
HAZUME
Sigir, bakar.
HAZUN
Yaramaz huylu kimse.
HAZUR
(Hazer. den) Çok dikkatli, çok çekingen.
HAZV
Sarkik olmak.
HAZV
Kat'etmek, kesmek. * Takdir etmek.
HAZVA'
Sarkik kulakli esek.
HAZVE
(C: Hazavât-Hizâ) Küçük ok.
HAZY
Kat'etmek, kesmek.
HAZY
Birbiri üzerine yigilip toplanmak.
HAZZ
Sevinç duyma. Hoslanma. Zevklenme. Saadet. Tali'. Nasib. Nimet ve
süruru mucib sey.
HAZZ
Kesme. Kisaltma. * Kazmak. * Yirtmak. * Silmek.
HAZZ
Hafif gövdeli. * Bir cins ot.
HAZZ
(C.: Huzuz) Deniz koyunu. (denizde olur) * "Vurmak" mânâsina masdar. *
Duvar üstüne direk koymak.
HAZZ
Kandirmak.
HAZZ
Yün.
HAZZA'
Nâlin yapici, nalci.
HAZZAF
Çanak çömlek yapan veya satan.
HAZZAL
Ehline ve ailesine sarfedecek birsey bulamayan fakir.
HAZZETMEK
Hoslanmak, zevk ve lezzet almak.
HEB
(Vehb. den) Bagisla, lutfet (mânasina emir, duâ)
HEBA
Ince toz. * Bos. Beyhude. Nâfile. Faydasiz. Israf. Ziyan. * Akli az
olan.
HEBAEN MENSURA
Bosuna olarak. Faydasiz yere dagilmis.
HEBAL
Avci, sayyad.
HEBB
Uykudan uyanmak. * Gâib olmak.
HEBBAR
Çok fazla kili olan sirtlan veya maymun.
HEBBE
Vak'a. * Zamandan bir asir.
HEBBIHÎ
Sallana sallana yürüyen kisi.
HEBBUR
Ufak inci.
HEBC
Vurmak. * Agirlik.
HEBEC
Devenin memesinde olan verem.
HEBENKA
Ayak parmaklarini dikip ökçesi üzerine oturmak.
HEBENNEKA
Ahmakligi darb-i mesel olmus bir kimsedir. * Mc: Zeki ve becerikli
olmadigi halde kendini öyle sanan.
HEBETA
Çukur yer.
HEBH
Sallanmak.
HEBHAB
Serap.
HEBHEBE
Dâvet.
HEBHEBÎ
Çoban. * Hizmete kosan yigit.
HEBÎB
Rüzgâr, yel.
HEBID
Hanzal otu tohumu.
HEBIHA
Yürürken sallanan kadin.
HEBIR
Çukur yer.
HEBIT
Zayif, ince deve.
HEBIT
Korkak kimse.
HEBL
Ölüm, mevt. * Taaccüb makaminda kullanilir.
HEB-LENÂ
Bize lutfet. Bize ihsan et, bagisla.
HEBR
(C.: Hübur) Çukur yer. * Kesmek. * Iki dag arasinda olan düz yer. *
Etli, semiz olmak.
HEBRA
Sisman kadin.
HEBRAKÎ
Demirci. * Yabani öküz.
HEBRE
(C.: Heberât) Et parçasi.
HEBREME
Obur. Yemege düskün. * Geveze.
HEBS
Sâdlik, sürür, nese, nesat. * Dösemek.
HEBS
Hareket.
HEBS
Cem'etmek, toplamak. * Kazanmak, kesbetmek.
HEBT
(Hübut) Inis. Asagi inme. * Asagi indirme. Bir yere inip konmak. *
Nüzul, illet, maraz. * Zayiflama. * Bir memlekete birisini dâhil ettirmek.
* Eksiltmek. * Kötü bir hale ugratmak.
HEBT
Birbiri ardinca vurmak.
HEBUL
Yavrusu kalmayan deve.
HEBUT
Inis yer.
HEBV
Atesin sönmesi.
HEBVE
Toz. * Tozlu yol.
HEBY (HEBYE)
Küçük câriye.
HEBZ
Sür'at yapmak, hiz yapmak.
HECA
(Hece) Dilin ve agzin bir hareketi ile çikan bir veya birkaç harf.
Harflerin sesi. Harflerin seslendirilmesi. * Elif-bâ sirasina göre dizili
harfler. Bir sözü harfleri ile söylemek. * Sekil. Kiyâfet. * Yemek. *
Sükut etmek, susmak.
HECACE
(C.: Hecâcât) Kurbaga.
HECAGÛ
f. Nazim veya nesir yoluyla birinin aleyhinde bulunan. Birini
zemmeden, bir kimseyi hicveden.
HECCAV
Çok hicveden. Hiciv söyleyen. (Bak: Hicv)
HECE
(Hecâ) Bir defada söylenebilen, bir veya birkaç harfden meydana gelen
sözcük. * Harfleri birer birer söyleyerek okuma.
HECEF
Yasli devekusu. * Agir ve bos kimse.
HECEMAT
Hamleler, taarruzlar, hücumlar.
HECENNA'
Uzun ve sisman gövdeli kimse. * Basi dazlak, yasli kimse. * Basi
dazlak olan devekusu.
HECES
Gönüle düsen hatiralar.
HECE VEZNI
Türklerin eskiden kullandiklari nazim âhengi ölçüsüdür ki, buna
"parmak hesabi" da denir. Parmak hesabi, Türk edebiyatinin baslangicindan
XI. yy. a, yani Türklerin aruz veznini ögrenmelerine kadar Türk nazminin
yegâne âhengi idi. Aruz vezni kabul edilmekle beraber, hece vezni
terkedilmeyerek yine halk edebiyatinda kullanilagelmistir. Hece vezninin 3
den 16 ya kadar muhtelif heceli ölçüleri vardir. En çok kullanilanlari 7,
8, 11 ve 14 lü hecelerdir.
HECHECE
Çagirmak.
HECI'
Yer yarigi. * Derin dere.
HECIL
Iki dag arasindaki çukurca kisim. Vâdi.
HECIME
Tulukta biriktirilip eksitildikten sonra içilen ve köremez denilen
süt. * Yogurt.
HECIN
Pek hizli yürüyen bir cins deve. * Arap ati ile diger cins attan
dogmus melez at.
HECIR
Yaz mevsiminde ögle vaktindeki sicaklik. * Otun kurumasi. * Büyük
havuz.
HECL
Iki dag arasindaki çukur ve düz yer. * Atmak.
HECM
Hamle etmek. Saldirmak. * Büyük kadeh.
HECME
siddet, sertlik.
HECMET-ÜS-SITÂ
Kisin siddeti. Sogugun sertligi.
HECMEC
Koç.
HECR
Ayrilik, firak. * Tib: Sayiklamak. Hezeyan. (Bak: Hicr) * Çok sicak
günlerde ögle vakti.
HECR-I CEMIL
Kalben ve fikren onlardan uzak durup fiillerinde onlara uymamakla
beraber, kötülüklerine karsilik vermege kalkismayip müsamaha, idare ve
güzel ahlâk ile hüsn-i muhalefet etmek. (E.T.)
HECS
Gönüle düsen hâtiralar.
HECV
(Hicv) Medh ü senânin ziddi. Kötüleme. Birisi hakkinda kötülemek için
söylenen söz veya manzume. (Bak: Heccâv)
HEDA
Sakin olmak.
HEDAD
Yemen'de bir kabile.
HEDAHÎD
(Hüdhüd. C.) Hüdhüdler, çavus kuslari, ibibikler.
HEDAYA
(Hediye. C.) Hediyeler. Lütuf ve ihsanlar. Bagislar.
HEDB
Meyve toplamak. * Davar sagmak.
HEDBE
Ufak tesbih böcegi.
HEDCAN
Yavas yürüyüs.
HEDD
Binayi gürültüyle yikip göçürmek. Çok ihtiyarlayip düskün hâle gelmek.
* Zayif ve korkak.
HEDDAM
Çok keskin kiliç.
HEDDE
Duvarin yikilmasindan çikan gürültü.
HEDEB
Ensiz, uzun ve ince yaprak. * Servi yapragi.
HEDEF
Nisan noktasi. * Emel. Varilmak istenen gaye. * Yüksek, bülend. * Iri
vücudlu adam. * Bir ise yaramayan, tembel ve uykucu olan. (L.R.)
HEDEF-I ÂMÂL
Gaye-i hayâl. Ulasmak istenilen hedef.
HEDEL
Devenin dudaginin sarkik olmasi. * Bir seyi asagi indirmek.
HEDEM
Binadan yikilan tas ve kerpiç.
HEDER
Bosa gitme. Yok yere faydasiz giden. * Ölüme giden.
HEDHED
Suâl etmek, sormak. * Ötmek. * Çocuk sallamak.
HEDHEDE
Bagirma, ötme. * Devenin bagirmasi, kusun ötmesi.
HEDÎ
(C.: Hevâdî) Mürsid. * Boyun.
HEDÎL
Erkek güvercin. Güvercin sesi.
HEDÎR
Güvercin kuslarinin ötmesi. * Aygirin kisnemesi.
HEDIYE
Parasiz verilen, bagislanan sey. Armagan.
HEDIYE-I DENDÂN
Dis kirasi.
HEDIYETEN
Armagan olarak, hediye olarak.
HEDIYY
(Hediye. C.) Atiyyeler, hediyeler.
HEDK
Kirmak.
HEDLAK
Dudaklari sarkik olan.
HEDM
Yikmak,
harab etmek. Parçalamak, mahvetmek. * Birisine vurup belini kirmak.
(Râgibâ, düsmanin aldanma tevazularina.Seyl, divârin ayagin öperek
hedmeyler.)(Râgip Pasa)
HEDM (HIDM)
(C.: Ehdâm) Eski elbiseler.
HEDMELE
(C.: Hedmelât) Agaci çok olan kumlu yer.
HEDN
Vakar, ciddiyet.
HEDNE
Sükun, sessizlik, durgunluk.
HEDR
Galeyan etmek. * Ot büyümek. * Güvercin ötmek.
HEDS
Sürmek. * Reddetmek. * Haykirip bagirmak.
HEDUC
Eserken gümleyen rüzgâr.
HEDY
Cenab-i Hakk'in rizasi için veya ihramda iken yapilmasi yasak olan
herhangi bir fiili islemekten dolayi kusurunu affettirmek ricasiyle,
keffaret olarak Harem-i Serif'e götürülen veya kendisi veya parasi
gönderilen kurban.
HEFAF
Hafif berrak nesne.
HEFAFE
Parlamak.
HEFEVAT
(Hefve. C) Yanlisliklar, yanilmalar. * Ayak kaymasi. Sürçmeler,
kaymalar.
HEFFAT
Ahmak.
HEFHAF
Yeynicek, hafif mizaçli kimse.
HEFHEFE
Ince belli olmak.
HEFÎF
Sür'atli seyir.
HEFT
Hafiflik sebebiyle uçup dagilmak. * Hafif mizaçli olup, her dile
geleni söylemek. * Vurmak.
HEFT
f. Yedi sayisi.
HEFTÂD
f. Yetmis. 70
HEFT-AHTER
f. Yedi gezegen. Yedi seyyâre.
HEFTAN
Zirhin altina giyilen pamuklu elbise. * Üstten giyilen kürk biçiminde
süslü elbise. Kaftan. (Eskiden ekseriyetle taltif için, büyük kimseler
tarafindan liyâkat sahiplerine giydirilir veya üstlerine atilirdi.)
HEFT-ASMAN
Yedi kat gök.
HEFT-DANE
Asure adi verilen bir cins tatliyi yapmakta kullanilan yedi çesit
tahil.
HEFT-DERYA
Yedi deniz. Pasifik okyanusu, Atlas okyanusu, Karadeniz, Akdeniz,
Taberiye, Aral ve Hazer.
HEFTE
Yedi günlük müddet olan hafta.
HEFT-ELVAN
Yedi renk. * Türlü yemegi.
HEFT-ENDAM
Vücudumuzda yedi organ.
HEFT-GÂNE
f. Yedi türlü olan. Yedi tane.
HEFT-HUN
f. Cehennemin yedi tabakasi.
HEFT-KALEM
Yedi çesit yazi. Tâlik, sülüs, tevki, muhfak, reyhanî, rik'a ve
nesih.
HEFT-KÂR
f. Yedi türlü iplikle dokunmus kumas.
HEFT-MERD
f. Yedi büyükler. (Kutub, gavs, ebdâl, ahyâr, evtâd, nücebâ,
nukabâ)
HEFT-RENG
f. Yedi renk.
HEFTÜM
f. Yedinci.
HEFV
Açlik.
HEFVAN
Yanilma, yanlislik. * Süratle gitme, hizla gitme. * Ayak kayip
sürçme.
HEFVE
(C.: Hefevât) Sürçme, ayak kaymasi. * Mc: Hata, yanilma. Zelle.
HEGEMONYA
yun. Kuvvetle ve kiymetli vasiflarla olan üstünlük. * Bir devletin
baska bir devlet üzerindeki siyasi üstünlügü ve baskisi.
HEHCA'
Kerim, cömert kimse.
HE'HE'
Deveyi yulafa çagirmak. * Gülegen adam.
HE'HEE
Deveyi yulafina çagirip hey hey demek.
HEJDEH
f. Onsekiz sayisi.
HEK'A
Menazil-i Kamer'den bir yildiz. * Atin gögsü üstündeki dâire.
HEKHEKA
Az birsey verme. * siddetli seyir.
HEKIM
(Bak: Hakîm)
HEKIR
Taaccüp eden, sasiran.
HEKK
siddetli yagmur. * Kiliçla vurmak.
HEKM
Halka serle taarruz etmek.
HEKR
Taaccüp etmek, sasirmak.
HEKTAR
Fr. Yüz ar degerinde ölçü birimi.
HEKTOMETRE
Fr. Yüz metrelik uzunluk ölçü birimi.
HEKUR
Uzun, tavil.
HEL
Arapçada soru cümlesinin basina gelen bir harf olup; em bel kad
edatlari yerinde ve ceza mânasina emri ve bazan isbat, bazan da nehiy için
kullanilir.
HEL' (HIL')
Oglak. (Müe: Hel'a)
HELA'
Korku. * Feryad. * Hirs.
HELAHIL
(Hülhül. C.) Tesiri pek kuvvetli ve öldürücü zehir. Panzehiri olmayan
agu.
HELAHIL-RIZ
f. Öldürücü zehir saçan.
HELAK
Yikilma, bitme, mahvolma. * Harislik ve pek düskünlük. * Azab. Korku,
havf. * Fakr.
HELAKET
Yikilma. mahvolma. Felâket.
HELAL
Allah'in müsaade ettigi sey. Haram olmayan. Dinî bakimdan
kullanilmasinda, yenilip içilmesinde, dinlenmesi veya bakilmasinda yahut
dokunulmasinda nehiy olmayan. * Ihramdan çikan haci.
HELALÎ
Bürüncük ve pamuk karisimindan yapilan bir cins yeli bez. * Yaldizli
bakirdan vaya tahtadan mahfazasi olan eski sistem saat. * Helâl ile
alâkali olan.
HELALLI
Zevce, kari, menkuha. Nikâhli kadin.
HELAL-ZADE
Helâl dogmus, mesru ve nikâhli ana-babadan dünyaya gelmis çocuk. * Iyi
adam, fenalik yapmaktan çekinen. Sâlih, afif, nâmuskâr.
HELC
Itimat etmeyecek söz söylemek.
HE'LE (HÂLE)
(C.: Hâlât) Ay agili, dâire-i kamer.
HELECAN
(Bak: Halecan)
HELEK
Iki dagin arasi.
HELEKE
Helâk. * Düsen.
HELEL
Örümcek agi. * Korku. * Yagmur evveli.
HELESAYA ÇIKMAK
Eskiden ramazanlarda iftardan sonra para toplamak için çocuklar
tarafindan teskil edilen çalgili heyetlere katilanlar tarafindan nakarat
makaminda söylenen bir tabirdir. Dilenciligin kibarcalarindan
sayilir.
HELEZON
Saat zenberegi gibi gittikçe daralan daire sekli. Sümüklü böcek kabugu
seklinde olan.
HELEZONÎ
Helezon seklinde olan. Sümüklü böcek kabugu seklinde olan, gittikçe
darlasir daire biçiminde olan.
HELHEL
Seyrek, ince, dakik sey. * Öldürücü zehir.
HELHELE
Okuyucunun tesirli nagmeyi tekrar etmesi. * Unu seyrek elekten elemek.
* Teenni ile encamini beklemek. * Bir seye pek yaklasip çatmak.
HELÎCE
Saçakli seccade.
HELIKOPTER
Fr. Pervanesi tepesinde bulunan ve oldugu yerde durabilen, dikine
kalkis ve inis yapabilen bir uçak.
HELÎLE
Tib: Tohumlari tibda müshil olarak kullanilan bir bitki.
HELÎME
Bugday ve pirinç gibi bazi hububatin kaynamasiyla hâsil olan koyu ve
yapiskanli su.
HELKAM
Yasli kadin, acuze.
HELKES
Alçak adam.
HELLAB (HELLÂBE)
Yagmurlu soguk rüzgâr.
HELLE
(C.: Hilâl) Azicik sesi yükseltmek.
HELLÜM
Beri gel (mânasina gelir.)
HEL MIN MEZID
Daha yok mu? Daha olmayacak mi? mânâlarinda kullanilir.
HELS
Cemaat, topluluk.
HELS
Çok hayir. * Gizlemek, saklamak.
HELSAS
Cemaat, topluluk.
HELTAT
Cemaat, topluluk.
HELTÎ
Bir ot cinsi.
HELU'
Sabri az, hirsi çok olan. Sabirsiz olup her halini halka sikâyet eden
insan.
HELUK
Helâk olucu, helâk olan. * Fâcire kadin. Kötü hayata alismis
kadin.
HELÜMM
"Tez getir" mânasina gelir.
HELÜMME CERRA
(Helümme cerren) "Var kiyas eyle... Çek beri getir." gibi kinâye için
söylenen bir tabirdir.
HELVA'
Hizli yürüyüslü davar.
HELVA-GER
f. Helvaci.
HELVA-HANE
f. Içinde helva pisirilen genisçe ve derinligi az tencere. * Tar:
Saray için her türlü tatli yiyeceklerin yapilmasina yarayan saray
mutfaginin bir bölümü.
HELVA SOHBETLERI
Eskiden kis mevsiminin baslica eglencelerinden biriydi. Bu eglenceler,
her sinif halk arasinda ragbetteydi. Devlet erkâni, vükelâ, zengin konak
sahibleri ve orta halli halk kendi imkânlari ölçüsünde helva sohbetleri
düzenler, es ve ahbabina ziyafetler verirdi. Vükelânin düzenledigi
sohbetler tantanali ve hayli masrafli olurdu. Bu sohbetlere zamanin
sairleri, edebiyatçilari, nükte ve sohbetleriyle meshur olmus kisiler,
sazende ve hanendeler davet edilirdi. Kisin en soguk kirk günü olan
erbain'i sag ve saglikli olarak geçirenler kurbanlar keser ve helva
sohbetleri bundan sonra düzenlenirdi. Sohbetin en renkli eglencesi keten
helvasi yapimiydi. (O.T.D.S.)
HELVAYÎ
Helva satan. Helvaci.
HELYOSTAT
Yansiyan günes isinlarini, belli bir dogrultuya yöneltmege ve bu
dogrultuda tutmaya yarayan bir ayna ile bir ayar sisteminden meydana gelen
tertibat.
HELYOTERAPI
Fr. Günesle tedavi.
HEM (HEMM)
Gaile, müskül is. * Tasa, gam, keder, hüzün.
HEM
f. Birlikte, beraber olmak mânasini ifade eder.
HEM-AHENG
f. Uygun, münasib, denk.
HEMAHIM
(Hemheme. C.) Üzüntüler, kederler, dertler, tasalar.
HEMAL
f. serik, ortak, es, benzer, nazir.
HEMALUS
Kara balçik.
HEMAN
f. Derhâl, hemen, acele olarak, çarçabuk, o anda.
HEMAN (HUMÂN)
Ince zayif süngü. * Huysuz ve kötü insan.
HEMANA
f. Sanki, güya. * Aynen, tipki, tamamen.
HEM-AN-DEM
f. Hemen, derakab, derhal, o anda, çarçabuk.
HEMANEND
f. Benzer, gibi.
HEM-AN-GÂH
f. Hemen, o anda.
HEM-ARAMIS
f. Birlikte dinlenen, beraber istirahat eden.
HEMARE
Her zaman, her an, dâima.
HEM-ASIL
f. Ayni asildan.
HEM-ASIR
Ayni asirda olan. Bir asirda beraber olanlar.
HEM-ASIYAN
f. Bir yerde beraber bulunan, bir yuvada birlikte olan.
HEM-AVER
f. Efendileri ayni olan köleler. * Arkadas, refik.
HEM-AVERD
f. Savasan iki kisiden herbiri.
HEM-AVIZ
f. Harpte karsilasan iki kisiden biri.
HEM-AYAR
f. Esit, denk, müsavi.
HEMAZÎ
Sür'at, hiz.
HEM-BAR
f. Ayni yükü yüklenmis olan, ayni yükü tasiyan.
HEM-BER
f. Beraber olan, birlikte oturan.
HEM-BU
f. Kokusu bir, ayni kokuda. * Mc: Âdet ve tarzlari ayni.
HEM-CA(Y)
f. Ayni yerde oturan. Hemsehri.
HEM-CENAH
f. Denk, esit, müsâvi.
HEM-CENB
f. Akran.
HEM-CINS
Ayni cinsten olan.
HEM-CIVAR
Ayni yerde oturan, komsu.
HEM-ÇÜ
f. Onun gibi.
HEM-ÇÜNAN
f. Böylece.
HEM-DAMAN
f. Bacanak.
HEMDE
Ölümle hasir arasi.
HEM-DEM
f. Canciger arkadas.
HEM-DERD
f. Dert yoldasi, dert arkadasi. Ayni dert ve kedere düçar olanlarin
beheri.
HEM-DEST
(C.: Hemdestân) f. Birlikte çalisan, müttefik, arkadas. * Ortak,
serik.
HEM-DESTÎ
f. Berâberlik, birlik. * Ortaklik, seriklik.
HEM-DEST-I VIFAK
Bir fikir ve mes'elede anlasarak elele vermek, hep birden ayni sözü
söylemek.
HEM-DIH
f. Köyleri ayni olan. Ayni köyden olan.
HEM-DIL
f. Fikirleri, düsünceleri ayni olanlarin her biri. Bir maksad ve
istekte bulunanlari beheri.
HEM-DUS
f. Omuz omuza gelen, esit olan, müsavi olan.
HEME
f. Cümle. Hep. Bütün.
HEMEC
Kiymetsiz, degersiz. * Saskin. * Övez (denen at sinegi).
HEMECE
Zayif koyun.
HEME EZ OST
Hersey ondandir.
HEMEGAN
f. Cümlesi, tamami, bütünü, hepsi.
HEMEL
Çobani olmayan deve.
HEME OST
Hepsi odur.
HEMERCEL
Yorga at.
HEMEYAN
Akmak, seyelân etmek.
HEMEZAT
(Hemeze. C.) Kuruntular, vesveseler, süpheler, tereddütler.
HEMEZE
Vesvese. Seytanin desisesi. Kuruntu.
HEM-FIKR
f. Ayni düsüncede ve ayni fikirde olan. Kafadar.
HEM-FIRAS
f. Zevce. Kari.
HEMGER
f. Çulha dokuyucu.
HEM-GINAN
f. Bütün insanlar, bütün nev'-i beser.
HEM-GUSE
f. Komsu.
HEM-HAH
f. Arzu ve talebleri ayni olan, ayni istekleri olan.
HEM-HAL
f. Ayni halde olan. Ikisi beraber.
HEM-HANE
f. Bir evde oturanlarin beheri. Arkadas, refik.
HEMHEME
Rüzgârin esmesi ile agaç yapraklarindan çikan sesler. * Aslan
bagirmasi. * Deve sesi.
HEM-HUDUD
f. Hudutlari bir olan, sinirlari birbirine bitisik olan memleket veya
arazi.
HEM-HUY
f. Bir ahlâk ve tabiatda bulunan. Huylari bir olan.
HEMÎ
f. Tipki bu, bu bile.
HEMÎ'
Ölüm, mevt.
HEMICEK
Sehre köyden yeni gelip bir sey bilmez saskin ve kaba adam.
HEMÎM
Agir agir gitmek. * Otun tazeliginden dolayi parlamasi.
HEMÎME
Yumusak rüzgâr. * Ufak taneli yagmur.
HEMÎSA'
Kuvvetli adam.
HEMÎSE
f. Dâima. Her zaman.
HEMK
Bir kimseyi bir isle mesgul etme. Birini bir ise daldirma. * Inat
etmek. * Sa'y etmek, çalismak. * Cür'et etmek.
HEMK
Yumusak. Kof.
HEM-KADD
f. Boylari birbirine esit olan, uzunluklari ayni olan.
HEM-KÂR
f. Ayni isi yapan, ayni iste olan.
HEM-KIRAN
f. Ayni yasta olan, yasit. * Kuvvette müsavi olan.
HEM-KIYMET
f. Ayni kiymette olan, kiymetleri esit olan.
HEM-KITAB
f. Ayni dersi gören, talebe, ögrenci. * Ayni dinde olan, din
kardesi.
HEM-KÜN
f. Ayni cins iste çalisan, isleri ve meslekleri ayni olan.
Meslekdâs.
HEML (HEMELÂN)
Gözden yas akmak.
HEMLA'
Seri. * Kurt (canavar.)
HEMLECE (HIMLÂC)
Atin yorga olmasi.
HEMM
Gam, keder, tasa, hüzün.
HEMMAME
Zehirli hayvan. Akrep.
HEMMAS
Yavuz arslan.
HEM-MATLA'
Günes ve ay gibi gök cisimlerinin ufakta dogduklari yerin veya
zamanlarin ayni olusu. Ayni meridyen üzerinde olup ay ve günesi ayni
saatlerde gören ülkeler.
HEMMAZ
Kogucu.
HEM-NAM
f. Isimleri ayni olan, adas.
HEM-NEBERD
f. Savas arkadasi, muharebe arkadasi. * Rakib.
HEM-NEFES
f. Arkadas, musâhib.
HEM-NESL
f. Ayni sülâle ve soydan, ayni nesilden, soydas.
HEM-PA
f. Ayakdas. Arkadas. Yoldas.
HEM-PAYE
(C.: Hempâyegân) f. Bir pâye ve rütbede olanlarin beheri.
HEMR
Su dökmek. * Göz yasi akitmak. * Süt sagmak. * Atâ etmek, hediye
vermek.
HEMRACE
Karistirmak.
HEM-RAD
f. Kahramanlik ve cömertlikte müsavi olan kimseler.
HEM-RAH
(C.: Hem-râhân) f. Yol arkadasi, yoldas.
HEM-RAZ
f. Sirdas. En yakin arkadas.
HEM-RENG
f. Rengi bir olan, ayni renkte olan. * Mc: Huylari bir olan.
HEM-REV
f. Yol arkadasi, beraber giden, yoldas.
HEM-RIS
f. Bacanak. Iki kizkardesle evlenen erkekler.
HEMS
Gizli ses. Çok gizli. Sesi gizlemek. * Agzi açmadan lokma çignemek. *
Fütursuz olarak geceleyin yola gitmek. * Peçe. * Sikmak. * Kirmak.
HEM-SABAK
f. Ders arkadasi. Ayni dersi okuyanlarin beheri.
HEM-SAZ
f. Uyan, uygun, muvafik, münâsib. * Arkadas, refik, arkadaslik.
HEMSEN
Gizli sesle. Gizli ses. Savt-i hafi.
HEM-SENG
Ayni ölçüde, ayni mizanda, bir tartida.
HEM-SER
f. Arkadas, Kari kocadan her biri.
HEM-SIFAT
Ayni vasif ve nitelikte olan.
HEM-SOHBET
f. Birbiriyle konusan, sohbet eden, arkadas.
HEM SUÇLU HEM GÜÇLÜ
Suçlu oldugu hâlde suçunu bilmez ve suçsuz oldugunu iddia eder kimse
hakkinda kullanilan bir tâbirdir.
HEM-SUFRE
f. Ayni sofraya oturan, sofra arkadasi.
HEMS
Ameli seri olan, hizli, hareketleri çabuk olan.
HEMSEHRI
f. Ayni sehirden. Ayni memleketli olan.
HEM-SERR
f. Kötülükte beraber olan, kötülügü birlikte yapan.
HEM-SIKEM
f. Ikiz çocuk.
HEMSIME
Kuru odun. Kurumaga yüz tutmus agaç. Agaçlari kurumus yer.
HEMSIRE
f. Ayni sütü emen kizkardes. Abla, baci. * Hastabakici kadin veya
kiz.
HEMSIRE-ZÂDE
f. Kizkardes çocugu.
HEMT
Karistirmak. Degerini anlamadan almak.
HEMTA
f. Es denk. Benzer.
HEMU'
Göz yasi akmak.
HEM-VARE
f. Her zaman, dâima.
HEM-VARÎ
f. Düzlük, düzolma.
HEMYAN
f. Kese, torba, çanta, dagarcik.
HEMZ
Dürtme, kakma. * Parmaklarla sikma. * Yere çalma, vurma. * Isirma,
disleme.
HEM-ZANU
f. Diz dize oturup konusan, yan yana oturan.
HEMZE
( ) Elif veya elif yerine kullanilan isaret. Elif, vav, ya, he üzerine
konulan ve "e" diye okutan isaret. * Parmakla sikma, dürtme,
sikistirma.
HEM-ZEBAN
Ayni dili konusan, lisanlari ayni olan.
HEM-ZEN
f. Beraber vuran. Birlikte olan.
HEM-ZEMAN
f. Ayni zamanda isleyen. * Çagdas, muâsir. Ayni çagda yasayan insan
veya geçen hâdiselerin her biri.
HEMZEND
f. Beraber olanlar. Beraber çalisanlar.
HEN'A
Devenin boynunun altina konan isaret. * Menazil-i Kamer'den bir
menzil.
HENABIK
Halka nasihat edip, dedigini kendi yapmayan kimse.
HENAE
Yemegin sindirilip hazmolmasi.
HENAZÎR
Hinzirlar, domuzlar.
HENB
Vehamet. * Agirlik.
HENBELE
Topal sirtlanin yürümesi.
HENBER
Kisa boylu kimse.
HENBERÎT
Sirf yalan.
HENCAM
f. Elinden is gelmeyen, beceriksiz kimse.
HENCAR
f. Kaide, kural, yol, usul.
HEND
Imsak etmek.
HENDEK
(Bak: Handek)
HENDELÎN
Sözü çok olan kimse.
HENDEME
Bir seyi yerli yerince yapmak.
HENDESE
Geo: sekil bilgisi. * Mat: Çizgi, yüzey ve hacim olarak bu üç seklin
özelliklerini ve ölçülerini inceleyen matematik kolu.
HENDESE-I MÜLKIYE MEKTEBI
Osmanli Imparatorlugu devrinde mühendis yetistirmek gayesiyle açilan
mekteb. XIX. yy. sonlarina kadar memlekette belediye ve mimarî islerde
vazife alacak mühendis bulunmuyordu. Nafia Nezareti bu ihtiyaci nazar-i
itibara alarak bir mühendis mektebi kurulmasinin lüzumlu oldugunu ileri
sürünce, padisahin emriyle 1884 yilinda mekteb açildi. Ve ilk
mezunlarini1888 yilinda verdi. 1909 tarihinde ise okulun adi, Mühendislik
Mektebi olarak degistirildi.
HENDESEHANE
f. Eskiden mühendis mektebi, teknik üniversitesi. * Bayindirlik ve
belediye gibi dairelerin mühendislere mahsus subesi.
HENDESEHANE-I BAHRÎ
Bahriye Mektebinin ilk adidir. Abdülhamid zamaninda miladi 1773
yilinda Cezayirli Hasan Pasa'nin tesebbüsüyle Tersane içinde açilmistir.
Okulun ilk bas muallimi, Türk riyaziyecisi Gelenbevi Ismail
Efendi'dir.Simdiki ismiyle "Gemi Insa Mühendisligi" olan Bahriye Mektebi,
1795 senesinde daha muntazam ve mükemmel halde yeniden açilmistir.
HENDESÎ
Muntazam sekli ile alâkali ve hendeseye dâir. Geometrik sekle dâir. *
Geometri ile alâkali ve müteallik.
HENENE
Bir cins kirpi.
HENGÂM
f. Zaman, devir, çag,sira, vakit, mevsim.
HENGÂM-I BAHAR
Bahar mevsimi.
HENGÂM-I SABAVET
Çocukluk zamani.
HENGÂM-I SEBAB
Gençlik zamani, delikanlilik çagi.
HENGÂM-I SITA
Kis mevsimi.
HENGÂME
f. Seslerin birbirine karismasindan çikan gürültü. Kavga, gürültü.
Samata.
HEMGÂME-I AZAB
Azab zamani.
HENGÂME-GIR
f. Meddah, oyuncu. Hikâye söyleyici, hokkabaz. * Dis macunu, leke tozu
gibi seyler satan çigirtkanlar. * Kavgaci, gürültücü.
HENF
Sür'at yapmak, hiz yapmak.
HENÎ
Hazmi kolay olan, faydali ve sihhate uygun.
HENÎE
siddetli emir.
HENÎEN
Sihhat ve afiyet olsun.
HENÎEN LEKÜM
Size âfiyet olsun, sifa olsun. Helâl olsun. * Tebrik ederiz.
HENÎN
Aglamak.
HENIYYE
Kolaylik, sühulet.
HENK
Darlik. Güçlük zorluk.
HENK
Kati yagmur.
HENME
Gizli ses.
HENN
Aglamak. * Ayiptan kinayedir.
HENNE
Kisinin kendi karisi.
HENT
Bir nevi kirpi. * Göz içinde olan yag.
HENÜZ
f. Daha, yeni, simdiye kadar, ancak.
HEPTEN
Bütünüyle, tamamiyla.
HER
f. Bütün, hep, tamamen.
HER'
siddet. * Etin iyi pismesi.
HER'A
Küçük bir canavar. * Erkegiyle muhalata ettiginde sevkinin siddetinden
hemen inzal eden kadin.
HERAB
Kaçmak, firar etmek.
HERAS
Dikenli agaç.
HERAVE (HIRAVE)
Agir, yogun asâ (baston).
HER-AYINE
f. Mutlaka, elbette. Behemehal, zaruri, herhalde.
HER-BAR
f. Her defa, her kere.
HERC
f. Karisiklik.
HERC
Insanlarin arasinda meydana gelen fitne, fesad. * Söze dalip
çogaltmak. Haltetmek. Sözü karistirmak. * Kapiyi açik birakmak. *
Insanlarin islerinin karismasi. * Segirtmek. * Katletmek.
HER-CA
f. Her yer.
HERCAÎ
(Hercâyî) Her yerde bulunur, kendine mahsus belirli bir yeri
bulunmayan. Serseri, derbeder. * Kararsiz, sebatsiz, vefasiz, dönek,
mütelevvin.
HERCÂYÎ MENEKSE
Bir cins menekse.
HERCAN
Uzun ve kalin olan sey. * Hayvanin yab yab yürümesi.
HERCELE
Karisik yürümek.
HERC Ü MERC
f. Darmadaginik. Karmakarisik. Allak bullak.
HERÇ
Karisiklik, gürültü. Nizamsizlik.
HER-ÇEND
f. Her ne kadar. Her ne zaman.
HERÇI BAD ABAD
f. Her ne olursa olsun. Ister istemez.
HERD
Deve kusunun disisi. * Yarmak. * Kat'etmek, kesmek.
HER DEM
f. Her zaman, her dakika. Dâimâ.
HER DEM TAZE
Parlaklik ve tazeligini dâima muhafaza eden. * Mc: Daima genç görülen,
gençlige heveskâr.
HEREB
Kaçma, firar. * siddetli üzüntü, keder.
HEREC
Sicakligin fazlaligindan devenin gözünün kararmasi.
HEREK
Asmalari, fidanlari, fasulye gibi tirmanici nebatlari baglamak için
yanlarina dikilen sirik, degnek.
HEREM
Kocamak, yaslanmak, ihtiyar olmak. * Misir'da firavunlar zamanindan
kalmis piramit seklindeki mezarlarin beheri. * Geo: Mahrutî sekil,
piramit.
HEREMDÎDE
f. Yaslanmis, kocamis, ihtiyarlamis.
HERF
Acele. Sür'at, hiz Hezeyan.
HERGÂH
f. Her vakit, her an, her zaman.
HERGELE
Binilmek ve yük tasimak için alistirilmamis at, kisrak, beygir veya
merkep sürüsü. * Böyle bir sürüye dahil olan hayvan. * Mc: Terbiye ve
görgüden büsbütün mahrum adam. * Bir ise yaramaz isçi kalabaligi.
HERGIZ
f. Aslâ, kat'iyyen. Hiçbir suretle.
HERHERE
Su çagiltisi. * Koyunu çagirmak. * Aktiginda sesi ve çagiltisi
isitilecek kadar çok olan su.
HERHÎR
Bir nevi yilan.
HERI'
Acele, sür'at. * Akici kan. * Korkak kimse. * Zayif kimse.
HERIF
(Bak: Harif)
HERIFÇIOGLU
Kizilan kimse hakkinda zamir gibi kullanilan argo bir tabirdir.
HERIM
Çok ihtiyarlamis ve kocamis kimse.
HERIME
Disi arslan.
HERÎR
Köpek ulumasi. * Köpek hirlamasi.
HERISE
Keskek yemegi.
HERÎT
Agzi büyük kisi. * Ferciyle dübürü bir olan kadin.
HERKELE
Incelik, nezafet, hosluk, letâfet. * Ince, zarif, lâtif, hos.
HERKÜL
yun. Cesaretiyle meshur olup, efsanelesmis bir Yunanlinin adi.
(Onlarda kuvvet sembolüdür)
HERKÜL BURCU
Gök küresi kuzey cihetinde isim verilen bir takim yildiz kümesi. (Bak:
Büruc)(...Hem semse kendi mihveri üstünde cazibe denilen manevî ipleri
yumak yaptirmak için dolap ve çikrik hükmünde olan günesi, bir Kadir-i
Zülcelal'in emriyle döndürüp, o seyyarati o manevî iplerle baglayip tanzim
etmek ve günesi bütün seyyaratiyla saniyede bes saatlik bir mesafeyi
kestirecek kadar bir sür'atle, bir tahmine göre Herkül Burcu tarafina veya
Sems-üs Sümus cânibine sevk etmek, elbette ezel ve ebed sultani olan Zât-i
Zülcelal'in kudretiyle ve emriyledir. S.)
HERM
Bir ot cinsi.
HERMELE
Yolmak.
HERNA'
Ufak bit.
HERR
Köpek ulumasi, köpek hirlamasi.
HERRU
"Ne olursa olsun. Ya batar ya çikar." mânâsindaki "ya herrû ya merrû
tâbirinde geçer.
HERS
Tokmak ile dövmek. * Mersin agaci. * Arslan. * Kedi.
HERS
Ufak kurt.
HERSEME
Arslan, gazanfer, esed, haydar. * Burun.
HERS (HERÂS)
Yirtmak. * Çekismek.
HERSEBE
Yasli kuru kadin.
HERSEFE
Bez veya aba parçasi. (Su az oldugu zamanda yerden onunla yagmur
suyunu alip bir kabin içine sikarlar.) * Çok yasamis, ihtiyar, kuru kadin.
* Çok eski olan kova.
HERT
Dokunakli söyleme, igneleyici bir sekilde konusma. * Yirtma. *
Dürtme.
HERUS
Eski elbise.
HERV
Dövme, sopalama. * Pisirme. * Afganistan'da bir sehrin adi.
HERVELE
Yürüyüs. * Kosma.
HERYA'
Agaç hisirtisi.
HERZ
Yirtmak.
HERZE
f. Bos söz. Saçmasapan söz. Bos lâkirdi.
HERZEDERAY
f. Mânâsiz ve saçmasapan sözler konusan.
HERZEGÛ
f. Saçma sapan konusan. Lüzumsuz ve mânasiz söz söyleyen.
HERZEHAYÎ
f. Mânâsiz konusma, saçmasapan söyleme.
HERZEKA
Çirkin gülmek.
HERZEKÂR
f. Saçma sapan konusan, mânasiz sözler söyleyen.
HERZEKÂRANE
f. Saçma sapan konusarak. Bos ve lüzumsuzca uydurmalarla, abuk
sabukça.
HERZEVAT
(Herze. C.) Herzeler, mânâsiz ve bos sözler.
HERZEVEKIL
f. Kendine vazife olmayan seylere karisan. Fodul, bosbogaz. Her seye
burnunu sokan.
HESAR (HESUR)
Arslan.
HESB
seref. * Kifayet.
HESHESE
Karisip görüsme.
HESIS
Gizli ses, gizli kelâm. * Ezilmis, ufalanmis nesne.
HESM
Kaba yemek. Bütün bütün yutmak. * Kesmek. * Toplamak, cem'etmek.
HESM
Kirmak. * Kesmek.
HESMELE
Gizli söz.
HESR
Iki kat edip egmek. * Kirmak.
HESS
Dövmek. * Kirmak, ufalamak.
HESS
Öldürmek, katl.
HESS
Sikmak.
HESTÎ
f. Varlik. Var olma. Mevcudiyet.
HESAS (HESUS)
Açik yüzlü sen yeynicek kisi. * Sagan kimseye sevip sütünü veren
koyun.
HESASE(T)
Sâdlik, hafiflik, irtiyah. * Gevreklik.
HESEME
(C.: Hesemât) Dag keçisinin oglagi.
HESHESE
Sâdlik etmek, neseli olmak.
HESÎLE
Sahibinin izni olmayarak bir adamin bindigi deve.
HESÎM
Ufalanmak. Kirilmis, ufalanmis olmak. * Kirilmis, ufalanmis kuru
ot.
HESM
Kirmak veya kesmek.
HESS
Gevrek, kolayca kirilabilir olan. * Keyifli, sen.
HEST
f. Sekiz.
HESTAD
f. Seksen.
HESTÜM
f. Sekizinci.
HET'
Dikkatle bakmak. Acele etmek.
HETALAN
Akmak. * Göz yasi ve yagmur pespese gelmek.
HETALLA'
Uzun ve iri vücutlu erkek.
HETEPETE
Kekeleme. Konusurken sasirip tereddüd etme.
HETEROJEN
yun. Kim: Cinsi ayri olan. Türlü özellikteki taneciklerden yapilan
maddelerdir.
HETF
Bir seyi gizlice hatirlatmak. Seslenmek. Fisildamak.
HETIL
Akici, akan.
HETÎT
Birbiri ardinca tez tez gitmek.
HETK
Yirtma Yarma. Perdeyi yirtmak. Rezil olmak. Rezil etmek.
HETK-I HICAB-I ISMET
Namus perdesini yirtma.
HETL
Ulastirmak. * (Yagmur) çok yagmak.
HETLAN
Sürekli yagan hafif yagmur.
HETM
Ön disleri kökünden kirmak.
HETMA'
Dissiz olup kurban edilemeyen hayvan.
HETME
Çok kelâm, çok söz.
HETMELE
Gizli kelâm, gizli söz.
HETN (HÜTUN)
Yagmur yagmak.
HETR
Bunama, aliklasma. Ateh getirme, ihtiyarliktan çocuk gibi olma. *
Sersemlesme, aptallasma. * Birisini kötüleme. * Acib emir. * Zahmet,
mesakkat. * Enine yarmak.
HETR
Agaçla vurmak.
HETT
Yirtmak. * Ikiye büküp kirmak. * Dökmek.
HETTAK
Yirtip parçalayan, paramparça eden.
HETTAL
Dag ismi.
HETTAN
Hafif kimse.
HETUL
Çok miktar akmak.
HEV'
Himmet.
HEV'
Kötü hirs.
HEVA
Istek. Nefsin istegi. Düskünlük. Gelip geçici olan heves. Nefsin
zararli ve günah olan arzulari.
HEVA VÜ HEVES
Zevk ve sehvetler. Bos ve geçici seyler.
HEVA
(Bak: Hava)
HEVA
(C.: Ehviye) Iki seyin arasinin uzakligi. * Yer ile gök arasi. *
Yukaridan asagiya inmek. * Her bir bos, issiz yer.
HEVACI'
Geyik.
HEVACIR
(Hâcire. C.) Günlerin en sicak olan anlari. * Göçenler, göç yapanlar,
hicret edenler. * (Hücr. C.) Hezeler, hezeyanlar, bos ve mânasiz
sözler.
HEVACIS
(Hâcise. C.) Vesveseler, kuruntular. Akla gelen kötü düsünceler.
HEVADAR
f. Hevali. Nefsine uymus. Küstah. * Etrafi açik, havali yer.
HEVADE
Yavaslik. * Yumusaklik. * Kavmin içinde salah ve muvâfakata sebep
olmasi mümkün olan kimse.
HEVADÎ
(Hâdî. C.) Rehberler, deliller, kilavuzlar. * Hidayet edenler,
istikametli ve selâmetli yolu gösterenler.
HEVADIC
(Hevdec. C.) Kadinlarin binip oturmalari için devenin üzerine konulan
küçük mahfeler.
HEVAHAH
f. Sevilen, muhib, dost.
HEVAHAT
Ahmak adam.
HEVAHÎ
Bâtil nesne.
HEVAÎ
f. Ciddi seylerle alâkasiz. Nefsine düskün. Nefsine ve sehvetine
maglub. Hevâ ve hevese âit ve müteallik.
HEVA-I NESIM
f. Güzel, lâtif, hos hava. Lâtif mânevi gida. * Hava (Atmosfer.)
HEVAIYE
Hava gibi hafif ve lâtif karakterde olan seyler.
HEVAKÂR
f. Günahli islere hevesli. Hevâ ve hevesine bagli.
HEVAMM
Böcekler, hasereler. Pire, tahta kurusu, bit, örümcek, yilan gibi,
kisin gizlenip yazin meydana çikan, insan ve hayvanin vücudundan
beslenerek yasayan, insana zarari dokunan (parazit yasayan) küçük
canlilir.
HEVAN
Hakaret, zillet, alçaklik, zelillik, asagilik, horluk.
HEVAPEREST
f. Sadece gayr-i mesru lezzet ve hevesinin pesinde. Cenab-i Hakk'i,
dinin emirlerini unutmus, nefsine siddetle muhabbet eden. Nefsine tapinir
derecede Haktan gafil.
HEVAS
Çok yiyen kisi.
HEVATIF
(Hâtif. C.) Hâtifler. Gayiptan isitilen sesler. * Nidâ eden
melekler.
HEVAYA
Zayiflik.
HEVB
Yol, tarik. * Ates alevi. * Karisik sözlü kimse.
HEVBER
Kirmizi gül.
HEVC
(C.: Hüvüc) Uzun boylu ve akilsiz olmak. * Rüzgârin sert esmesi.
HEVCELE
Hiçbir isaret ve alâmet olmayan ev veya sahrâ. * Yürügen deve. * Uzun
boylu, ahmak erkek.
HEVD
Tevbe etmek.
HEVDA'
Deve kusunun erkegi.
HEVDE
Bagirtlak kusu.
HEVDEC
(C.: Hevâdic) Kadinlarin binmesi için devenin sirtina konulan ufak
mahfel.
HEVEK
Ahmaklik.
HEVES
Gelip geçici istek. Nefsin hosuna gitmek. Devran edip gezmek. Akil ile
olmayip nefis ile olan istek.
HEVESAT
f. Arzu ve nefsâni emeller. Bos, bâtil ve günahli seylere dâir olan
istekler. Hevesler.
HEVESÂT-I NEFSÂNIYE
Nefsin hevesleri, arzulari ve kötü istekleri.
HEVESDAR
f. Hevesli.
HEVESKÂR
f. Hevesli istekli, arzulu. Meyli ve arzusu olan, heves eden.
HEVESKÂRÂN
(Heveskâr. C.) Istekliler, hevesliler.
HEVESKÂRÎ
f. Heveskârlik, heveslilik.
HEVESNÂK
f. Hevesli, heves edici, istekli.
HEVESNÂKÂN
(Hevesnâk. C.) Hevesliler, heves edenler.
HEVESPERVER
f. Hevesli, heveskâr.
HEVES
(Karin) Göçük olmak.
HEVHEVE
f. Agacin yapraklarinin rüzgâr esmesi ile çikardigi sesler.
HEVL
Korku. Korku verici. * Ürkmek. Dehset. Yilginlik. Ihtilâl-i dimag
(beyindeki bozukluk) sebebi ile bâzi hayâli suretler tevehhüm ederek ondan
korkmak.
HEVL-ÂVER
f. Korkunç, korku getiren, korku veren.
HEVL-ENGIZ
f. Korkunç korkulu.
HEVL-NÂK
f. Korkulu, korkunç.
HEVLUL
Hafif adam.
HEVM
Uyuklayip basini her tarafa egmek.
HEVN
Kolaylik, sühulet. * Vakar. Teenni. * Sükunet. Sekine. Rifk. * Ufak
sey. Hor ve zelil olmak.
HEVR
Birisini itham etmek, töhmet. Zan. Takdir ve tahmin etmek. * Binayi
yikmak, yikilmak. * Sulu, agaçli yer. * Koyun sürüsü.
HEVRE
Dövmek. * Çok fazla yemek.
HEVS
Bir seyi vurarak kirmak. * Ifsad etmek. * Dolasmak. * Davari yavasça
ileri sürmek.
HEVS
Çok miktar.
HEVTE
Suya gidecek yol.
HEVZEB
Yasli deve.
HEVZELE
Depretmek, hareket.
HEY'
Gönül dönmek. * Yaramaz gönüllü olmak. * Korkak olmak.
HEY'A
Yere dökülen birseyin akmasi. * Korkutucu ses.
HEYAKIL
Heykeller.
HEYÂKIL-I KADÎME
Eski heykeller.
HEYAM
Hayranlik hâli. * Çok yumusak kum.
HEYAMOLA
Eskiden ramazanlarda para toplamak gayesiyle mahalle çocuklari
tarafindan teskil edilen bir nevi dilenci alaylarinda söylenen bir
tâbirdir. * Eskiden gemiciler gemi demirini çekerken veyahut bir amele
insaatta agir bir sey kaldirirken yahut da sahmerdani yukari çekerken
kuvvetbirligini saglamak için hep bir agizdan "hayemola, yelesa, heyamo
heyamo" diye bagirirlardi.
HEY'ARE
Bir yerde karar etmeyen kadin.
HEY'AT
Hey'etler. Ayri ayri mânalar. Kisimlar.
HEYATILE
Hind taifesinden bir kavim.
HEY'ATIN FELETÂTI
Birini taklit eden kimsenin taklitçiligini gösterip ilân eden
sürçmeleri, falsolari. Kemalât-i ruhiye veya mükemmelligin iktizasi olan
umum ahvaldeki fitrîlik ve müvazeneyi o seviyede olmayanin sun'î
taklitteki gayr-i fitrîligi.
HEYBAN
Korkunç, korku getiren. * Çok utangaç çekingen. * Korkak. *
Çoban.
HEYBE
Esya koymaya mahsus iki tarafli küçük torba.
HEYBET
Hürmetle beraber koruk hissini veren hal. Sakinip korkulacak hal.
Azamet.
HEYBUB
Korkak.
HEYC
Heyecan, telas. * Galeyan, tahrik. * Kavga, harp, savas, cenk.
HEYCA
Cenk, cidal, vurusma, birbirini öldürme, kital.
HEYCAGÂH
f. Muharebe meydani, savas yeri.
HEYCEMANE
Büyük inci.
HEYD
Depretmek. * Zahmetli olmak.
HEYD
f. Ekinci yabasi.
HEYDEB
Yere yakin olan bulut.
HEYDEBÎ
Atin bir çesit yürümesi.
HEYECAN
Birden bire siddetle hislenme. Ürperme. * Coskunluk. Cosmak.
HEYEF
Ince belli olmak.
HEYELAN
Toprak kaymasi.
HEYEMAN
(Heym) Saskinlik. Tutkun olmak, âsiklik.
HEY'ET
Sekil. Suret. Görünüs. * Birlik teskil eden sahislarin mecmuu. * Gök
ve yildiz ilmi. Astronomi. * Durus, vaziyet, keyfiyet. Tabiat ve
cibilliyet. Bir seyin cibilli vaziyeti.
HEY'ET-I ASLIYE
Aslindaki sekil ve suret.
HEY'ET-I A'YÂN
Senato. * Mertebesi yüksek ve itibar edilenlerin heyeti.
HEY'ET-I HÂKIME
Hâkimler hey'eti.
HEY'ET-I IÇTIMAIYE
Içtimaî heyet. Topluluga âit heyet. Toplanti heyeti.
HEY'ET-I MECMUA
Bir seyin teferruatina ve cüz'lerine bakilmaksizin bütününün
gösterdigi hal ve manzara.
HEY'ET-I TEMSILIYE
Temsil hey'eti. * Tar: Erzurum Kongresinde Sarkî Anadolu Müdafaa-i
Hukuk Cemiyeti ismini alan cemiyetin nizamnamesi iktizasinca seçilen
sahislardan tesekkül etmis olan hey'et. (6 Agustos 1919)
HEY'ET-I UMUMIYE
Umumi hey'et. Bir seyin teferruatlari nazara alinmadan olan umumi
durumu.
HEY'ET-I VEKILE
Vekiller hey'eti, icra vekileri hey'eti. Bakanlar Kurulu. Basbakanin
riyaset ettigi heyet.
HEY'ETSINAS
f. Astronomi bilgini. Sema ve ecramin ahvâline vâkif olan.
HEYF
Sicak rüzgâr.
HEYG
Çogaltmak.
HEYHA
Deveyi yulafa çagirmak.
HEYHAT
Teneffür ve tehassür ifâde eder; "sakin, savul, yaziklar olsun, uzak
ol" mânalarina geldigi gibi, daha ziyade; Eyvah, yazik, ne yazik, ne kadar
uzak... gibi mânalar için söylenir.
HEYÎ
f. Varlik, madde.
HEYKEL
Tas, tunç, kil ve alçi gibi maddelerden yontularak, kaliba dökülerek
veya yogurulup, pisirilerek yapilan insan, hayvan vs. sekli. * Büyük bina,
anit, büyük ve yüksek yapi, âbide. * Mc: Soguk ve duygusuz kimse. * Güzel
ve yakisikli kisi.
HEYKELTRAS
Heykel yapan kimse.
HEYL
Dökmek. * Bir seyi ölçüsüz def'etmek.
HEYLELE
"Lâ ilâhe illâllah" demek.
HEYLEMAN
Çok, kesir.
HEYLULET
(Bak: Haylulet)
HEYM
(Heyemân) Saskinlik. * Âsik olma, tutkun olma. * Yüzü yere
koymak.
HEYMERE
Koca avret. Ihtiyar kadin.
HEYN
(Heyyin) Kolay. Rahat. * Vakar. Sükunet.
HEYNE
Tib: Kolera hastaligi.
HEYNEME
(C.: Heynem) Gizli ses.
HEYR
Rüzgâr adi. * Saglam ve sert tas.
HEYRA'
Korkak, ahmak kimse.
HEYREA
Çoban düdügü. * Meyyitin kabrine toprak dökmek.
HEYRUN
Bir nevi hurma.
HEYS
Atâ etmek, vermek, bagislamak. * Hareket.
HEYS
Yürümek.
HEYSAM
Arslan. * Kisa boylu kisi.
HEYSAR
Arslan.
HEYSEM
Toy kusunun yavrusu. * Tavsancil yavrusu. * Akbaba yavrusu. * Kurt
enigi.
HEYS
Hareket. * Davar sagmak. * Fitne. * Iztirab, aci.
HEYSE
(C.: Heysât) Husumet, hasimlik. * Çekismek, nizâ etmek.
HEYSER
Ot. * Agaç.
HEYSUR
Ot. * Agaç.
HEYTAL
Tilki.
HEYTALE
(C.: Heyâtil) Helva kazani.
HEYTELEK
"Gel" mânasinadir.
HEY'UA
Kusmak, kay. * Yavaslik.
HEYUB
Azametli, heybetli, gösterisli.
HEYULA
Zihinde tasarlanan korkunç hayal. * Gösteris ve iriligi oldugu halde
hiçbir te'siri ve degeri olmayan sey. * Eski felsefede: Esyanin asli ve
gerçek olan kismi. Madde. (Bak: Esir)
HEYULÂNIYYUN
Maddeciler.
HEY'URUR
Mesakkat, zahmet.
HEYYIN
Kolay, sühuletli.
HEYZ
Kirik kemik sarilip ovulduktan sonra tekrar kirmak.
HEYZA
Fazlaca kusma, istifra etme. * Tib: Kolera hastaligi.
HEYZALE
Insan sesleri. * Cemaat, topluluk. * Çok asker. * Büyük deve. *
Belinden asagisi sisman olan kadin.
HEYZAM
Bahâdir, kahraman.
HEYZÜM
f. Kuru odun.
HEYZÜM-PÂRE
f. Odun parçasi.
HEZ
Eglence. Ciddi olmayan söz.
HEZ'
Kirmak.
HEZABIR
(Hizebr. C.) Arslanlar, esedler. * Yigitler, kahramanlar.
HEZAR
f. Bin. (1000) * Pek çok. * Bülbül.
HEZARAN
f. Binler. Binlerce. Pek çok. * Bülbüller.
HEZARDASTEN
(Hezârdestân) f. Bülbül.
HEZAREN
Sicak memleketlerde yetisen; ve baston, sandalye gibi seyler yapmakta
kullanilan bir cins kamis.
HEZARFENN
f. Çok bilen, bir çok san'ati birden çok yüksek derecede yapabilen. *
Minâre ustasi.
HEZARMÎH
f. Bin yerinden yamali dervis hirkasi. * Çok süslü. * Gök yüzlü.
HEZARPA
f. Çok ayakli, bin ayakli. * Kirkayak.
HEZARPARE
f. Bin parça, çok ufak.
HEZARTABE
f. Günes, sems.
HEZARYAR
f. Bin defa. Bin kerre.
HEZAZÎK
Süratle kat'etmek, çok çabuk kesmek.
HEZB
(C.: Hizâb-Ehazib) Yagmur damlasi birbiri ardinca damlamak.
HEZBE
(C.: Hüzub-Hizâb Hizabât) Iri katreli yagmur. * Otu az olan yüksek
tepe.
HEZEC
Gök gürültüsü. * Güzel sesle sarki söylemek.
HEZECAT
(Hezec. C.) Yagmur çisiltisi. Yagmur sesi.
HEZELIYAT
(Hezl. C.) Ciddi olmayan sözler. Saçma sapan konusmalar. Deli
saçmasi.
HEZEYAN
Kötü sözler. Soguk sakalar. * Sayiklama. Saçma sapan konusma.
HEZEYANAT
(Hezeyan. C.) Sayiklamalar. * Saçma sapan ve mânâsiz konusmalar.
HEZF
Yasli devekusu.
HEZHAZ
Keskin kiliç.
HEZHAZ
Aygirlari boyunlarindan sikip zebun eden yavuz aygir.
HEZHEZE
Cisimlerin, hava yahut baska bir sey dokunmasiyle titremesi.
HEZÎ
Ahmak. * Vakit, saat.
HEZÎC
Ahmak kimse. * Süratle yürüyen kimse.
HEZÎL
Zayif, arik. Bitkin.
HEZÎM
Saganakli yagmur. * Gök gürültüsü. * Kosarken kisneyen at.
HEZÎMET
Bozgunluk, maglubiyet.
HEZÎZ
Deprenmek.
HEZK
siddetli gök gürültüsü. * Uçurmak. * Yuvarlamak.
HEZL
Ciddi olmayan söz. Saçma, uydurma, yalan konusmak. * Edb: Meshur bir
manzumeye lâtife tarzindan nazim yapmak. Bu tarzda yapilan nazim.
HEZLÂMIZ
Saka ile karisik söz. Mizahli kelâm.
HEZL-GÛ
Sakaci. Lâtifeci, mizahli söz söyleyen.
HEZLIYÂT
(Hezl. C.) Mizah ve sakayla ilgili söz veya siirler.
HEZM
Çok çabuk kesmek. * Sür'atle yemek.
HEZM
Bozma, maglub etme, hezimete ugratma. * Sikistirma, sikma, bir seyi
sikip ezme.
HEZM
Segirtmek. * Taze olmak. * Kirmak.
HEZME
Elle basildiginda veya sikildiginda olusan çukur.
HEZMELE
Bir cins yürüyüs.
HEZR
Saçmasapan, bos ve mânâsiz söz.
HEZRA
(C.: Hezrât) Vurmak.
HEZREME
Sür'atle okumak. Sür'atli kelâm.
HEZZ
Hizli okumak. * Süratli kesmek.
HEZZ
Hareket ettirmek. Depretmek. Tahrik.
HEZZ
Vurmak, dövmek. * Isirmak.
HEZZA
Insan toplulugu, hayvan sürüsü.
HEZZAM
Keskin.
HEZZAR
Devamli saçmalayan adam.
HEZZUZ
Keskin.
HI
Arabça alfabede dokuzuncu harftir. Ebced hesabina göre 600 sayisina
isaret eder.
HIBA'
Atâ, bahsis, hediye.
HIBA
Yagmurdan korunmak için kurulan çadir. Tente.
HIBAB
Sevismek, muhabbet.
HIBAB
(C.: Havâbibe) Hisimlik, yakinlik, akrabalik, karâbet.
HIBALE
Kement.
HIBAT
Yüzde olan dag ve nisân. * Davarin ayaginda ve uylugunda yapilan
isâret.
HIBAZET
Ekmek yapma meslegi, ekmekçilik.
HIBB
Muhabbet. * Habib. Yoldas.
HIBB
Bahadirlik, kahramanlik. * Gammazlik.
HIBBE
Himhim otunun tohumu.
HIBHER
Galiz, kaba.
HIBIK
Uzun, tavil. * Hizli yürüyüslü at.
HIBK
Yellenmek.
HIBNE
(C.: Hiben) Büyük çiban.
HIBRAK
Yellenme.
HIBRE
Tecrübe etmek, denemek, sinamak.
HIBRE (HABRE)
(C.: Hiber-Hiberât) Yemeni, alaca renkli bez.
HIBSE
Yaramaz, habis nesne.
HIBTE
Azicik süt. * Bir içim su.
HIBVE (HUBVE)
(C.: Hubâ) Gökyüzüne yayilmis büyük bulut. * Dizlerini büküp, mak'adi
üzerine oturup, elleri dizleri altindan baglamak. * Bele takilan
sey.
HICCE
(C.: Hicec) Bir kere haccetmek. * Sünnet.
HIÇKIRIK
t. Fazla yemekten ve asabi sebeplerden diyaframin kasilmasi ve
akcigerlerdeki havanin siddetli ve gürültülü bir sekilde disari atilmasi.
* Bogaz tikanacak surette ve derinden iç çekerek aglama.
HIDA'
Hile.
HIDAC
Eksik, noksan.
HIDANE
(Bak: Hizane)
HIDARE
Oturma, ikamet.
HIDEB
sisman gövdeli kimse.
HIDEMAT
(Bak: Hidemat)
HIDEMM
Bahsisi çok olan kimse.
HIDÎV
f. Vezir, âsaf. * Kral nâibi. * Osmanli Padisahi Abdülaziz zamaninda
(1861 - 1876) Misir valilerine verilen ünvan. Sultan Abdülaziz, hidîv
ünvanini Büyük Fuad Pasa'nin arzusu üzerine ilk olarak Kavalali Mehmed Ali
Pasa'nin torunu olan Ismail Pasa'ya verdi. (8/6/1867) Ismail Pasadan sonra
oglu Tevfik Pasa, daha sonra da Abbas Hilmi Pasa, Misir Hidîvi oldular.
Misir hidîvleri protokol bakimindan seyhülislâm ve sadrazam ile ayni
derecede idiler.
HIDÎVÂNE
f. Bir vezire veya Misir hidîvine yakisir sekil ve surette.
HIDK
Kesmek. * Ihâta etmek, kaplamak, içine almak.
HIDN
Koltuk altindan yan basina varana kadar, kucak. * Nahiye. * Canip,
taraf.
HIDR
Mâni, engel. * Perde, hâil.
HIDRELLEZ
(Hidirellez) Rumi Nisan ayinin 23. gününe verilen addir. Bu tarih 6
Mayis'a tekabül eder. Dogrusu Hizir ve Ilyas'tir.
HIFA'
Her seyin örtüsü ve perdesi. * Kirba örtüsü.
HIFAF
Yeyni, hafif.
HIFAZ
Gayret. * Vefalilik.
HIFAZ
Gelin dügünü.
HIFF
Hafif, zayif nesne.
HIFFE
Yeynilik.Hafiflik, zayiflik.
HIFRÎ
Bir otun adi.
HIFS
Küçük ev.
HIFY(E)
Yalin ayak yürümek.
HIFZ
Saklama. Koruma. Siyanet. Muhafaza. * Ezber etmek. Hatirda tutmak.
Kur'an'i ezberde tutmak.
HIFZ-I BILAD U IBAD
Sehirlerin ve sehir ahalisinin korunmasi.
HIFZ-I EMANET
Cani muhafaza etme. * Birakilan emaneti koruma.
HIFZ-I HUKUK
Hak ve hukuklari muhafaza etme.
HIFZ-I KUR'AN
Kur'an-i Kerim'i tamamiyla ezberleme.
HIFZ-ÜL LISAN
Dili, günah ve lüzumsuz olan sözlerden korumak. Kötü ve fena sözlerden
dilini muhafaza etmek. (Ihtiyaçtan fazla söz söylememek mendubdur.)
HIFZE
(C.: Hafâyiz) Gadap etmek, hiddetlenmek, kizmak. * Gayret etmek.
HIFZISSIHHA
(Hifz-üs sihha) Saglikli yasamak için dogrudan dogruya kisi ve içinde
bulunan çevrenin saglikla alâkali sartlarini tetkik edip inceleyen,
gerekli tedbirleri olan ve bu çesit çalismalardan bahseden hekimlik kolu
veya saglik bilgisi. * Sihhatini korumak. Sagligini muhafaza etmek.
HIKAB
Arap kadinlarina mahsus bir nevi kumastir, onu bellerine kusanip
süslerini ve zinetlerini ona takarlar.
HIKB
(C.: Ahkâb) Uzun zaman, dehr.
HIKBE
(C.: Hikeb) Yil, sene. * Seksen yil.
HIKD
Kin, bugz, adâvet. * Intikam almak için firsat beklemek.
HIKF
Kumun bir yere toplanip yigilarak tepe gibi olmasi.
HIKK(A)
(C.:
Hukuk - Hikâk) Üç yasini tamamlayip dördüne girmis deve.
HIKMIK ETMEK
t. Bir isten veyahut bir suale cevap vermekten kaçinmak için esassiz
bahaneler ileri sürmeye çalismak. Tereddütlü davranmak.
HILA'
Göze çekilen sürme.
HILAB
Yirtici hayvan veya yirtici kus pençesi.
HILABE
Aldatmak, hud'a.
HILACE
Hallaçlik.
HILAF
(C.: Ahlâf) Sögüt agaci. * Muhalefet etmek, karsi gelmek.
HILAL
(C.: Ahille) Dis arasini ayiklamakta kullanilan nesne. Dostluk.
HILAS
Kara ile ak arasinda olan çocuk.
HILAS
Her nesnenin dibine çöken agirligi.
HILB
Kalble karin arasinda olan perde.
HILBID
Küçük deve.
HILF
Birbirine yardim etmek. * Ahdetmek.
HILF
Meme basi.
HILFE
Muhalefet etmek, karsi gelmek. * Biri gidip digeri geriye gelmek. *
Biçildikten veya yandiktan sonra biten ot. * Sonra biten yemis.
HILK
Bogaz balgami.
HILK
Hükümdar mührü. * Çok mal.
HILKID
Kötü ahlâkli ve agir ruhlu kimse.
HILKÎ
(Bak: Hilkî)
HILL
Helâl. * Kâbe ile mikat arasi.
HILLE
Mekân ismi. "Bülug" mânâsina mastar.
HILLE
Kiliç gedigi.
HILLÎFÎ
Bir kimseyi yerine birakmak.
HILM
Dost.
HILS
(C.: Ahlâs) Yünden veya kildan yapilan ve palas denilen dösek. * Büyük
ve kuvvetli olan disi deve.
HILT
Bir seye karisik, karismis bulunan. * Eski tibda: Ahlât-i erbaa (Kan,
salya, safra, dalak) dan birisi. * Soyu, nesebi karisik kimse.
HILT-I MAHMUD
Vücudun saglam ve saglikli olusu.
HILT-I REDÎ
Vücudun hastalanmasina sebebiyet veren madde. * Bir seye karismis olan
sey.
HILTA
Isret. * Muaseret.
HILYE
Güzel sifatlar, iyi hasletler. * Süs, zinet. * Peygamberimiz
Hz.Muhammed'in (A.S.M.) evsafi ve bundan bahseden kitab.
HIM'
Kurt. * Hirsiz.
HIMA
Kimsenin giremedigi mahfuz otlak. * Sultan için korunup hifz edilen
çayir.
HIMAM
Ölüm, mevt.
HIMAR
(C.: Hamir - Humur) Esek.
HIMAR
(C.: Humr-Humur) Kadinlarin baslarina sardiklari bez.
HIMARE
(C.: Hamâyir) Ayak üstü. * Havuzun etrafina koyduklari tas. *
Avcilarin av vurmak için çevrelerine ev gibi dizdikleri taslar.
HIMAS
Karni aç kimseler.
HIMASA
Ince bellilik.
HIMBIL
Budala ve miskin.
HIMDID
Havuz dibinde olan döseme.
HIMHIM
Burundan konusan. Sesleri burnundan çikararak konusan kimse. *
Burnundan çikan ses gibi boguk. * Arap diyarinda biten bir ot. * Çok
siyah.
HIMLAK
(C.: Hamâlik) Gözün etrafi.
HIMRE
Bir seyin bozulup sekil degistirmesi.
HIMS
Üç gün deveyi susuz birakip, dördüncü günü su vermek. * Alaca yemeni
bez.
HIMTAT
Ot arasinda olur bir nakisli böcek.
HIMVE
Hastanin yemek yememesi.
HIMYE
Tib: Hastanin, hekim tarafindan verilen ilaçlarla kanaat edip ve
tavsiyelerine uyup o hududun disina çikmamasi.
HIMYET
Yemek yememek. Perhiz yapmak.
HINA (HINNÂ)
Kina.
HINAF
Devenin yulardan burnunu çözmesi. * Deve bileginde olan
yumusaklik.
HINAÎ
Kina satan, kinaci.
HINAK
(Hanak. C.) Kizmalar, darilmalar, kin tutmalar, haset etmeler.
HINAK
Idam ederken boyna geçirilen ip.
HINAS
(Hünsâ. C.) Kendisinde hem erkeklik ve hem de disilik özelligi
tasiyanlar.
HINAT
(Hinta. C.) Bugdaylar.
HINATA
Bugday satmak.
HINAYE
Burun ucu.
HINC
Her nesnenin asli. * Meyl ettirmek, egmek, yöneltmek.
HINCAHINÇ
Agzina kadar ve tika basa dolu. Dopdolu. (Bu tabir bir yer veya tasit
için kullanilir.)
HINCER
(C.: Hanâcir) Hançer.
HINDELIS
Agir yürüyüslü deve.
HINDIS
(C.: Hanâdis) Kati karanlik.
HINEZKAR
Kisa boylu kisi.
HINN
Cinden bir tâife.
HINNA
Kina. Saça, sakala veya kadinlarin, parmaklarinin uçlarina sürdükleri
sarimtirak pembe boya ve bunun esasi olan toz.
HINNAB
Uzun boylu.
HINNUS
(C.: Hanânis) Hinzir enigi.
HINS
Bâtildan hakka veya haktan bâtila meyletmek. Yeminini bozmak.
Günah.
HINS-I YEMIN
Yemininde durmayip bozmak. Nakz-i ahd da denir.
HINSIR
Küçük parmak. Serçe parmak.
HINSÎR
Alçak, soysuz, âdi.
HINTA
Bugday.
HINTAR
Çok acikmak.
HINYE
Yay.
HINZAB
Kisa boylu. * Yaban havucu.
HINZIB (HUNZEB)
Kokmus et parçasi. Bir lâkap.
HINZIR
(C.: Hanâzir) Domuz. (Begenilmeyen birisine hakaret için mecazen
söylenir.) * Pis ve kati kalbli kimse.
HINZIMAN
Cemaat, topluluk. * Taife.
HINZÎRE
(C.: Hinzirât) Hileci ve fitnekâr kadin. * Disi domuz.
HINZIYAN
Faydasiz ve mânasiz sözler konusan.
HINZÎZ
(C.: Hanâziz) Enenmemis veya enenmis erkek davar.
HIR
Hirilti. * Kavga, dövüs.
HIRA
Mekke-i Mükerreme'nin civarinda bulunan ve Hz. Peygamber'e (A.S.M.)
ilk vahyin geldigi magaranin ismidir. Bu magaranin bulundugu daga Hirâ
dagi denildigi gibi, Harrâ veya Cebel-i Nur da denilmektedir.
HIRA
Zayif, ciliz. * Küçük, ufak.
HIRABE
Deve hirsizligi yapmak.
HIRAFE
Acilik. * Tezlik.
HIRAK
Hareket.
HIRAM
f. Sallanma, salina salina naz ve edâ ile yürüme.
HIRAMAN
f. Salinarak naz ve edâ yaparak yürüyen.
HIRASET
Koruma. * Bekleme, bekçilik etme, muhafaza etme.
HIRAS
f. "Tirmalayan, kaziyan" anlamiyla bilesik sifatlar yapar. Meselâ:
Dil-hiras : Gönlü tirmalayan, inciten. Samia-hirâs : Kulak
tirmalayici.
HIRBA
Bukalemun adi verilen keler cinsi. * Günesin bulutlara aksetmesinden
hasil olan renkler.
HIRBAK
Sahabeden bir kimsenin adi ki, ona "Zülyedeyn" de derlerdi. *
Def'etmek, kovmak. * Yellenmek.
HIRBAS
Fesâd vermek. * Aci bir ot.
HIRBÜRE
Kavun.
HIRÇIN
Pek inatçi, titiz.
HIRDAVAT
Ehemmiyetsiz seyler, öteberi. * Demirden mâmul eski âlet. (Bak:
Hurdevat)
HIRED
f. Akil, fikir, zihin. Insandaki düsünce ve anlayis kuvvesi.
HIRED-ÂMUZ
Ögreten, ögretici, muallim.
HIRED-ÂSUB
f. Akil dagitan.
HIRED-FERSA
f. Akil yorucu.
HIRED-MEND
(C.: Hiredmendân) f. Akilli, anlayisli.
HIRED-MENDÎ
Akillilik.
HIRED-PESEND
Akilli, zîakil, düsünen.
HIRED-SUZ
f. Sasirtici, akil yakici.
HIRFET
Geçinmege medar (sebeb) olan is, san'at. Devamli mesgul olunan
is.
HIRFU'
Pamuk.
HIRIZMA
Azgin hayvanlarin agzina veya ayinin burnuna takilan demir
halka.
HIRÎD
f. Satin alma.
HIRÎDAR
f. Alici, müsteri, tâlib.
HIRÎDE
f. Satin alinan, satin alinmis.
HIRISTIYANLIK
(Bak: Isevî)
HIRK (HIRRÎK)
Cömert, kerim.
HIRK
Törpülemek. * Kizginliktan dolayi disini gicirdatmak. * Bir seyi
dürtmek.
HIRKA
Bez parçasi. Bezden mâmul elbise. * Tas: Mânen dünya zevk u safâsindan
çekilip kendini ibadete verenlerin elbisesine hirka-i tecrîd denir.
HIRKA-I SAADET
Cenab-i Peygamber'in (A.S.M.) Istanbul'da Topkapi Sarayi'nda gümüs
sandik içinde muhafaza edilen hirkasidir. Misir'in fethi üzerine Mekke
Serifi tarafindan diger emanat-i mübareke ile beraber Yavuz Sultan Selim
Han'a hediye edilmistir. Hirka-i Serif de denir. (O.T.D.S.)
HIRKA-I SAADET DAIRESI
Istanbul'da
Topkapi Sarayi'nda "mukaddes emanetlerin" bulundugu yer. Burada
yüzyillardan beri, basta Peygamberimiz Hz.Muhammed'in (A.S.M.) hirkalari
olmak üzere Islâmî nitelikte birçok mukaddes esya saklanmaktadir. Bu esya
Osmanli Padisahi Yavuz Sultan Selim tarafindan, Misir'in fethinden (1517)
sonra Istanbul'a getirilmistir.
HIRKA-I SERIF
(Bak: Hirka-i Saadet)
HIRKAPUS
f. Hirka giyen, dervis.
HIRKAPUSANE
f. Fakircesine, dervisçesine.
HIRKAPUSÎ
f. Fakirlik, dervislik.
HIRKAT
Hararet, sicaklik, yanma.
HIRMAN
Mahrumluk, mahrumiyet. * Ümitsizlik, ye's.
HIRMAN
Yalan, kizb.
HIRMELE
Akilsiz kadin.
HIRNIK
(C.: Harânik) Tavsan yavrusu. * Bir sâire kadin.
HIRPADAK
Birdenbire, hemencecik. * Uygun bir sekilde, münâsib bir tarzda.
Tipatip.
HIRPANÎ
f. Derbeder, perisan kilikli, pejmürde.
HIRRAN
Boyun egen, itaat eden, muti.
HIRRE
Susuzluk.
HIRRÎC
Bir kimsenin çikardigi nesne.
HIRRÎF
Aciligindan dili acitan nesne.
HIRRIK
(C.: Ehrak - Hurrak - Huruk) Cömerd, kerim. Zarif.
HIRRIT
(C.: Harârit) Delil. * Hâzik. * Mâhir, maharetli.
HIRS
Aç gözlülük. Tamahkârlik. * Kizginlik. * Siddetli istek, arzu. *
Azginlik.(Hirs ile aculiyet sebeb-i haybettir. Zira, müretteb basamaklar
gibi fitrattaki tertibe, teselsüle tatbik-i hareket etmediginden haris
muvaffak olamaz... M.)(Arkadas! Esbab ve vesaiti insan kucagina alip
yapisirsa, zillet ve hakarete sebep olur. Meselâ: Kelp, bütün hayvanlar
içerisinde birkaç sifat-i hasene ile muttasiftir ve o sifatlar ile istihar
etmistir. Hattâ sadakat ve vefâdarligi darb-i mesel olmustur. Bu güzel
ahlâkina binaen, insanlar arasinda kendisine mübarek bir hayvan nazariyla
bakilmaga lâyik iken, maalesef insanlar arasinda mübarekiyet degil
necis-ül-ayn addedilmistir.Tavuk, inek, kedi gibi sair hayvanlarda,
insanlarin onlara yaptiklari ihsanlara karsi sükran hissi olmadigi halde,
insanlarca aziz ve mübarek addedilmektedirler. Bunun esbabi ise, kelpte
hirs marazi fazla oldugundan esbab-i zâhiriyeye öyle bir derece ihtimam
ile yapisir ki, Mün'im-i Hakiki'den bütün bütün gafletine sebep olur.
Binaenaleyh, vasitayi müessir bilerek Müessir-i Hakiki'den yaptigi gaflete
ceza olarak necis hükmünü almistir ki tâhir olsun. Çünki hükümler, hadler
günahlari affeder. Ve beyn-en-nâs tahkir darbesini, gaflete keffaret
olarak yemistir.Öteki hayvanlar ise, vesaiti bilmiyorlar ve esbaba o kadar
kiymet vermiyorlar. Meselâ: Kedi seni sever, tazarru eder. Senden ihsani
alincaya kadar. Ihsani aldiktan sonra öyle bir tavir alir ki, sanki
aranizda muarefe yokmus ve kendilerinde sana karsi sükran hissi de yoktur.
Ancak Mün'im-i Hakiki'ye sükran hisleri vardir. Çünki, fitratlari Sânii
bilir ve lisan-i halleriyle ibadetini yaparlar. Suur olsun olmasin...Evet
kedinin "Mir-mir" lari "Yâ Rahim! Yâ Rahim! Yâ Rahim!" dir. M.N.)
HIRS-I CAH
Makam ve rütbe hirsi.
HIRS
(Hurs) Takdir, kiyas. * Altin veya gümüsten halka.
HIRS
Ayi.
HIRS
Saklamak.
HIRS-BEÇE
Ayi yavrusu.
HIRSEK
f. Ayi yavrusu.
HIRSEME
Ayakkabinin basi.
HIRSIYE
Geceleyin çalinan koyun.
HIRSA'
Yilan derisi. * Yumurtanin üst kabugu.
HIRT
Erkek keklik. * Hastaliktan dolayi, kesilmis gibi parça parça olan
bulasik süt.
HIRTOPOZ
(Argo) Anlayissiz, kaba, ahmak kimse.
HIRTIT
Kereviz.
HIRVANÎ
Tar: Düz yakali önü ilikli bir çesit elbisedir. Sehzade Abdülmecid'in
okumaga baslamasindan dolayi yapilan törende, yakinlarinin bu elbiseyi
giymeleri istenmis ve bu husus, devletin resmi gazetesi olan Takvim-i
Vekayi'de teblig edilmisti.
HIRVAT
Hirvatistan halkindan veya bu halkin neslinden olan kisi.
HIRVATÎ
Tar: Sipahilerin baslarina giydikleri külâh tarzindaki baslik.
HIRZ
Melce'. Siginilacak yer. * Tilsim. Cenab-i Hakk'in muhafaza etmesine
dair yazili duâ. * Fik: Bir malin âdet üzere muhafazasina mahsus yer. *
Muhafaza etmek.
HIRZ-I CAN
Bagrina basip cani gibi korumak. Cani koruyan. Canini teslim ederek
siginmak.
HIRZ-I BIGAYRIHÎ
Aslinda esya saklamaya mahsus olmayan, izin almadan girilebilen ve
konacak mallarin yaninda muhafizi olan yer. (Yol, mescid, meydan
gibi)
HIRZ-I BINEFSIHÎ
Içerisinde mal ve esya saklamak için yapilmis, hazirlanmis ve içine
izinsiz girilemiyen ev, dükkân, çadir, depo vs. gibi mahaller. (Kasa,
sandik, dolap, çuval da bu hükümdedir.)
HISA
(C.: Ahsâ) Sigir tersi.
HISA'
Hayvanin hayalarini çikarma, eneme, burma. * Insani hadim etme.
HISAL
(Haslet. C.) Hasletler, huylar, tabiatlar. Ahlâk.
HISAL-I HAMÎDE
Medhe ve övülmege lâyik güzel huylar, güzel hasletler.(...Dost ve
düsmanin ittifaki ile ahlâk-i hasenenin, sahsinda en yüksek derecede; ve
bütün muamelâtinin sehadetiyle secâyâ-yi sâmiye, vazifesinde ve
tebligatinda en âlî bir derecede ve din-i Islâmdaki mehasin-i ahlâkin
sehadetiyle, seriatinda en âlî hisal-i hamîde, en mükemmel derecede
bulunduguna ehl-i insaf ve dikkat tereddüd etmez. S.)
HISAM
Düsmanlik, çekismek, kavga, mücâdele.
HISAN
Aygir, at.
HISAN
(Hasna. C.) Güzel kadinlar veya kizlar.
HISAN
Mümtaz kimseler, seçkin kisiler.
HISANE
Berklik, saglamlik, sertlik, muhkemlik.
HISAS
Hisseler. Paylar. Nasipler. * Kissadan alinan dersler.
HISASE (HISSE)
Kabahat. * Alçaklik, denâet.
HISB
Ucuzluk, bolluk.
HISB
Yay avazi. Ok atma sirasinda yaydan çikan ses.
HISIM
Soyca ve evlenme neticesinde aralarinda bag bulunanlarin beheri.
Akraba.
HISN
Kale. Hisar. Siginmaga, korunmaga mahsus saglam yer.
HISN-I HASÎN
Çok kuvvetli, en saglam korunma.
HISREM
Koruk. * Bahil kimse.
HISREME
Üst dudagin derisinin sarkik olmasi.
HISS
Noksan, eksik.
HISS
(C.: Hisas) Nasip, hisse.
HISSA
(Bak: Hisse)
HISSAN
Mümtaz ve belirli kimseler. Taninmis iyi kimseler. Ekâbirler.
HISSET
(Bak: Hisset)
HISSÎS
Hâslik.
HISSÎSA
Bir kimseye, bir seye mahsus olan hâl.
HISVE (HISYE)
(C.: Haseyât) Iki avuç dolusu. * Azeryun otu.
HIS'A
Dogum aninda ölen annenin karni yarilarak çikarilan çocuk.
HISAS
Basi küçük adam. * Küçük basli yilan. * Devenin burnuna geçirdikleri
burunduruk. * Kuslardan, dimagi olmayan. * Çuval. * Cânip, taraf. *
Sinir.
HISF
Geyik yavrusu.
HISIR
Kavun ve karpuzun kabuk kismi. * Olgunlasmamis kavun. * Kötü bir
tabaklama neticesinde, bazi kisimlari sert kalan deri. * Mc: Kaba,
görgüsüz ve salak kimse.
HISM
f. Öfke, hiddet, gazap, kizginlik.
HISM-ÂLUD
(Hism-gîn, Hismîn, Hism-nâk) Kizgin, öfkeli.
HISM-GÎN
f. Dargin, öfkeli, kizgin, darilmis, gücenmis.
HISM-NÂK
f. Kizgin, öfkeli, hiddetli, hisimli.
HIST
Küçük mizrak seklinde, ortasinda ipten örtülü bir halka olan ve orta
parmaga geçirilerek atilan eski bir savas âleti. * Kerpiç. * Tugla.
HIST-I HAM
Ham kerpiç. Tam pismemis kerpiç. Güneste kurutulan kerpiç.
HIST-I PUHTE
Firinda pisirilmis tugla.
HISTEK
f. Küçük kerpiç.
HIST-TABE
f. Tugla ocagi.
HIST-ZEN
f. Kerpiç veya tugla yapan kimse.
HISV
Geyik buzagisi.
HIT'
Suç, günah. Günah islemek.
HITAB
Sözü âsikâre ve yüzüne söylemek. * Seninle gayrin arasinda olan
kelâm.
HITABET
Hatiplik etmek.
HITABIYYE
Rafizî taifesinden bir bölük cemaat.
HITAM
(C.: Hutum) Dizgin, yular.
HITAN(E)
Sünnet etmek.
HITAR
(Hatar. C.) Tehlikeler, hatalar.
HITAR
Misli, benzer, denk, es. * Bir çevreyi ihâta edip çevresini dolasan
nesne.
HITAT
(Hitta. C.) Ülkeler, memleketler, diyarlar.
HITBAN
Ebucehil karpuzu.
HITBE
Huk: Bir kadinin nikâhina talib olmaktir. Evlenmeyi taleb eden erkege:
"hâtib", evlenmesi taleb edilen kadina da "mahtube" denir.
HITR
Az miktar vermek.
HITR
(C.: Ahtâr) Boya otu. * Çok miktar deve. * Suyu çok olan süt.
HITRE
Azicik vergi.
HITTA
Günahlardan istigfar etmek. * Baskasinin üzerinden suçlulugu
kaldirmak. * (C.: Hitat) Diyar, ülke, memleket.
HITTA-I CESIME
Büyük ülke.
HIVA'
(C.: Ahviye) Suya yakin toplanmis evler. * Kaplayip, toplayici
olan.
HIVAN
(C.: Huvn) Sofra.
HIVAR
Cevap vermek.
HIVEL
Zeval. * Bir yerden baska yere intikal, tahavvül etmek.
HIVKAL
Zayif olmak, zayiflamak.
HIYABAN
f. Cadde. Iki tarafi agaç dikili yol. Bahçe yolu. Iki tarafi agaçli
muntazam yol. * Ortasindan su akan agaçlik yer. * Tahrân'da büyük bir
caddenin adi.
HIYABE
Ümitsiz ve mahrum olmak.
HIYAKE
Dokumak.
HIYAL
Hayvanin kisir olmasi.
HIYAM
(Hayme. C.) Çadirlar.
HIYANAT
(Hiyanet. C.) Hiyanetler, hâinlikler, kahpelikler.
HIYANET
Hâinlik. Vefasizlik. Itimadi kötüye kullanmak. Sözünde durmayip oyun
etmek.
HIYANET-I VATAN
Vatan hainligi. Vatana hiyanet etme.
HIYANETEN
Kötülükte bulunarak, hiyanet ederek.
HIYANETKÂR
Hiyanet eden. Hâin.
HIYAR
Hayirlilar. * (C.: Hiyârât) Huk: Bir isi yapip yapmamada serbestlik.
Genel olarak bir anlasmadan vaz geçme. Hususi bir sözlesmenin fesh veya
tasdiki. Muhayyerlik. Kendisinde böyle muhayyerlik bulunan kimse, yaptigi
bir akdi diger tarafin rizasina hâcet kalmaksizin bozabilir.
HIYAR-I AYB
Bir seyde mevcud olan bir kusurun akitten sonra meydana çikmasindan
dolayi âkitlerden biri için sabit olan muhayyerliktir.
HIYAR-I RÜ'YET
Bir sey hakkinda görülmeden yapilan bir akitten dolayi, âkitlerden
biri için görüldügü zaman sabit olan muhayyerliktir.
HIYAR-I SART
Âkitlerden birinin veya herbirinin akdi, muayyen bir müddet içinde
fesh veya icazetle infaz edebilmek hususunda muhayyer olmasidir.
HIYAR-I TAGRIR
Âkitlerden birinin diger taraftan aldatilarak bir mali gabn-i fâhis
ile satmasindan veya satin almasindan dolayi satis muamelesini fesh
hususunda muhayyer olmasidir.
HIYAR-I VASF
Bir akitte vücudu sart kilinan veya örfen meshud bulunan mergub bir
vasfin mevcud olmamasi sebebiyle âkitlerden biri için sabit olan
muhayyerliktir. (Sagilir diye satilan bir inegin, sütten kesilmis olmasi
gibi.)
HIYARAT
(Hiyâr. C.) Islâm hukukunda alisveris meselelerine ait muhayyerlik
hususlari.
HIYARE
Otsuz, otu olmayan yer.
HIYASA
Kulak halkasi. * Dar etmek, darlastirmak. * Dikmek.
HIYAT
(Hâit. C.) Perdeler. Mânialar.
HIYAT
Iplik. Ibrisim. * Igne.
HIYATA
Hifzetmek, korumak, muhafaza etmek.
HIYATA (HIYATET)
Terzilik, dikis dikme isi. * Tib: Ameliyat esnasinda kesilip yarilan
yerin tekrar kaynamasi için dikilmesi. * Ameliyatta dikis için kullanilan
bagirsak ve benzeri seylerden yapilan iplik.
HIYATET-HANE
f. Dikimevi, dikisevi, terzihane.
HIYAZ
(El-hiyaz) Havuzlar. * Kadinlarda aybaslari, hayiz kanlari.
HIYAZ(A)
Suya dalmak.
HIYAZET
Ilâve etmek, toplamak.
HIYERE
Begenme, seçme. Benzerlerinden ayirma. * Seçkin, seçilmis, begenilmis,
ayrilmis.
HIYERE-I NÂS
Seçkin kimseler, mümtaz kisiler.
HIYERE
Küfe yakininda bir sehrin adi.
HIYFET
Korku. Gizlilik ve havf.
HIYRE
f. Fersiz ve donuk göz.
HIYRE-BAHS
f. Göz kamastiran, akli durduran.
HIYRE-ÇESM
f. Kamasik ve donuk gözlü. * Cesur, atilgan. * Inatçi, muannid. *
Utanmaz, hayâsiz, arsiz.
HIYRE-DEST
f. Aldigi isi bozar olan (kimse.). Eli sakar kisi.
HIYRE-GÎ
f. Kamasiklik, donukluk (göz hakkinda). Saskinlik.
HIYRE-KÜS
f. Sevilen, mahbub, sevgili. * Haksiz yere adam öldüren.
HIYRE-RE'Y
f. Reyi zararli olan, kötü reyli.
HIYRE-SER
f. Sersem, alik.
HIYRE-SERANE
f. Alikçasina, sersemcesine.
HIYRE-SERÎ
f. Aliklik, sersemlik.
HIZ
Sür'at, çabukluk.* Gayret, sevk. * Fiz: Alinan yolun zamana
orani.
HIZAB
Birseyi boyamak için hazirlanmis terkib.
HIZAC
Büyük tuluk.
HIZAD
Dikensiz agaç.
HIZAK
(Hizka. C.) Yiginlar, kalabaliklar.
HIZANE
Bir seyi bir seye ilâve etmek. * Fik: Hak ve salâhiyeti haiz olan
kimsenin belirli müddet zarfinda çocugunu besleyip büyütmek ve terbiye
etmek üzere yaninda bulundurmasi. * Bir seyi kucagina almak.
HIZAR
Bahçe çevresine yapilan duvar veya çit.
HIZB
(C. Ehzâb) Erkek yilan. * Ok atarken yaydan çikan ses.
HIZC
(C.: Ehzâc) Devenin içtigi havuzun dibinde kalan su. * Ates
yakmak.
HIZECR
(C.: Hazâcir) Karni büyük kisi.
HIZF
(Bak: Hazf)
HIZIR (A.S.)
Ikinci tabaka-i hayat mertebesine mazhar olan ve Kur'an-i Kerim
tefsirlerinde ismi zikredilen bir zât-i kerim. (Bak: Meratib-i
hayat)
HIZK (HIZAK)
Zeyreklik, akillilik. * Ustalik, mahâret.
HIZK
Kusun terslemesi.
HIZKA
Yigin, kalabalik.
HIZLAN
Müflis olmak. Iflas etmek.
HIZLAN
Rezil olma. Rüsvaylik. * Asagi düsmek. * Muâvenetini, yardimini terk
etmek.
HIZVE
Kadinin, kocasi yaninda hürmetli, izzetli ve mertebeli olmasi.
HIZY
Hor ve zelil olmak. * Rüsvay olmak.
HIZZET
Mertebe, menzile, derece.
HIBA
Bahsis. * Kadina kocasindan kalan hisse. * Vergi.
HIBA
(C.: Ahbiye) Abadan veya keçeden yapilmis göçebe çadiri, oba.
HIBAB
Dostluk, sevmek. (Bak: Hubb) * (Habb. C.) Tohumlar, taneler. *
Haplar.
HIBAB
Nesat, sevinç, sürur.
HIBAK
Yarpuz otu. * Yelmek.
HIBAL
(Habl. C.) Urganlar. Ipler, halatlar.
HIBALE
(C.:
Habâil) Maddi ve manevi seylerde tuzak, ag. * Kement, bag.
HIBALE-I IZDIVAC
Evlilik bagi.
HIBALE-I TELBISAT
Gizli, kamufleli tuzak.
HIBAS
Su bendi.
HIBAT
(Hibe. C.) Bagislar, hibeler.
HIBB
Kurnaz, aldatici, hileci kimse.
HIBB
Seven. Dost. Muhabbet eden, arkadas.
HIBBAN
(Hibb. C.) Mahbublar, sevgililer.
HIBBE
(C.: Hibeb) Yirtik ve eski kumas parçasi. Paçavra.
HIBE
Bagislamak. Parasiz ve karsiliksiz vermek. Bagislanan sey. * Hal ve
sân.
HIBE
(C.: Hibeb-Hibâb) Yaban otlarinin tohumu.
HIBEB
Habbler. Taneler, tohumlar. (Hubub da denir)
HIBEB
(Hibbe. C.) Paçavralar. Kesilmis bez veya kumas parçalari.
HIBEK
(C.: Hubük) Rüzgârin lâtif estigi zaman denizde veya kumda meydana
getirdigi yol yol kirintilar ve dalgaciklar. Saçlarin kivircikligindan
hâsil olan dalgalanmalar. Kelimenin asli olan "habk" siki baglayip muhkem
kilmak; ve kumasi siki, saglam ve üzerinde san'at eseri zahir olacak
vecihle güzel bir zemin üzere dokumak mânasina gelir. (E.T.)
HIBE-NAME
f. Bir kimseye birsey hibe edip bagislamak üzere yazilan kâgit.
HIBL
Yasli, ihtiyar. * Uzun boylu kimse. * Büyük deve.
HIBLA'
Yeyici, yiyen. * It, köpek, kelb.
HIBR
(C.: Ahbâr - Hubur) Yahudi âlimi. * Salih âlim. * Sürur. * Ni'met. *
Mürekkeb. * Eser, nisâne.
HIBRE
(Hibret) Bir seyin iç yüzünü hakki ile bilmek.
HIBRIR
(C.: Habârîr) Dag çiçegi.
HIBRIYYE
Kepek.
HIBRIZIYY
Acem askerlerinden sanli bir süvârinin adi.
HIBS
Suyun aktigi yöne konan ve içinde su biriken agaç veya tas.
HIBT
(Bak: Hebt)
HÎC
Deveyi azarlama ve zecir sesi.
HICA
Bulmaca, bilmece.
HICA'
Hicvetme, yerme. Birisi hakkinda alay eder tarzda yazilar yazma.
HÎCA
(Bak: Heycâ)
HICA
Akilli. * Münasib, lâyik.
HICAB
Perde. Örtü. Hâil. * Utanma. Kendini kusurlu bilip insanlar arasindan
çekilmek. * Men'etmek. * Allah ile kul arasindaki perde. * Setretmek.
Gizlemek.
HICAB-I ÇIHRE
Yüz örtüsü.
HICAB-I EBR
Bulut perdesi.
HICAB-I HÂCIZ
(Hicab-i sadr) Tib: Gögüs ile karin uzuvlarini birbirinden ayiran
perde, zar. Diyafram.
HICAB-I KALB
Kalbin bosluklari arasindaki zarlarin her biri.
HICAB-I MESIMÎ
Rahim zari. Ana rahminde cenini saran zar.
HICAB-I MÜSTABTIN
Tib: Plevra.
HICABAT
(Hicab. C.) Perdeler. * Tilsimlar.
HICAB-AVER
f. Hicab verici, utandirici.
HICABET
Kapicilik. Perdecilik. * Tesrifatçilik, mabeyncilerin meslegi. Saray
memurlugu. * Ortaçag islâm devletlerinde vezirlik. * Kâbe
perdeciligi.
HICABÎ
Zar ve perde ile alâkali ve ona müteallik. Perde ve örtüye âit. *
Mahcub. Utangaç.
HICAC
Hüccet, delil, senet göstererek muaraza ve mübahase eylemek. * Tib:
Göz çukuru ve kas kemigi.
HICAL
(Hacle. C.) Gerdekler, gelin odalari. * Çadir kapisina asilan kalin
perde.
HICAL
(Hecl. C.) Uçurumlar, derinlikler, yarlar, çukurlar.
HICAM
Hayvanlara takilan agizlik.
HICAME
Deve agzina isirmasin diye takilan agizlik.
HICAN
Iyi, kerim kimse. * Güzel ve beyaz deve.
HICAR
(Hacer. C.) Taslar.
HICAR
Aygir atin ön ayagini arka ayaginin birisine saglamak. * Devenin
ayagini bileginden semer agacina bagladiklari ip.
HICARE
(C.: Hicer) Su üstünde olan kabarcik. * Tas.
HICAZ
Arabistan'da Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere'nin bulundugu
mintika.
HICAZ DEMIRYOLU
Sam'dan Hayfa'ya kadar uzanan demiryolu. Yapimina 1900'de baslanan bu
demiryolunun uzunlugu 1465 km, genisligi ise 1050 m. idi. Baslica özelligi
tamamiyla Islâm dünyasinin yardimi ile yapilmis olmasidir. II.Abdülhamid
zamaninda yapilan bu demiryolu 1908 yilinda tamamlanmistir.
HICAZ DEMIRYOLU MADALYASI
Sam-Hicaz demiryolunun yapimi için para yardimi bulunanlarla,
demiryoluna ait islerde hizmetleri görülenlere verilmek üzere
II.Abdülhamid tarafindan çikartilan üç ayri madalya. 16.9.1902 tarihli
nizamname ile çikarilan bu madalyanin bir tarafinda "Hamidiye Hicaz
demiryoluna hizmet eden hamiyyetmendâna mahsus madalyadir." ibaresi; diger
yüzünde defne dalinda bir çelenk içinde Abdülhamid II'in "El-gazi"
tugrasi, altta ise lokomotif sekli vardi. Bu madalyalar: Altun, gümüs ve
nikel olmak üzere üç çesitti.
HICAZÎ
(Hicaziyye) Hicaza mensub. Hicazla alâkali. * Hicazli Arap.
HICCE
Bir defa hacca gitmek.
HICCET-ÜL VEDÂ'
Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'in dâr-i âhirete tesrifinden bir
sene evvelki son vedâlasma hacci.
HICCÎRA
Âdet, usul, kaide.
HICCIRA'
Sân. * Zât. * Âdet.
HICCIRE
Âdet. * Halk.
HICER
Her nesnenin kenari.
HICHIC
Tatli su. * Erkek koyun.
HICIR
Baskalarindan üstün ve faziletli olan. Bir kimsenin sireti ve meslegi.
Huy, âdet, tabiat.
HICIV
(Bak: Hicv)
HICR
(Hicir) Men'etmek, birakmak. * Ser'an haram olan sey. * Semud
Kavmi'nin bulunduklari vadinin ismi. (Bak: Hacr)
HICR SURESI
Kur'an-i Kerim'in 15. suresidir.
HICR
Ayrilik. * Baskalarindan ayri fâzil ve üstün kimse. * Sayiklama.
HICRAN
Uzaklasma. Ayrilik. Ayriliktan gelen keder, sizi, aci. Dostlugu ve
ülfeti kesmek.
HICRAN-I LÂ YEZALÎ
Sonsuz ayrilik. Ayriliktan gelen sonu gelmez üzüntü.
HICRAN-MEAL
Hicran bildiren, hicran anlatan.
HICRAN-ZEDE
Ayrilmis, üzüntülü, hicrâna ugramis.
HICRET
Bir yerden bir yere göç etmek. Kendi memleketini birakip baska
memlekete tasinmak. * Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'in Mekke'den
Medine'ye hicret etmesi. Islâmiyetin ilk zuhurunda, seref ve izzetleri
zedelenen Mekke'deki putperest müsrikler daima Hz. Peygamber'e su-i
kastlar tertipliyorlardi. Bu yüzden Peygamber Efendimiz (A.S.M.) Mekke'yi
birakip Medinelilerin dâvetini kabul ederek Hz. Ebu Bekir (R.A.) ile
birlikte 622 senesinde hicrete mecbur oldu. Bu seneye Hicret senesi
denildi. Islâm takvimlerinde "tarih", bu seneden baslar ve buna hicret
yili veya hicrî yil denir. (Bak: Takvim-i Arabî)
HICRET-I NEBEVIYE
Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Mekke'den 622 yilinda Medine'ye
hicret etmesi.
HICRÎ
Hicrete ait ve müteallik.
HICRÎ TARIH
Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Mekkeden Medine'ye hicret
ettigi günü baslangiç olarak alan tarih. Milâdi ve Rumi tarihler gibi
oniki ay esasina dayanan hicri sene, Muharrem adi verilen ayla baslar,
zilhicce ile sona erer. Oniki ayin adlari sunlardir: Muharrem, safer,
rebiül-evvel, rebiül-âhir, cemaziyel-evvel, cemaziyel-âhir, receb, saban,
ramazan, sevval, zilkade, zilhicce.Kamerî aylar yirmidokuzla otuz günleri
arasinda degistigi için hicri tarih ile milâdi tarih arasinda on günden
biraz fazla fark vardir. Hicri yahut kameri yili milâdi yila çevirmek için
söyle bir formül kullanilir. Eldeki hicri yil sayisinin % 3'ü çikarilir.
Bulunan sayiya 622 sayisi ilâve edilir. Böylece meselâ hicri 1000 yilinin
yüzde üçü 30 eder. Geriye 970 kalir. Bu sayiya 622 daha ilâve edilince
karsiligi olarak milâdi 1592 yili bulunmaktadir.
HICRI'
Uzun boylu ahmak erkek. * Tazi, köpek, kelp.
HICRIS
Tilki enigi.
HICV
(Hiciv) Birini siir ile zemmetmek, onu gülünç hale koymak. Bu sekilde
yazilan siir veya manzume. * Alay etmek. (Bak: Hecv)
HICVÎ
Hicivle alâkali. Hiciv denilen tarz-i zemme ait ve müteallik olan
seyler.
HICVIYYÂT
(Hicviyye. C.) Edb: Hicivle ilgili manzume ve siirler.
HICVIYYE
(C.: Hicviyyât) Hiciv tarzinda yazilmis manzume.
HIÇ
f.Degersiz, kiymetsiz. Yok olan, yok denecek kadar az olan.
HIÇAHIÇ
f. Hiç. Yok. Bombos.
HIÇÎ
f. Hiçlik. Yokluk.
HIÇKÂRE
f. Isi rast gitmeyen.
HIÇKES
f. Hiç kimse.
HID'
Koyunlar ürküp dagildiklarinda, onlari durdurmak için söylenen bir
kelimedir.
HIDA'
Hile. Düzen kurmak. Aldatmak için yapilan oyun.
HIDAB
(Hadeb. c.) Kamburluklar, tümsekler, yumruluklar.
HIDAC
Yapilan ibadette kusur, noksan, eksiklik.
HIDACE
(C.: Hadâic) Devenin sirtina yüklenen yük.
HIDAD
Dul olan bir kadinin mâtem tutup süsten vazgeçmesi.
HIDADET
Demircilik.
HIDAE
(C.: Hidâ') Dölengeç kusu. * Sarfetmek, harcamak.
HIDAFE
Etlilik, sismanlik.
HIDAK
(Hadeka. C.) Göz bebekleri, hadekalar.
HIDAM
(Hizmet. C.) Hizmetler. Vazifeler. * (Hademe. C.) Devenin ayaklarina
baglanan halkalar, kayislar. Ayak bilezikleri, ayak köstekleri.
HIDAN
Ahmak, salak.
HIDAS
Nihayet, son, netice, bitim.
HIDASE
Pâk etmek, temizlemek. * Kahramanlik, yigitlik. * Abdest bozmak.
HIDAS
Tirmalama.
HIDAT
(Hâdî. C.) Hidayeti ve dogru yolu gösterenler.
HIDAYE
Çaylak kusu.
HIDAYET
Dogruluk. Islâmlik. Hakki hak, bâtili da bâtil olarak görüp dogru yola
girmek. Dalâletten ve bâtil yoldan uzaklasmak.
HIDAYET-EDÂ
f. Hidayete sebeb olan. Hidayet verici.
HIDB
Arkasi yumru kimse, kambur.
HIDBAR (HIDBÎR)
(C.: Hadâbir) Zayifligindan arkasinda eti kurumus deve.
HIDC
(C.: Ahdac-Huduc) Yük. * Deveye konulan mahfel.
HIDDET
Öfke. Kizginlik. Gadab. Darginlik. Hisim. * Keskinlik.
HIDDET-I BASAR
Görüs keskinligi.
HIDDET-I HAVÂS
Duygularin keskinligi.
HIDDET-I SEYF
Kiliç keskinligi.
HIDDET-I ZEKÂ
Akil üstünlügü, zekâ keskinligi.
HIDDÎS
Çok sözlü, çok konusan.
HIDEMAT
(Hizmet. C.) Hizmetler. Vazifeler. Hizmetliler.
HIDEMAT-I ÂMME
Umuma ait vazifeler. Kamu görevleri. Millete fayda veren
hizmetler.
HIDEMAT-I IMANIYE
Imâni hizmetler. (Kur'an-i Kerim'i ve mânâsini ögrenmege vesile olmak;
imâni süphelerin giderilmesine çalismak; Islâmiyetin, hak din oldugunu
isbat etmek veya isbâta vesile olmak gibi.) Görülen hizmetler. Esyanin ve
mahlukatin lisan-i hâl ile esmâ-i Ilâhiyeye ait yaptiklari tesbih ve
ibadetleri.
HIDEMAT-I SAKKA
Tas tasimak, toprak kazmak gibi, mahkûmlara yaptirilan agir
hizmetler.
HIDFE
Insan cemaati, insan toplulugu.
HIDMEL
Eski kaftan, eski elbise.
HIDMET
(Bak: Hizmet)
HIDROELEKTRIK
Fr. Su gücünü kullanarak elde edilen elektrik.
HIDROELEKTRIK SANTRALI
Su gücünü kullanarak elektrik üreten fabrika veya merkez.
HIDROFIL
Fr. Suyu kolayca emen madde.
HIDROJEN
Fr. (Bak: Müvellid-ül ma')
HIDSAN
Sonradan olmus nesne.
HIFAF
Tavaf etmek. * Ziynet vermek. * Yan, taraf.
HIFF
Yagmurunu döküp hafiflemis bulut. * Biçilmediginden tanesi dagilmis
ekin. * Bir nevi balik.
HIFFET
Hafiflik. * Mc: Onurlu ve vakarli olmamak. Temkinsizlik. Akilsizlik.
Hoppalik.
HIFFET-I MIZAC
Hafifmesreblik. Hoppalik.
HI'HA'
Bir sapi kara ot.
HÎK
Tulum.HIK (Heykal-Heykam) : Devekusunun erkegi. * Ince uzun.
HIKAL
Zayiflik, süstlük.
HIKAYAT
Hikâyeler.
HIKÂYE
(Hikâyet) Bir hâdiseyi anlatmak. Anlatma. * Olmus bir hâdise.
HIKÂYE-NÜVIS
f. Hikâye ve roman yazari. Hikâyeci, romanci.
HIKÂYE-PERDÂZ
f. Hikâye anlatan, hikâye ve roman söyleyen.
HÎKÇE
f. Küçük tulum.
HIKEM
(Hikmet. C.) Hikmetler.
HIKEMÎ
Hikmet ve düsünceye ait.
HIKEMIYYAT
Hikmet ve felsefeye âit söz ve düsünceler. Yeni yeni bilgiler veren
kissalar, ibret verici hâdiseler bildiren yazilar, sözler.
HIKKA
Dört yasina basan disi deve.
HIKKAB
Uzun boylu, büyük karinli kisi.
HIKKE
(C.: Hikek) Kasinti.
HIKMET
Insanin, mevcudatin hakikatlerini bilip hayirli isleri yapmak sifati.
Hakîmlik. Esyanin ahvâlinden, hârici ve bâtini keyfiyetlerinden bahseden
ilim. (Buna Ilm-i Hikmet deniyor) * Herkesin bilmedigi gizli sebeb.
Kâinattaki ve yaradilistaki Ilâhî gaye. * Ahlâka ve hakikata faydali kisa
söz. * Sir. * Bilinmeyen nokta. Ilim, adâlet ve hilimin birlesmesinden
dogan degerli sifat. * Kuvve-i akliyenin vasat mertebesidir. Hakki hak
bilip imtisal etmek, batili batil bilip içtinab etmektir. * Allah'a itaat,
fikih ve sâlih amel. * Akil, söz ve hareketteki uygunluk. * Hak emre
uymak. * Allah'in yarattiklarinda tefekkür. (Bak: Felsefe)
HIKMET-I AMELIYE
Pratik bilgi.
HIKMET-I ÂMME
Her seyin alakâli oldugu Ilâhî gaye. Her seyi kanun ve nizamina itaat
ettiren umumi faydalar. Yaratilistaki, kâinattaki umumi ve ilâhi
gaye.
HIKMET-I ATIKA
Eski hikmet.
HIKMET-I BEDAYI'
f. Güzel sanat bilgisi. Güzel san'at sevme (estetik).
HIKMET-I EFGAN
f. Aglayip sizlamanin hikmeti. Feryadin, inleyisin gizli sebebi.
HIKMET-ÜL ESYA
Esyanin hikmetleri. Fizik, kimya, botanik gibi ilimler.
HIKMET-I ILÂHIYE
Allah'in hikmeti. Mahlûkatin yaratilisinda Allah'in gayeleri.
HIKMET-I KUR'ANIYE
Kur'an'a mahsus hikmet. (Amma Hikmet-i Kur'âniye ise; nokta-i
istinadi, kuvvete bedel hakki kabul eder. Gâyede menfaate bedel fazilet ve
rizâ-yi Ilâhîyi kabul eder. Hayatta düstur-u cidal yerine düstur-u teâvünü
esas tutar. Cemaatlerin râbitalarinda; unsuriyet, milliyet yerine râbita-i
dinî ve sinifî, ve vatanî kabul eder. Gayâti, hevesât-i nefsâniyenin
tecavüzatina sed çekip ruhu maâliyata tesvik ve hissiyat-i ulviyyesini
tatmin eder ve insani kemâlât-i insaniyeye sevk edip insan eder... Hakkin
se'ni, ittifaktir. Faziletin se'ni, tesanüddür. Düstur-u teâvünün se'ni,
birbirinin imdadina yetismektir. Dinin se'ni, uhuvvettir, incizabdir.
Nefsi gemlemekle baglamak, ruhu kemâlâta kamçilamakla serbest birakmanin
se'ni saadet-i dâreyndir. S.)
HIKMET-I MADDE
Isin hikmeti.
HIKMET-I SAMEDÂNIYE
Samed olan Allah'in hikmeti.
HIKMET-I TABIIYE
Fizik bilgisi.
HIKMET-I TECRÜBIYE
Tecrübeye dayanan hikmet ve ilim.
HIKMET-I TESRI'
(Hikmet-i tesriiye) Seriata dayanan kanun yapma ilmi. Ser'î ve Rabbanî
kanunlarin hikmeti.
HIKMET-AMIZ
f. Hikmetli, hikmetle karisik, hikmeti içine alan.
HIKMET-AMUZ
f. Hikmetli. * Hikmet ögreten.
HIKMET-EDA
f. Hikmetli.
HIKMET-FESAN
f. Hikmet nesreden, hikmet yayan.
HIKMET-FÜRUS
f. Hikmet bildigini iddia eden, hikmet satan.
HIKMET-NÜMA
f. Hikmet gösteren.
HIKMET-SINAS
f. Hikmet bilen.
HILA'
(Hil'at. C.) Hükümdar veya vezirler tarafindan bir kimseye mükâfat
olarak giydirilen kaftanlar, hil'atlar.
HILAB
Içine süt sagilan kab.
HILAF
Ters, karsi, zid. Karsi koymak. Muhalefet etmek.
HILAF-I ÂDE
Âdet ve kaidenin aksine. Kaide ve nizama aykiri.
HILAF-I HAKIKAT
Hakikata muhalif. Gerçege ve hakikata zit.
HILAFEN
Zid olarak. Hilaf olarak.
HILAFET
Bir kimseye halef olmak ve onun yerine geçmek. * Din ve dünya
islerinde umumi reislik. Imam-ül Mü'minîn olan zât, ser'î hükümlerin
icrasinda Peygamberimiz Hz. Muhammed'e (A.S.M.) halef oldugu için hilafet
vazifesini alana Halife denmistir. Buna Imamet-i Kübra da denir.Hilafet,
1517 (Hi: 923) tarihinde Abbasilerden Osmanlilara intikal etmekle, hilafet
ve saltanat birlesmis oldu. Hilafeti Sultan Selim Han'a terkeden Misir'da
son Abbasi Halifesi El-Mütevekkil idi.(Islâmiyetin himayesi ve i'lâsi,
ser'î hükümlerin ve cezalarin icra ve ikamesi, askerin techizi, ösür ve
zekâtin toplanmasi ve emsâli muâmelât için ümmet üzerine imâm tâyini
farzdir. Halife ser'î hükümlerle idare ve hareket etmekle mukayyettir.
Bizzat kendi arzusuna göre hareket edemez ve seriata muhalif bulunamaz. Bu
itibarla da halife, hukuk nizami ile kayitlidir ve seçimle basa geldigi
için bir "Islâm Cumhuriyetinin Reisi" olmustur. Islâm âlimleri, ilim,
adâlet, kifâyet ve rey' ve ilmin sihhati için a'za ve havassa âit selâmet
olmak üzere dört sartin bulunmasini icmâen sart kilmislardir. Islâm
diyaneti ve siyasetinde Hâkim, ancak Cenab-i Hak'tir. Hilafet makami Ilâhî
ahkâmi tatbik ve halki iyi idare ile muvazzaftir.) (Bak: Halife)(Eger
desen: Hilafet-i Islâmiye noktasinda Imam-i Ali'nin fevkalâde iktidari,
hârikulâde zekâsi ve yüksek liyakatiyle beraber seleflerine nisbeten
muvaffakiyetsizligi nedendir?Elcevab : O mübârek zât, siyaset ve
saltanattan ziyade, daha çok mühim baska vazifelere lâyik idi. Eger tam
muvaffakiyet-i siyasiye ve tamam saltanat olsaydi, "Sâh-i Velâyet" ünvan-i
mânidarini bihakkin kazanamiyacakti. Halbuki zâhirî ve siyasî hilafetin
pek çok fevkinde manevî bir saltanat kazandi ve Üstad-i Küll hükmüne
geçti; hattâ kiyamete kadar saltanat-i manevîsi bâki kaldi. M.)
HILAFET-I SENIYYE
Büyük, yüce hilafet. Osmanli Devleti hilafeti.
HILAFETNAME
Tarikata intisab ile usulü dairesinde belirli mevkilere çikarak irsad
mertebesine yükselenlerden isteklilerin irsad ve terbiyesine ruhsat ve
izni mutazammin seyhi tarafindan verilen mühürlü vesika.
HILAFETPENAH
f. Hilafetin dayanak yeri. Halifeligi haiz bulunan, hilafeti koruyan
kimse. Halife, padisah.
HILAFGIR
(C: Hilâfgirân) f. Zit düsüncede olan, karsi fikirde bulunan,
aleyhinde olan.
HILAF-GIRÎ
f. Muhalif taraftan olma, karsi tarafi tutma. Hilafgirlik.
HILAFINA
Ziddina, tersine, aksine.
HILAFÎ
Hilafa, ihtilafa sebeb olana dair.
HILAF-ÜL-ÂDE
Kaide ve usule karsi.
HILAL
Sâfi ve halis. * Sidk ile dostluk etmek. * Ara. Aralik. * Zaman ve
vakit. * Iki sey arasina sokulmus olan. * Buluttan yagmurun çiktigi yer. *
Gr: Bir kelimenin aslini ve ondan türeyenleri gösteren tertip. * Kulak ve
dis karistirmak gibi seylerde kullanilan ucu sivri nesne.
HILAL-I SÜTUR
Satirlarin araligi. Satirlar ortasi.
HILÂL
Yeni ay sekli. Yeni ay. * Fik: Yay seklinde görülen her yeni aya ve
her ayin üçüncü gecesine kadar aya hilâl denir. 26 ve 27 nci gecelerdeki
aya da hilâl, onda sonrakileri kamer denir. * Cami kubbeleri ve minâre
külâhlari tepesine konulan alemlerin hilâl seklinde olan uç kismi.
HILÂL-I AHDAR
Yesilay.
HILÂL-I AHMER
Kirmizi ay. Kizilay'in önceki ismi.
HILÂL-I ÎD
Bayram hilali. Bayram edileceginin anlasilmasina sebeb olan
hilâl.
HILÂL-I SAVM
Oruç hilâli. Ramazanin geldigi kendisi görünmekle bilinen hilâl.
HILÂLE
Ay agili, hâle.
HILÂL-EBRU
f. Kasi ay gibi olan. Hilâl kasli. Yeni ay gibi kasi olan.
HILALET
Samimi dostluk.
HILALÎ
Yeni ay seklinde olan. * Bir yazi stili.
HILALÎ SAAT
Kalibi gümüs olmayip bakir veya tombak olan eski saatlere verilen
addir.
HILASÎ
(Hilâsiyye) Zenci ile beyaz melezi.
HILAS
f. Gürültü, kavga, patirti, samata.
HIL'AT
Yüksek makamdaki zatlarin begendigi kimseye ve takdir edilen zevata
giydirdigi kiymetli, süslü elbise. Kaftan.
HIL'AT-I FÂHIRE
Çok kiymetli ve degerli olan kaftan.
HIL'AT-I HASS-ÜL HAS
Tar: En degerli kumastan yapilan hil'atler için kullanilan bir
tâbirdir. Bu türlü kaftanlar seyh-ül Islâm, sadrazam ve Mekke serifi gibi
en yüksek derecedeki devlet memurlarina giydirilirdi.
HIL'AT-I VEDÂ
Tar: Osmanlilar zamaninda saraya misafir edilen kimselere ayrildiklari
zaman giydirilen hil'at.
HIL'AT-I VÜCUD
Vücud
elbisesi. Ruhun,içinde bulundugu ten elbisesi. Cesed.
HIL'AT-DUZ
f. Kaftan diken, terzi.
HILB
Asma yapragi. * Ciger. * Tirnak. * Tarp bitkisi * Zampara genç.
HILBACE
Ahmak.
HILBILAB
Sarmasik.
HILBISE
Sey.
HILBUS
Ahmak.
HILCAB
Büyük çömlek.
HILE
Sed. Hâil. * Çare. * Maslahat ve hayirli islerde tedbirli ve tecrübeli
olmak. * Aldatacak tarz ve tedbir. Fend. Mekir. Dabara. * Zeval ve
intikal. * Sahtekârlik, yalancilik, düzenbazlik.
HILE-I SER'IYE
Müskül bir mes'eleyi, ser'i esaslar üzeri, hazakatla hall ve izah
etmek ve ser'an muahaze ve mes'uliyeti mucib olmayacak surette te'vilini
bulmaktir. Bu tabir kanuna, yani seriata karsi irtikâb edilen, hile, oyun,
aldatma veya ser'î bir hükmü bertaraf etmek mânasina olmayip, ancak
karisik bir durumun ve mes'elenin kanuni ve ser'i hal çaresini bulmak
demektir. Buna, mahlâs-i ser'i (Ser'i kurtulus) da denir. (O.S.)
HILEBAZ
f. Hileci, yalanci, düzenbaz, oyuncu.
HILEKÂR
f. Hileci, hilebâz.
HILEKÂRANE
f. Hilekârcasina, hile yapanlar gibi.
HILEKÂRÎ
f. Hilekârlik.
HILEPERDAZ
f. Hile yapan, hileci.
HILESAZ
f. Oyuncu, düzenbaz, hileci.
HILF
(C.: Ahlâf) Sözlesme, söz verme. * Yardimlasma, dayanisma. Birlik
maksadiyla ittifak.
HILHAL
(C.: Helâhil) Hallacin bezi iyi dokumasi. * Seyrek kalbur.
HILÎTEC
Hindistan erigi.
HILKAM
Arslan, esed. *Iri yapili, cüsseli, sisman.
HILKAT
Dogustan gelen vasif. Yaratma. Yaratilis.
HILKATEN
Yaratilistan. Dogustan.
HILKIYYAT
Yaratilisla alâkali, hilkatte olan evsaf.
HILKIYYET
Yaratilista olma, hilkî olma.
HILKÎ
Hilkate âit, yaratilistan. Yaratilisa dâir. Yaratilista. * Zâti.
HILL
Helâl. Yapilmasi günah olmayan. * Harem-i Kâbe ile mikat arasi, hac
zamaninda Mekke-i Mükerreme disinda ihrama girilen yerin haricinde bulunan
saha.
HILLE
Istasyon, durak.
HILLET
Bir yere konup istirahat eden cemaat. * Yorgunluk. Kirginlik. *
Bosanmis kadinin iddet müddetinin sona ermesi.
HILLET
(C.: Hillel - Hilâl) Samimi ve cân-i gönülden olan dostluk. En güzel
takdir edici ve samimi arkadaslik. * Kilinç gedigi. * Nakisli deri. *
Agizda bâki kalan disler. * Disler arasinda kalan yemek artigi.
HILLEVF
Kocamis, ihtiyarlamis. * Yalanci, hilekâr.
HILM
Dogustan olan huy yumusakligi. Siddete tahammül. Nefsini heyecandan
korumak. * Vakar. Sükûn.
HILM-I HIMARÎ
Ifrat derecede yavaslik, yumusak huyluluk.
HILMAN
Çok, kesir.
HILMÎ
Hilm'e ait ve hilm'e bagli.
HILMIYYET
Yumusaklik, yavaslik, yumusak huyluluk.
HILV
Bos olus. Bosluk. (Bak: Hulüv)
HILYA'
Yirtici hayvanlarin küçügü.
HILYE
Güzel sifatlar. Süs. Zinet. Cevher. Güzel yüz. * Kilicin sapindaki
veya kinindaki zinet. * Suret. Hey'et. Görünüs.
HILYE-I SERIF
Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) mübarek vasiflarini anlatan
manzum veya nesir halindeki yazi.
HILYUN
Marçopa denilen ot.
HIM
Huy, mizac, tabiat.
HIM
Deveye âriz olan susuzluk hastaligi. * Kürtçede: Temel, esas.
HIMAL
Yük getirmek, yük tasimak.
HIMALE
(C.: Hamayil). Kiliç kayisi.
HIMAN
Susuz, susamis.
HIMAR
Merkep. Esek.
HIMARÎ
Himarla alâkali. * Esek gibi.
HIMAYE
Koruma. Korunma. Muzir seylerden muhafaza etme.
HIMAYE-I ETFAL CEMIYETI
Çocuk Esirgeme Kurumu.
HIMAZE
Katilik, siddet.
HÎME
f. Kütük, odun, kereste.
HIMEM
(Himmet. C.) Himmetler.
HIML
Yük. Tasinan agirlik.
HIML-I CESIM
Agir yük.
HIMLAC
Kuyumcular körügü.
HIMM
Suyu çok olan kuyu.
HIMMET
Kalbin bütün kuvveti ile Cenab-i Hakk'a ve sâir mukaddesata yönelmesi.
Kalb istegi ile gösterilen ciddi gayret. * Allah indinde makbul ve mübârek
bir kimsenin mânevi yardimi ile birisini korumasi, yardim etmesi. * Tabiî
sevk ve meyil ve heves. * Lütuf, yardim. (Bak: Mahiyet)Himmet kelimesinin
çok geçtigi bir ders:(S - Zindan-i atalete düstügümüzün sebebi nedir?C -
Hayat bir faaliyet ve harekettir. Sevk ise matiyyesidir. Iste himmetiniz
sevke binip mübareze-i hayat meydanina çiktigi vakit, en evvel düsman-i
sedid olan ye's rast gelir. Kuvve-i maneviyesini kirar. Siz o düsmana
karsi kilicini istimal ediniz. Sonra müzahametsiz olan hakkin hizmetinin
yerini zapt eden meylüttefevvuk istibdadi hücuma baslar. Himmetin basina
vurur, atindan düsürttürür. Siz hakikatini o düsmana gönderiniz. Sonra da
ilel-i müteselsiledeki terettübü atlamakla müsevves eden aculiyet çikar,
himmetin ayagini kaydirir. Siz yu siper ediniz. Sonra da, medeni-i bittab'
oldugundan ebnâ-yi cinsinin hukukunu muhafazaya ve hakkini onlar içinde
aramaga mükellef olan insanin âmâlini dagitan fikr-i infiradî ve
tasavvur-u sahsî karsi çikar. Siz de: olan mücahid-i âli-himmeti
mübarezesine çikariniz. Sonra baskasinin tekâsülünden görenek firsat
bulup, hücum edip belini kirar. Siz de: olan hisn-i hasîni himmete melce'
ediniz. Sonra da acz ve nefsin itimadsizligindan nes'et eden ve isi
birbirine birakmak olan düsman-i gaddar geliyor. Himmetin elini tutup
oturtturur. Size de: olan hakikat-i sâhikayi üzerine çikariniz. Tâ o
düsmanin eli o himmetin dâmenine yetismesin. Sonra Allah'in vazifesine
müdahale eden dinsiz düsman gelir. Himmetin yüzünü tokatlar, gözünü kör
eder. Siz de: olan kâr-âsinâ ve vazife-sinas olan hakikati gönderiniz. Tâ
onun haddini bildirsin. Sonra umum mesakkatin anasi ve umum rezaletin
yuvasi olan meylürrahat geliyor. Himmeti kaydeder, zindan-i sefalete atar.
Siz de: olan mücahid-i âli-cenabi, o cellâd-i sehhara gönderiniz. Evet
size mesakkatta büyük rahat var. Zira fitrati müteheyyiç olan insanin
rahati yalniz sa'y ve cidaldedir.)(Münazarat) (Velilerin himmetleri,
imdatlari, manevî fiilleriyle feyiz vermeleri, hâlî veya fiilî bir duadir.
Hâdî, Mugîs, Muîn ancak Allah'dir. Fakat insanda öyle bir lâtife, öyle bir
hâlet vardir ki, o lâtife lisaniyle her ne sual edilirse velev ki fâsik da
olsun Cenab-i Hak o lâtifeye hürmeten o matlubu yerine getirir. O lâtife
pek uzaktan bana göründü ise de teshis edemedim. M.N.)
HIMYAN
Dirhem koyduklari kap ve kemer.
HIMYATA
(Süryanicedir ve Tevrat'ta geçer.) Resul-ü Ekrem Hz. Muhammed'in
(A.S.M.) Ibranice bir ismidir.
HIMYE
Perhiz. Yiyecek ve içecekte sihhat için gösterilen ihtimam ve
dikkat.
HIMYEVÎ
Perhiz ile alâkali.
HÎN
An, zaman, vakit. Sira. Çag. * Kiyamet.
HÎN-I HÂCET
Ihtiyaca göre, ihtiyaç vakti.
HÎN-I SEFER
Yolculuk. * Ölüm zamani. Sefer zamani.
HÎNA
f. Sarki söyleme.
HINÂ-GER
f. Sarkici, sarki söyleyen.
HINA'
Hayvanin kösneyip erkek istemesi.
HINA
Hurma salkimi. * Bir çesit katran.
HÎNA KI
Vakta ki, ne zaman ki.
HINAS
(Hünsâ. C.) Kendilerinde hem erkeklik, hem de kadinlik alâmetleri
bulunan kimseler.
HINBER
(C.: Henâbir) Esek sipasi.
HIND
Hindistan'in kisa adi. * Bir kadin adi. (Asr-i saadette Hazret-i
Hamza'nin cigerlerini yiyen kadin, Ebu Süfyan'in karisi.) * Fetva
metinlerinde kadini temsil etmek üzere kullanilan umumi isimlerden birisi.
Digerleri: Fatima, Hatice, Zeyneb.
HINDEB
(Hindebâ-Hindebâe) Hindibâ, gündöndü çiçegi.
HINDÎ
Hind'e ait. * Hind ahalisinden olan, Hindli. * Bugün konusulan Hind
dillerinin en yaygin ve taninmis olani. * Güzel sanatlarda kullanilan ve
Hind'de yapildigi için de bu ismi alan bir kagit cinsi.
HINDU
f. Satürn (Zühal) gezegeni. * Benek, ben. * Hind'in Brahman
ahalisinden olan. * Hindliler gibi pek esmer adam.
HINDUBAR
f. Yazi hokkasi.
HINDUVANE
f. Kavun, karpuz.
HINDUVANÎ
Hindî kiliç.
HINE
Onurlu olma hâli, gururluluk.
HÎNE
Bir vakit.
HÎNEIZIN
(Zaman zarfi) o zaman, o sira.
HÎNEN
Zamanca, vakta, vakitçe, zaman olarak.
HÎN-I HACETTE
Lüzumlu zamaninda,
ihtiyaç oldugu vakit.
HINK
Kir at.
HINME
Boncuk adi.
HINNA'
Kanat.
HINNE
Cinnet, cünun, delilik.
HINOGLU
Zamanin adami, açikgöz, hilekâr kimse. Iblis, seytan, zamane, cin
fikirli.
HINS
(C: Ahnâs) Günah. * Yemin. * Ahdi bozmak. * Agir yük.
HINSARE
Küçük ve kisa.
HINV
Eyer agaci. * Iyegi kemiginin egrice ucu.
HIPNOTIZMA
(Bak: Ipnotizma)
HIPODROM
Fr. At yarislarinin yapildigi alan.
HIPOTENÜS
Fr. Mat: Bir dik üçgende dik açinin karsisinda bulunan kenar. (Diger
kenarlarin her birerlerinden büyük, toplamlarindan küçüktür.)
HIPOTEZ
(Bak: Faraziye)
HIR
Bir çesit çiçek.
HIRABE
Sehir disindaki yerlerde yapilan eskiyaliklara katilma. Daglarda
yapilan haydutluklarda bulunma.
HIRAKA
Su dökmek.
HIRAKL
Bir Rum padisahi.
HIRAM
f. Salinarak eda ve naz ile yürüme.
HIRAM
(Herem. C.) Piramitler, ehramlar.
HIRAMIS (HIRMIS)
Insanin üstüne siçrayip hamle eden arslan ve kaplan enigi.
HIRAN
Yavuzluk etmek. * Muti olmamak, itaat etmemek.
HIRAS
f. Korku. Sasirip bozulmak, ürküp çekinmek.
HIRASAN
f. Korkak, ürkek, korkan, çekinen.
HIRASE
f. Bostan korkulugu. Korkutacak sey.
HIRASET
(Bak: Harâset)
HIRAVE
Degnek, asâ.
HIRBA
Bukalemun denen bir hayvan. * Mc: Devamli fikir degistiren
kimse.
HIRBIZ
(C.: Harâbize) Mecusilerin atesinin hizmetkâri.
HIRC
(C.: Ahrâc) Yilan basi dedikleri ufak beyaz boncuk. * Günah. * Göz
kamasmak.
HIRCAB
Uzun. * Büyük çömlek.
HIRCAS
Gövdeli, iri vücutlu, cesim.
HIRDEBE
Korkak, ihtiyar, yasli kimse.
HÎRE
(Bak: Hiyre)
HIRED-AMUZ
f. Ögretmen, muallim.
HIREF
(Hirfet. C.) Meslekler, san'atlar.
HIREK
Karaman koyunundan daha küçük yapida, yassi ve genis kuyruklu bir
koyun cinsi.
HIRFET
(C.: Hiref) Meslek, san'at.
HIRMAN
Mahrum
olmak, mahrum kalmak. (Asli, mahrum etmektir)
HIRMAS
Arslan, esed.
HIRMEN
f. Harman.
HIRMET
Cima sehveti.
HIRR
Kedi.
HIRRE
Disi kedi.
HIRSA
Azicik derisi yarilan bas yarigi.
HIRSIYAN
Karin derisinin içi. * Fil derisinin içi.
HIRSEMM
Yumusak tas.
HIRTA
(C.: Hirâ) Zayif disi koyun.
HIRTAL
Uzun, tavil.
HIRVAL
(Hervele) Yürümek ile kosmak arasinda bir nevi yürüyüstür.
HIRZUN
Bir küçük canavar.
HÎS
Ürkmek. * Kaçmak, firar.
HÎS
Meselik. * Arslan yatagi.
HISA
(C.: Ahsâ) Kumlu yerde olan dibi yakin kuyu.
HISAB
(C.: Hisâbât) Hesap, aritmetik.
HISAB-I AMELÎ
Mat: Pratik hesap, aritmetik.
HISAB-I NAZARÎ
Mat: Teorik hesap.
HISABA ÇEKMEK
Hesap sormak, hesap aramak.
HISABÎ
Hesabini iyi bilen. * Mc: Tamahkâr, cimri, hasis, eli siki.
HISAL
(Bak: Hisal)
HISAN
Aygir, damizlik erkek at.
HISAR
(Hasr. dan) Etrafini alma, kusatma. * Kale. Etrafi istihkâmli
yer.
HISAR ERI
Kale muhafizi.
HISARLI
Hisarla çevrili yer. * Hisarda oturan, kalede mukim. * Ask: Sinirlarda
bulunan sehir ve kalelerde topçuya ait hizmetlerde kullanilan bir sinif
asker. Bunlara Istanbul'dan gönderilen "topçuagasi" kumanda ederdi.
Hisarlilar, bölük ve ortalara ayrilmamisti. Sayilari sinirli ve sabit
degildi.
HISBAN
Zan. * Itikat.
HISBE
Ecir, sevap. * Islâm hukukunda, devlet muhasebesi. Muhasebe dairesi. *
Huk: Hisbe, daha sonraki çaglarda zabita, çarsi zabitasi, ahlâk zabitasi
gibi degisik müesseselerin adi oldu.
HISÎL
Dag agaçlarindan bir cins. * Kisa boylu adam.
HISKIL
(C.: Hasâkil) Her canavarin yavrulari içinde küçük olani.
HISL
(C.: Husul) Yumurtasindan yeni çikmis olan kertenkele yavrusu.
HISREME
Üst dudagin ortasinda olan daire.
HISS
Duymak. Farkina varmak. Duygu. * Bir kimsenin haline aciyip rikkat ve
sefkat eylemek. * Bir seyi idrak edip suur hâsil eylemek. Bedendeki his
uzuvlarindan birisini müteessir eden bir seyin mevcudiyetini idrak
eylemek.
HISS-I KABL-EL VUKU'
Bir seyi vukuundan önce hissetmek.
HISS-I SÂDIS
Altinci hiss, altinci duygu.(Kalb ile vicdan, mahall-i iman. Hads ile
ilham, delil-i iman. Bir hiss-i sâdis, tarik-i iman. Fikr ile dimag,
bekçi-i iman) (Lemaat. dan)
HISS-I SELIM
Selim his. Her çesit zarar verebilecek olan, müsbet olmayan ve serre
giden seylerden kendini koruma hissi. * Saglam ve insani yaniltmayan
his.
HISSE
Pay. Nasip. Kismete düsen kisim. Vârise intikal eden kisim.
HISSE-I MÜFREZE
Fik: Bir topragin taksiminde vârislerden her birisinin hissesine
isabet eden yer.
HISSE-I SÂYIA
Fik: Müsterek bir malin her bir cüz'üne sirayet eden hisse, pay. *
Ortaklar arasinda taksim edilmemis olan müsterek mal. Meselâ: Bir kitaba,
bir kaç kisi ortak ve taksim de mümkün degil ise; her hissedarin kitabin
umumuna sahip olmasi.
HISSEÇIN
f. Hisse alma, pay alma.
HISSEDAR
Hisse sâhibi, hissesi olan.
HISSEMEND
f. Hisseli olan. Pay alan, nasipli. * Ders alan.
HISSEN
His itibariyle, duygulanarak, hislenerek.
HISSE SENEDI
Sermayesi paylara bölünebilen ticaret sirketlerinde, ortalikdan dogan
haklari ve sermaye payini temsil eden degerli evrak.
HISSET
Cimrilik. Bahillik. Tamahkârlik. * Alçaklik.
HISSEYAB
f. Hisselenen. Faydalanan. Hisse alan.
HISSÎ
Duyguya ait, hisse müteallik. Ruhen ve kalben anlasilan. Akli muhakeme
ile olmayip his ile olan.
HISSIYAT
Duygular. Hisler.(Insanda binlerle hissiyat var. Herbirisinin ask gibi
iki mertebesi var. Biri mecâzi, biri hakiki. Meselâ: Endise-i istikbal
hissi herkeste var; siddetli bir surette endise ettigi vakit bakar ki, o
endise ettigi istikbale yetismek için elinde senet yok. Hem rizk cihetinde
bir taahhüd altinda ve kisa olan bir istikbal, o siddetli endiseye
degmiyor. Ondan yüzünü çevirip, kabirden sonra hakiki ve uzun ve gafiller
hakkinda taahhüd altina alinmamis bir istikbale teveccüh eder. Hem mala ve
câha karsi siddetli bir hirs gösterir, bakar ki: Muvakkaten onun
nezaretine verilmis o fâni mal ve âfetli söhret ve tehlikeli ve riyâya
medâr olan câh, o siddetli hirsa degmiyor. Ondan, hakiki câh olan
meratib-i maneviyeye ve derecat-i kurbiyeye ve zâd-i âhirete ve hakiki mal
olan a'mâl-i sâlihaya teveccüh eder. Fena haslet olan hirs-i mecazî ise,
âlî bir haslet olan hirs-i hakikiye inkilâb eder.Hem meselâ: Siddetli bir
inad ile; ehemmiyetsiz, zâil, fâni umurlara karsi hissiyatini sarfeder.
Bakar ki, bir dakika inada degmiyen bir sey'e, bir sene inad ediyor. Hem
zararli, zehirli bir sey'e inad namina sebat eder. Bakar ki, bu kuvvetli
his, böyle seyler için verilmemis. Onu onlara sarfetmek, hikmet ve
hakikata münâfidir. O siddetli inadi, o lüzumsuz umur-u zâileye vermeyip,
âli ve bâki olan hakaik-i imaniyeye ve esasat-i Islâmiyeye ve hidemat-i
uhreviyeye sarfeder. O haslet-i rezile olan inad-i mecazî, güzel ve âlî
bir haslet olan hakiki inada, yâni hakta siddetli sebata inkilâb eder.Iste
su üç misal gibi, insanlar, insana verilen cihazat-i maneviyeyi, eger
nefsin ve dünyanin hesabiyle istimal etse ve dünyada ebedî kalacak gibi
gafilane davransa, ahlâk-i rezileye ve israfat ve abesiyete medar olur.
Eger hafiflerini dünya umuruna ve siddetlilerini vezaif-i uhreviyeye ve
maneviyeye sarfetse, ahlâk-i hamîdeye mense,' hikmet ve hakikata muvafik
olarak saadet-i dâreyne medar olur.Iste tahmin ederim ki, nâsihlerin
nasihatlari su zamanda te'sirsiz kaldiginin bir sebebi sudur ki: Ahlâksiz
insanlara derler: "Hased etme! Hirs gösterme! Adavet etme! Inad etme!
Dünyayi sevme!" Yâni, fitratini degistir gibi zahiren onlarca mâlâyutak
bir teklifte bulunurlar. Eger deseler ki : "Bunlarin yüzlerini hayirli
seylere çeviriniz, mecralarini degistiriniz. "Hem nasihat te'sir eder, hem
daire-i ihtiyarlarinda bir emr-i teklif olur.M.)
HISSIYAT-I HAFIYYE
Gizli hisler, duygular.(Ehl-i imana hücum eden ehl-i dalâlet, bu asir
cemaat zamani oldugu cihetle, cemiyet ve komitecilik mâyesiyle bir sahs-i
manevî ve bir ruh-u habis olmus. Müslüman âlemindeki vicdan-i umumî ve
kalb-i küllîyi bozuyor ve avamin taklidî olan itikadlarini himaye eden
Islâmî perde-i ulviyeyi yirtiyor ve hayat-i imaniyeyi yasatan an'ane ile
gelen hissiyat-i mütevariseyi yandiriyor. R.N.)
HISSIYAT-I MÜTEVARISE
Geçmis ecdaddan yeni nesle intikal edip gelen hisler. (Hürmet ve hayâ
hisleri gibi)
HISSIYAT-I ULVIYE
Yüksek hisler, ulvi duygular.
HISSIYET
Duygululuk, hissîlik.
HÎS
(C.: Hisân) f. Akraba. Ayni soydan olan.
HISAM
Kirmak. * Kesmek.
HÎSAN
(Hîs. C.) f. Akrabalar. Ayni sülâleden olanlar.
HISAS
Içinde ot olan çuval.
HÎSAVEND
f. Akraba, soysop.
HÎSAVENDÂN
(Hîsâvend. C.) f. Akrabalar, soysoplar.
HISDAR
f. Temizlik kurallarina çok sadik olan ve riayet eden adam.
HISIN
Kokmus tuluk.
HISMET
Hürmet. Heybet ve utanmak, istihyâ. Bozulup kalmak. * Gadap ve siddet.
Hiddet.
HISNE
Kin tutmak. * Çirkin ve pis kokmak.
HIST
Eskiden kullanilan, kisa el mizragina benzer bir savas âleti. Daha
ziyade Osmanli ordularinda bulunan bu silâh, özellikle hassa birliklerine
verilirdi.
HÎSTEN
f. Kendi.
HÎSTENDAR
f. Kendine iyi bakan, sagligini koruyan.
HISVE
Yaramaz kimse. * Çok rezil kimse.
HÎT
Devekusu sürüsü.
HITAB
Söz söyleme. Topluluga veya birisine karsi konusma. (Bak: Fasl-i
hitab)
HITABEN
Birinin yüzüne söyleyerek, ona hitab ederek. Tevcih-i kelâm eyleyerek.
Birine dogru hitab ederek.
HITABE(T)
Cemaate, topluluga veya birisine karsi söz söylemek. Güzel ve faideli
söz konusmakla halka dinletmek. Güzel söz söyleme san'ati. Hutbe okuma.
Nutuk irâdetmek. * Man: Makbul ve zannî mukaddemelerden terekküb eden
kiyas.
HITABET BERATI
Eskiden vazifeli cami hatiblerine, hatiblige tayin olduklarina dair
verilen vesika. (Osmanli Imparatorlugu zamaninda yan zamanda halife olan
padisahi temsil eden, cuma ve bayram hutbelerine çikan bu hatiblere pek
fazla ehemmiyet verilirdi. Hitabet berati olmayan hatibler, cuma ve
bayramlarda hutbe okuyamazlardi.)
HITABIYYAT
Hitabolunarak söylenen sözler.
HITAFE
Çagirmak.
HITAM
Son, nihayet. * Bir seye mühür basmak. Yazinin veya istidanin sonunu
mühürlemek.
HITAMPEZIR
f. Biten, hitâm bulun, sona eren, nihayet eren.
HITAMUHU MISKÜN
Onun mühürü (sonu) misktir, meâlinde Mutaffifîn Suresi'nin 26.
âyetinden bir kisimdir. Onda Cennet nimetlerinden bahsedildigi gibi, bu
kelâm tatbikatta sözün, sohbetin sonunu hos ve güzel sözle bitirmege
denilir. dersin veya sohbetin sonunda okunmasi ile söze nihayet verilmesi
gibi.
HÎTAN
(Hâit. C.) Duvarlar. Mânialar, hâiller, engeller. * Avlular.
HITAN
Erkek çocugun sünnet edilmesi. * Tenasül uzvunun sünnet yeri.
HITANET
Sünnetçilik.
HITAR
Saçma söz, mânâsiz kelâm.
HITL (HETL)
Yorgun deve. * Yagmurun araliksiz olarak yagmasi. * Sürekli olarak
gözyasi akmak.
HITR
Faydasiz ve mânâsiz söz, bos lâf, yalan.
HITRAFÎ
Demirci. * Kuyumcu.
HIYAB
(Hiyâbet) Kabahat, suç, günah. * Kötü bir durumun baslangici. *
Yokluk.
HIYAC
Vurusma, kital. * Müteheyyiç olmak. Muztarib olmak. * Otun
kurumasi.
HIYADE
Evmek. * Tevbe etmek.
HIYAKET
Dokumacilik.
HIYAL
Taraf, yan, cânib. Hizâ. * Bir hayvanin kisir olma hâli.
HIYAM
(Hayme. C.) Çadirlar, haymeler.
HIYAM
(Himân. C.) Susayanlar, suya ihtiyaci olanlar.
HIYAMIYYE NEZARETI
Tar: 1826 senesinde Yeniçeri Ocagi'nin ilgasi üzerine kaldirilan Çadir
Mehterleri yerine kurulan daire.
HIYAN
Zaman, devre.
HIYANET
(Bak: Hiyânet)
HIYASET
Dikmek.
HIYAT
(Hiyâtet) Bir seyin etrafini çevirme.
HIYAT
Çagirmak.
HIYATA
(Hiyatet) Terzilik. Dikis yapmak.
HIYAZ
(Hayz. C.) Kadinlarda meydana gelen aybasi halleri.
HIYAZET
Toplama, bir araya getirme. * Bir seyi kendine mal etme.
HIYEL
(Hile. C.) Aldatmacalar, hileler, sahtekârliklar.
HIYELA
Kibir, gurur, enaniyet, kendini begenmislik.
HIYEM
(Hayme. C.) Çadirlar.
HIYERARSI
Fr. Mevkilerin, salâhiyeterin ve rütbelerin önem sirasi. * Sira
gözetilerek yapilan herhangi bir tasnif. * Huk: Ayni teskilâta bagli
kisiler arasinda yukaridan asagiya bir kontrol imkâni veren ve bu suretle
asti üste baglayan alâka.
HIYEROGLIF
Fr. Eski Misirlilar'in
yazisi.
HIYMAN
Susuz.
HIYNE
Vakar, ciddiyet.
HÎZ
f. Atilan, kalkan, siçrayan.
HÎZ
f. Yükselme. * Hislenerek cosma. * Dalga.
HIZA
Bir seyin karsisi, mukabili. Bir dogru çizginin devami ile hâsil olan
cihet, düzlük, sira. * Devenin ve atin ayaklari altinda yere bastigi
yerler. * Nalin. * Taraf.
HIZAYA GELMEK
Yola gelmek, düzelmek.
HIZAB
Boya, levn. * Kina.
HIZAB
f. Rüzgârin etkisiyle deniz suyunda meydana gelen hareket,
dalga.
HIZAB(Î)
Kisa boylu bodur kimse.
HÎZAB-ENGIZ
f. Dalga kaldiran.
HIZAM
Kolan ve bagirdak denilen nesne. (Besikte çocuklara baglarlar.)
HIZAME
(C.: Hazâyim) Yular burunlugu.
HÎZAN
f. Kalkan, siçrayan. * Bitlis vilâyetine bagli bir kaza ismi.
HIZANE
(Hizânet) Hazine, kiymetli mücevheratin saklandigi yer. *
Hazinedarlik. * Mc: Kalb, gönül, hatir.
HIZB
Cemaat. * Takin, kisim, firka. Parti. * Âlim ve sâlih bir zâtin
re'yine tâbi olup onunla bir gaye ugrunda beraber çalisanlar.
HIZB-ÜL KUR'AN
Kur'an Cemaati. Kur'an'a ciddi ve samimi olarak baglanip, ona hizmet
için mücahidane bir surette çalisan ve fenâliklardan korunan müslümanlarin
toplulugu ve cereyani. * Kur'an'in bir cüz'ünün dörtte biri. * Zikir ve
dua için Kur'an'dan alinmis bir kisim âyetler.
HIZB-ÜS SEYTAN
Seytana ve nefislerine tâbi olanlarin grubu. Allah'in kanun ve
nizamina tâbi olmadan kafalarina güvenerek ve nefsanî arzularina uyarak
gitmek isteyenler. Milleti, memleketi ve mukaddesati yikmaga çalisan ve
ahlâksizliga alistiranlarin ve dinsizlerin toplulugu ve cereyani.
HIZBA
(C.: Hazâbî) Engebeli arazi, ârizali toprak.
HIZBER
(Hizebr) (C.: Hezâbir) f. Aslan, gazanfer. * Mc: Cesur, yigit,
kahraman, yürekli adam.
HIZBULLAH
Allah için din ugrunda ciddi gayret sâhibi olan ve din düsmanlariyla
aslâ hakiki dost olmayan mücahid cemaat. "Hizb-ül Kur'an" tabiri de ayni
mânada kullanilir. (Kur'an-i Kerim'de 5:56 ve 58:22 âyetlerinde
zikredilir.)
HIZEBR
(Bak: Hizber)
HIZEBRAN
(Hizebr. C.) f. Aslanlar.
HÎZEM
f. Yakacak odun. Yakit olarak kullanilan odun.
HÎZEMKES
f. Odun yaran veya tasiyan köylü.
HÎZENDE
f. Siçrayici, firlayici.
HIZFER (HIZFÂR)
(C.: Hazâfir) Taraf. Nâhiye.
HIZIP GÜLÜ
Tezhib istilahlarindandir. Yazma mushaflarda hizblerin basina konulan
isaretlere verilen addir.
HIZLAN
(Hezlan) Yalniz basina kalip zelil olmak, yardimcisiz kalmak. *
Muhafaza ve rahmet-i Ilâhiyeden mahrumiyet.
HIZMET
Birinin isini görme. Bir kimsenin hesabina veya menfaatina is görme,
bu suretle yapilan is, vazife. Memuriyet. * Bir insan, hayvan veya nebatin
muhtaç oldugu isler ve takayyüdat.
HIZMET-I ASKERIYE
Askerlik hizmeti. Askerlik vazifesi.
HIZMET-I IMANIYE
Imana ait hizmet. Iman ve Kur'an hakikatlarinin mukni ve ilmi
delillerle anlasilmasina hizmet etmek; nesrinde, tebliginde
çalismak.
HIZMETGÜZAR
f. Komisyoncu. * Sunun bunun isini görüveren.
HIZMETKÂR
Hizmet yapan kimse. Hizmetçi.
HIZRIYYE
(C.: Hizari) Saglam, sert yer.
HIZVE
Ganimet malini vermek. * Yan.
HIZY
Horluk, hakirlik. Züll. Sirri fâs olmus, rüsvay olmus kimse.
HIZYE
Uzun kesilmis et parçasi.
HIZZE
Sürur, sevinç, nese, nesat.
HIZZEB
Soylu at.
HOBI
ing. Her zamanki çalismalarin haricinde yer alan dinlendirici bir
merak veya islem. Severek yapilan is, vakit geçirme yolu.
HOCA
f. Muallim. Efendi. Muteber ve büyük zât.
HOCA-I DÂNÂ
Âlimlerin hocasi, çok büyük âlim kimse.
HOCA-I KÂINAT
Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir nâmi.
HOCA TAHSIN EFENDI (FILÂTÎ)
(Vefati: Mi. 1880) Yanya civarindan (Filâtli) olup Osmanli Alimlerinin
sonuncularindandir. Tarih-i Tekvin ve Esas-i Ilm-i Hayat gibi eserleri
vardir.
HOCA-VÂRI
Hocaya benzer surette.
HOD
f. Kendi. * Migfer, bas zirhi.
HODARA
(Hod-ârâ) f. Kendini süsleyen, kendini medheden, öven.
HOD-BE-HOD
f. Kendi basina, kendi kendine.
HODBIN
f. Baskasina hak tanimayip, kendi lezzet ve menfaatini tâkib eden.
Bencil. Enaniyetli. Kibirli.
HODBINÎ
f. Hodbinlik. Kendi menfaat ve lezzetini düsünmek.
HODENDIS
(Hod-endis) f. Kendini düsünen. Kendi için endise eden. Baskasinin
isine yaramayan.
HODFURUS
f. Kendini begendirmege çalisan. Övünen.
HODGÂM
(Hodkâm) f. Kendi keyfini düsünen. Kendini begenmis.
HODGESTE
f. Kendine dikkat etmeyen.
HODKÜS
f. Kendini öldüren, intihar eden.
HODNÜMA
f. Gösteris meraklisi. Gösterise merakli olan kimse.
HODPEREST
f. Magrur. Kendini çok begenen. Kibirli.
HODPESEND
f. Kendini begenen. Magrur.
HODREY
f. Kendi bildigine giden. Kendi rey ve fikriyle is gören.
HODRI MEYDAN
"Kendine güvenen meydana çiksin!" mânâsinda meydan okuma, kafa
tutma.
HODRU
f. Kendiliginden.
HODSER
f. Dikbasli, âsi, serkes. * Kendi kendine giden, müstakil.
HODSERÂNE
f. Dik baslilikla, serkescesine. Kimseyi dinlemeden.
HODSITA(Y)
f. Kendini öven, medheden.
HOKEÇ
Burulmus erkek kuzu.
HOKKA
Cam, seramik veya metalden yapilmis küçük kutu biçimindeki kap.
(Bilhassa içine mürekkep konulur.)
HOKKA-I BÎMAGZ
Akilsiz ahmak kimse.
HOKKA-I MINA
Sema, gök yüzü.
HOKKABAZ
Elçabuklugu ile birtakim sasirtici oyunlar göstermeyi kendine meslek
edinmis kisi. * Mc: Baskalarini aldatarak yalan ve hile ile is çeviren
kimse.
HOL
ing. Sofa.
HOLDING
ing. Bir sirketin diger bir sirkete, onun idaresine hâkim olacak
oranda istirak etmesini ifade eden hukuki alâka.
HOMOGEN
Fr. Bütün elemanlari ayni yapida veya ayni keyfiyette olan. * Kim:
Ayni cinsten olan. Çesitli elementlerin birlesmesiyle meydana gelmelerine
ragmen, bütün kütlelerinde ayni özellikleri gösteren maddelerdir.
HONA
Erkek geyik.
HOPPA
Herseye girisen hafif mizaçli çocuk tabiatinda olan kimse. Yersiz
davranislarda bulunan, diledigince davranan kisi. Delismen, simarik.
HOR
f. Kiymetsiz, ehemmiyetsiz. Adi. * Günes, isik, aydinlik. * Yiyen,
yiyici anlaminda olup, birlesik kelimeler yapilir. Meselâ: Miras-hor :
Miras yiyen.
HORANTA
f. Ayni çati altinda yasayan kisiler, ev halki.
HORASAN
f. Iran'in dogusunda bir memleket adi. * Erzurum vilâyetine bagli bir
kasaba adi. * Tugla tozu ile kireçten yapilan bir nevi saglam harç ismi. *
Kelime mânasi: Dogan günes.
HORASANÎ
f. Horasana ait. Horasanli. * Sariktan daha büyük görünen hoca
kavugu.
HORATA
(Rumca) Saka, eglence, lâtife, mizah.
HORDA
Fr. Göçebe ve ilkel olarak yasayan, yagmacilik eden insan
toplulugu.
HORLUK
Hakaret, zillet.
HORMON
yun. Salgi bezlerinden çikip kana katilan maddelerin genel adi.
HORNITO
Isp. Küçük firin. * Jeo: Genellikle patlamalar neticesinde meydana
gelen, lâv fiskirmalarinin volkan selleri yüzeyinde meydana getirdigi
kabarcik.
HOROS
Tar: Eskiden Istanbul'da ekmekçi, francalaci ve uncu degirmenlerinde
mevcut üst ve alt taslarinin bulundugu ve etrafindan hayvanin döndügü
yere, esnaf arasinda verilen addir.
HORST
Alm. Jeo: Bir çukur veya hendegin, tersine, faylar arasinda yükselmis
kesimi.
HORTLAK
Bazilarin hakikatsiz ve batil inanisina göre mezarda dirilip geceleri
çikarak dolastigi tevehhüm edilen ölü. Cadi, vampir.
HOSPODAR
Osmanli Imparatorlugunca XV. yy.dan 1866-1881'e kadar Bogdan ve
Eflak'i yönetmekle vazifelendirilen Romen prenslerinin ünvani.
HOSTES
ing. Umumi tasitlarda, daha ziyade uçaklarda yolculari agirlayan kiz
veya kadin.
HOS
f. Iyi, güzel. * Tatli. * Tuhaf, garip.
HOSA
f. Ne güzel, ne iyi, ne hos.
HOSAB
f. Suyu, havasi iyi olan yer. Parlak, berrak. Elmas, inci gibi
seylerin parlakligi. * Hosaf.
HOSAFIN YAGI KESILMEK
Ist: Bozulmak, bir cevap bulamamak, mahcup olmak.
HOS-ALEF
f. Çok fazla yiyen hayvan. * Mc: Helâl haram demeden her seyi yiyen
kimse.
HOSÂMED
f. Hos geldi.
HOSÂMED GÛ
f. Hos geldin, diye söyleyen.
HOSÂMEDÎ
Hos geldin demek, hos geldine gitmek.
HOSANE
f. Güzel, iyi, lâtif.
HOSAVAZ
f. Sesi güzel olan. Güzel sesli.
HOSAYENDE
(C.: Hosâyendegân) f. Hosa giden, hoslanilan, begenilen.
HOSBES
Selâmsabah, hatir sorma, birbirine rastlayan iki ahbab arasinda
söylenilen ilk sözler.
HOSBU
f. Güzel kokulu, hos kokan.
HOSBUDE
f. Iyi oldu, iyi olurdu.
HOSBUYÎ
f. Iyi kokulu olmak, güzel kokmak.
HOSDIL
f. Memnun, neseli. Gönlü hos.
HOSE-ÇIN
(Bak: Huseçin)
HOSEDA
f. Hareket ve davranisi hos ve güzel olan.
HOSELHAN
f. Güzel ve hos makale okuyan.
HOSENDAM
f. Boyu bosu güzel ve düzgün olan.
HOSGÛ
f. Hos konusan, tatli dilli. Konusmalari kirici olmayan.
HOSGÜVAR
f. Hazmi kolay, tatli, hos, sindirici.
HOSGÜZESTE
f. Hos geçmis tatli zaman.
HOSHAL
f. Hali vakti iyi, bahtiyar, mes'ud.
HOSHAN
f. Okuyusu güzel
HOSHIRAM
f. Güzel yürüyüslü, güzel gidisli.
HOSKADEM
f. Ugurlu ayagi olan, ayagi ugurlu.
HOSKALEM
f. Kâtip. Iyi yazi yazan. * Hilekâr, hileci.
HOSKÂM
f. Memnun, rahat, arzu ve isteklerine ulasmis.
HOSMANZAR
f. Manzarasi güzel. Güzel görünen. * Mc: Güzel yüzlü. Simasi güzel
olan.
HOSMENIS
f. Huyu, tabiati iyi. Güzel huylari olan.
HOSMESREB
f. Sevimli, güzel huylu.
HOSNEVA
f. Sesi güzel olan. Güzel sesli.
HOSNIGÂH
f. Güzel bakisli.
HOSNIHAD
f. Iyi yaradilisli, güzel huylu.
HOSNISIN
(C.: Hos-nisinân) f. Göçebe. * Rahat yerlesmis.
HOSNUD
f. Memnun, râzi, gönlü hos edilmis.
HOSNUDLUK
Memnuniyet, râzilik.
HOSNÜMA
f. Güzel görünen.
HOSREFTAR
f. Gidisi, yürüyüsü güzel. Güzel gidisli.
HOSRU(Y)
f. Tatli yüzlü, sevimli.
HOSSOHBET
f. Konusmasi tatli, sohbeti güzel.
HOSTER
f. Daha lâtif, daha hos.
HOTOZ
Eski zamanda kadinlarin baslarina giydikleri süslü serpus. * Hayvan,
kus ve tavuk tepesi. * Yapilarin ve esyalarin üzerine konulan
tepelik.
HOV
Av kusuyla yapilan av. * Av kusunu, yanina celbetmeye mahsus bir
kelime-i beynelmileldir.
HOVARDA
Sefih, çapkin. Malini mülkünü zevk u safa yolunda harcayan, sefâhette
sarfeden.
HÖDÜK
Kaba, nezaketsiz. Gabi, acemi, vurdumduymaz.
HÖL
Yaslik, nem, rutubet.
HÖRGÜÇ
Devenin sirtindaki tümsek.
HÖYÜK
Kazildiginda içinden eski eserler çikan alçakça toprak tepe.
HU
"O" mânasina zamir olup, Kur'an-i Kerim'de, bir Allah'tan baska ilâh
olmadigini ifade eden ve kelime-i tevhid olan bu lâfzinda seklinde 26 defa
zikredilmistir. Müstakil olarak "hüve" diye okunur. (Bak: Hüve)
HUB
(Hâbb) Günah.
HUB
f. Hos, güzel, iyi.
HUBAB
Muhabbet. * Mahbub, sevgili olan. * Su üzerinde olan kabarcik ki,
habab-ül mâ' derler.
HUBAHIB
Yildiz böcegi. * Bahil bir kimsenin adi.
HUBAK
(C.: Hubek) Suya ve kuma rüzgârin etkisiyle yol yol görünen
yerler.
HUBAN
f. Güzeller, iyiler.
HUBANNAME
Edb: Güzel ve yakisikli gençler hakkinda yazilan kitap. (Güzel
kadinlar hakkinda yazilanlara ise "zenanname" denilir.)
HUBAR
Tasli, yumusak yer.
HUBARA
(C.: Hubârât) Toy kusu.
HUBAS
Degirmen unlugu.
HUBASE
Ganimet mali.
HUBASE
Selin derede kazip yiktigi yerler.
HUBA'SEN
(C.: Huba'senât) Yogun ve kati nesne.
HUBAT
Cinnete benzer bir sefahet.
HUB-AVAZ
f. Güzel sesli, sesi güzel olan.
HUBB
(Hibâb - Hibb - Mehabbet) Sevgi, muhabbet, baglilik, dostluk. Bir seyi
birisine sevdirmek. * Hulus, lüzum ve sübut. * Muhafaza ve imsâk.
HUBB-U CAH
f. Söhret düskünlügü, makam sevgisi. Rütbe hirsi.(Insanda, ekseriyet
itibariyle hubb-u câh denilen hirs-i söhret ve hodfürusluk ve san ü seref
denilen riyakârâne halklara görünmek ve nazar-i âmmede mevki sahibi
olmaga, ehl-i dünyanin her ferdinde cüz'î küllî arzu vardir. Hattâ o arzu
için, hayatini feda eder derecesinde söhretperestlik hissi onu sevkeder.
Ehl-i âhiret için bu his gayet tehlikelidir. Ehl-i dünya içinde gayet
dagdagalidir; çok ahlak-i seyyienin de menseidir; ve insanlarin da en zaif
damaridir. Yâni: Bir insani yakalamak ve kendine çekmek, onun o hissini
oksamakla kendine baglar; hem onun ile onu maglub eder. M.)
HUBB-U EHL-I BEYT
f. Ehl-i Beyt'e olan sevgi ve baglilik. Hz. Peygamber'in (A.S.M.)
neslinden gelenleri, onun izinden gidenleri ve onun yolunda sâdik olup
sebat edenleri sevmek.
HUBB-UL VATAN
Vatan sevgisi.
HUBB
Hilekâr, dolandirici, aldatici, kurnaz.
HUBBAN
Habbeler, tâneler, tohumlar. (Hibeb de ayni meâldedir).
HUBBAZÎ
Ebegümeci.
HUBBE
Dostluk.
HUBEB
(Habbe. C.) Bugday, misir, arpa gibi ufak ve yuvarlak nebatatin
taneleri.
HUBESA
(Habis. C.) Habisler, pis seyler. * Abdestsiz, gusülsüz gezen pis
kâfirler.
HUBEYB
(Hubeybe) (C.: Hubeybât) Küçük tane, ufak tane, tanecik.
HUBEYBAT
(Hubeybe. C.) Küçük tanecikler.
HUBÎ
f. Güzellik.
HUBLA
Gebe, hâmile.
HUBLE
Boyuna takilan süs esyasi.
HUBNE
Koltuk altina koyup getirilen sey. * Kaftan etegi. * Don.
HUBR
Bilme, ilim. * Sinamak, tecrübe.
HUBRE
Etten ve baliktan aldiklari hisse.
HUBRU(Y)
(C.: Hubruyân) Yüzü güzel olan. Güzel yüz.
HUBS
Kötülük, fenalik, yaramazlik.
HUBS
Vakfolan nesne.
HUBSE
Tutuk mânâsina bir isim.
HUBS
Sesi güzel olan bir kus.
HUBTER
(Hub-terin) f. En güzel, pek güzel.
HUBU'
Çocugun aglamaktan dolayi sesinin kesilmesi.
HUBUB
(Hubüb) (Habâb.
C.) Su üzerinde kabarciklar.
HUBUB
Tohumlar, tâneler.
HUBUBÂT
Habbeler, tâneli nebatlar, taneler.
HUBUL
(Habl. C.) Urganlar, ipler, halatlar.
HUBUL
El ve ayak kesmek.
HUBUR
Sevinç, sürur, gönül ferahligi. Sadüman olmak. * Âlimler.
HUBUR
Haberler. Havadisler.
HUBUT
Bâtil olmak. Beyhude, ise yaramaz olmak.
HUBUT
Asagiya inme, düsme.
HUBÜK
(Habîke ve Hibak. C.) Habîkeler ve hibaklar. (Bak: Habîke)
HUBÜS
Necaset, çirkinlik.
HUBZ
Ekmek.
HUBZ-I HINTA
Bugday ekmegi.
HUBZ-I SAÎR
Arpa ekmegi.
HUBZE
Ekmek parçasi. Bir parça ekmek. * Kül pidesi.
HUC
f. Horoz ibigi. * Kus taci, ibik. * Koç. * Horoz ibigi adli bir
çiçek.
HUC-I HURUS
Horoz ibigi.
HUC-I HÜDHÜD
Ibibik ibigi, hüdhüd kusunun ibigi.
HUCEE
Çok nikâh ve çok cima eden erkek. * Sisman ve agir kimse.
HUCESTE
f. Saâdetli, mutlu. Hayirli, ugurlu, meymenetli.
HUCESTE-HISAL
f. Güzel huylu, tabiati ugurlu.
HUCESTE-RE'Y
Reyi, fikri ve düsüncesi isabetli ve ugurlu.
HUCNE
Kusak.
HUCRE
(Bak: Hücre)
HUCUB
(Hicab. C.) Perdeler, hicablar, hâiller.
HUCURAT
(Hücre. C.) Hücreler, odaciklar.
HUCURAT SURESI
Kur'an-i Kerim'de 49. suredir. Medine-i Münevvere'de nâzil
olmustur.
HUCZE
(C.: Hucez) Kusak yeri. * Atesli odun parçasi.
HUD
(Hâid. C.) Büyüklük. * Çok hürmet. * Bir Peygamber ismi. Rifk, sükun
ve vakar ile muttasif oldugu için bu Peygambere Hud ismi verilmistir.
(A.S.) Yahudilere de bu isim söylenilmistir. Nuh tufanindan sonra Yemen
diyarinda Hadremud civarinda Ahkaf denilen yerde Ad Kavmine gönderilen
Peygamber Hud (A.S.) idi.
HUD SURESI
Kur'an-i Kerim'de 11. sure olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil
olmustur.
HUD
f. Migfer, bas zirhi.
HUDA
f. Rabb. Sâhib. Cenab-i Hak. Hâlik.
HUD'A
Hile, oyun. Aldatma. Düzen. Mekir. * Bir kere aldanmak. * Herkese
aldanan. Safdil.
HUDABIN
Hakki ve hakikati gören. Cenâb-i Hakk'i taniyan.
HUDADAD
f. Allah vergisi. Mevhibe-i Ilâhî.
HUDAHAN
f. Sehâdet parmagi.
HUD'AKÂR
f. Oyuncu, düzenbaz, hilekâr.
HUD'AKÂRÎ
f. Düzenbazlik, hilekârlik, oyunculuk.
HUDANEGERDE
f. Allah göstermesin.
HUDAPEREST
Allah'a ibadet eden. Dindar.
HUDAPESEND
f. Allah'in begenecegi sey.
HUDARA
f. Allah için, Allah askina.
HUDARA
Karanlik gece. * Siyah bulut.
HUDARE
Deniz.
HUDARET
Yesillik. Sebze.
HUDARÎ
Ari kusu.
HUDARI'
Bahil kimse.
HUDARIYYE
Tavsancil kusu. * Karanlik gece.
HUDASINAS
f. Allah'i taniyan, Allah'a iman eden.
HUDAVEND
f. Allah, Hâlik, Rabb. * Sâhib, malik, efendi. * Hükümdar,
hâkim.
HUDAVENDÎ
f. Hudavendilik, sâhiplik, hükümdarlik.
HUDAVENDIGÂR
f. Hükümdar, âmir, efendi, sahib. * Osmanli padisahlarindan 1. Murad
Han Gazi'nin (1362 - 1389) lâkabidir ve bu sebeple, sehzadeliginde valilik
yaptigi Bursa vilâyetine de Cumhuriyete kadar bu nam verilmisti.
HUDAVER
Sahip, mâlik. * Bey, hâkim, efendi.
HUDAY
f. Allah, Rabb.
HUDAYGÂN
f. Büyük hükümdar, yüce sultan, ulu pâdisah.
HUDAYÎ
f. Hudâlik, uluhiyyet. Allah'lik. * Allah'a mensub.
HUDAYINABIT
Ekilmeden biten ot veya agaç. * Hiç bir talim ve terbiye görmemis
adam.
HUDDAM
Hizmette bulunanlar. Hizmetçiler. * Cin taifesinden olan
hizmetçi.
HUDDE
Çukur.
HUDENA
(Hadîn. C.) Sâdik dostlar, vefakâr arkadaslar.
HUDER
Kökü derin olan ot.
HUDEYBIYE
Mekke-i Mükerreme'den Medine-i Münevvere'ye giden yolun üzerinde ve
Mekke'den bir merhale uzaklikta küçük bir köy olup, yakininda bir kuyu ve
bir agaç vardir ki, bu agacin altinda Hz. Fahr-i Kâinat Efendimize
(A.S.M.) besinci hicri senede eshabi tarafindan biat olunmustur. Hicretten
bes sene on ay geçtiginde Hz. Peygamber, maiyetindeki Muhacirîn ve
Ensar'dan 1400 kisi bulundugu halde umre niyetiyle Kâbe-i Serife'yi
ziyaret maksadiyla gidip bu yere vardiklarinda Kureys'in harp için karsi
çiktiklarini haber almasi üzerine, harp niyetiyle gelmeyip ancak sila-i
rahm ve Beytullah'i ziyaret niyetiyle geldiklerini beyan buyurmuslarsa da,
Kureys o sene Hz. Peygamber'le müslümanlarin Mekke'ye girmelerine razi
olmayip ertesi sene kabul edecekleri sartiyla ve diger bazi sartlarla
muahede akd etmislerdir. Bunun üzerine mezkur sahabeler Hudeybiye'nin
yakininda bulunan agacin altinda Hz. Peygamber Efendimize biat ettikten
sonra Medine-i Münevvere'ye dönmüslerdir.( ifade ediyor ki: Sulh-u
Hudeybiye, çendan zahiri Islâm aleyhinde görülmüs ve Kureysliler bir
derece galip görünmüs oldugu halde mânen Sulh-u Hudeybiye, manevî büyük
bir fetih hükmünde olacak ve sair fütuhatin da anahtari olacak diye ihbar
ediyor. Filhakika, Sulh-u Hudeybiye ile çendan maddi kilinç, kilifina
muvakkaten konuldu. Fakat Kur'an-i Hakîm'in bârika-âsa elmas kilinci
çikti, kalbleri akillari fethetti. Musâlaha münasebetiyle birbiriyle
ihtilât etiler. Mehâsin-i Islâmiyet, envâr-i Kur'aniye, inad ve
taassubat-i kavmiye perdelerini yirtarak, hükmünü icra ettiler. Meselâ:
Bir dâhiye-i harp olan Halid Bin Velid ve bir dâhiye-i siyaset olan Amr
Ibn-ül As gibi, maglubiyeti kabul etmiyen zatlar, Sulh-u Hudeybiyye ile
cilvesini gösteren seyf-i Kur'anî, onlari maglup edip, Medine-i
Münevvere'ye kemal-i inkiyad ile Islâmiyete gerdendade-i teslim olduktan
sonra, Hazret-i Halid bir "Seyfulah" sekline girdi ve fütuhat-i
Islâmiyenin bir kilinci oldu.Mühim bir sual: Fahr-ül Âlemîn ve Habib-i
Rabb-ül Âlemîn Hazret-i Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'in
sahabelerinin, müsrikîne karsi Uhud'un nihayetinde ve Huneyn'in
bidayetinde maglubiyetinin hikmeti nedir?Elcevab: Müsrikler içinde o
zamanda saff-i sahabede bulunan ekâbir-i sahabeye istikbalde mukabil
gelecek Hazret-i Halid gibi çok zatlar bulundugundan sanli ve serefli olan
istikballeri nokta-i nazarinda bütün bütün izzetlerini kirmamak için,
hikmet-i Ilahiyye, hasenat-i istikbaliyelerinin bir mükâfat-i muaccelesi
olarak mazide onlara vermis, bütün bütün izzetlerini kirmamis. Demek
mazideki sahabeler, müstakbeldeki sahabelere karsi maglup olmuslar. Tâ o
müstakbel sahabeler, berk-i süyuf korkusuyla degil, belki bârika-i hakikat
sevkiyle Islâmiyet'e girsin ve o sehamet-i fitriyeleri çok zillet
çekmesin. L.)
HUDIY
Dag eteginde olan tas.
HUDIR
Yumusak taze ot.
HUDM
Her nesnenin kökü.
HUDME
Çabuk kaynayan çömlek.
HUDR
Yesillik.
HUDR
Siçramak. Segirtmek.
HUDRA
(Bak: Hadrâ)
HUDRE
Göz kapaginin içinde çikan çiban.
HUDRET
Yesillik. * Yesil renklilik.
HUDRÎ
Kara esek.
HUDU'
Egilip tevâzu etmek.
HUDU'
Alçaklik etmek.
HUDUD
(Hadd. C.) Yanaklar. * Cemâatler. * Yeri kazmalar. Yeri yarik etmeler.
* Çiçek yapraklari.
HUDUD
(Hadd. C.) Sinirlar, hudutlar. * Uçlar. Bucaklar. * Seriatin cezâ
hükümlerinin tatbiki.
HUDUD-U MEMALIK
Memleket hudutlari. Ülkenin sinirlari.
HUDUD-U SER'IYYE
Ser'i hadler. Muayyen suçlara karsilik tatbik edilen ser'i
cezâlar.
HUDUDNAME
f. Memleket sinirini belirleyen vesika. Harp veya diger bir ihtilaf
sonunda iki taraf murahhaslarinca yerinde tetkik edilerek tanzim olunan
harita ve rapor. * Memleket dahilindeki bir çiftlik veya arazinin
sinirlarini göstermek üzere yapilmis olan vesika.
HUDUMME
Kollari kalin olan. * Büyük emir.
HUDUR
Asagi indirmek. * Bir yeri sismek.
HUDUR
Hazirlik.
HUDUS
Yeniden meydana gelme. Sonradan peyda olma. Yok iken vücuda
gelme.
HUDUS VE IMKÂN
Usul-üd din ve Ilm-i kelâmin dâhi ulemâsinin ve Hükemâ-i Islâmiyyenin
gördükleri ve hadsiz bürhanlar ile isbat ettikleri hudus ve imkân
hakikatlari.(Onlar demisler ki: Mâdem âlemde ve her seyde tegayyür ve
tebeddül var, elbette fânidir, hâdistir, kadim olmaz. Mâdem hâdistir
elbette onu ihdâs eden bir Sâni' var. Ve mâdem her seyin zâtinda vücudu ve
ademi, bir sebep bulunmazsa müsâvidir. Elbette vâcib ve ezeli olamaz. Ve
mâdem muhal ve bâtil olan devir ve teselsül ile birbirini icâdetmek mümkün
olmadigi kat'i bürhanlarla isbat edilmis. Elbette öyle bir Vâcib-ül
Vücudun mevcudiyeti lâzimdir ki, naziri mümteni, misli muhal ve bütün
mâadâsi mümkin ve mâsivâsi mahluku olacak. Evet hudus hakikati, kâinati
istilâ etmis. Çogunu göz görüyor. Diger kismini akil görüyor. Çünkü;
gözümüzün önünde her sene güz mevsiminde öyle bir âlem vefât eder ki, her
birisinin hadsiz efradi bulunan ve her biri zihayat bir kâinat hükmünde
olan yüzbin nevi nebatât ve küçücük hayvanat o âlem ile beraber vefât
ederler. Fakat o kadar intizamla bir vefattir ki; hasir ve nesirlerine
medar olan ve rahmet ve hikmetin mu'cizeleri, kudret ve ilmin harikalari
bulunan çekirdekleri ve tohumlari ve yumurtaciklari baharda yerlerinde
birakip, defter-i a'mâllerini ve gördükleri vazifelerin programlarini
onlarin ellerine vererek, Hafiz-i Zülcelâlin himayesi altinda hikmetine
emânet eder. Sonra vefat ederler. Ve bahar mevsiminde hasr-i a'zamin
yüzbin misâli ve nümune ve delilleri hükmünde olarak o vefat eden agaçlar
ve kökler ve bir kisim hayvanciklar, aynen ihya ve diriliyorlar. Ve bir
kisminin dahi kendi yerlerinde emsalleri ve aynen onlara benzeyenleri icad
ve ihya olunuyor ve geçen baharin mevcudati, isledikleri amellerin ve
vazifelerin sahifelerini ilânat gibi nesredip âyetinin bir misalini
gösteriyorlar. Hem hey'et-i mecmua cihetinde her güzde ve her baharda
büyük bir âlem vefat eder ve tâze bir âlem vücuda gelir. Ve o vefat ve
hudus o kadar muntazam cereyan ediyor ve o vefat ve hudusda gayet intizam
ve mizanla o kadar nevilerin vefiyatlari ve huduslari oluyor ki; güya
dünya öyle bir misafirhânedir ki, zihayat kâinatlar ona misâfir olurlar ve
seyyah âlemler ve seyyar dünyâlar ona gelirler, vazifelerini görürler,
giderler. Iste bu dünyada böyle hayatdar dünyâlari ve vazifedar kâinatlari
kemâl-i ilim ve hikmet ve mizanla ve müvâzene ve intizam ve nizamla ihdâs
ve icad edip, Rabbanî maksadlarda ve Ilâhî gayelerde ve Rahmanî
hizmetlerde kadirâne istimal ve rahimane istihdam eden bir Zât-i
Zülcelâl'in vücub-u vücudu ve hadsiz kudreti ve nihayetsiz hikmeti
bilbedahe, günes gibi akillara görünüyor. S.)(Gelelim imkân bahsine:
Mütekellimîn demisler ki:Imkân mütesâviyy-üt-tarafeyn'dir. Yâni, adem ve
vücud ikisi de müsâvi olsa, bir tahsis edici, bir tercih edici, bir mucid
lâzimdir. Çünkü, mümkinat birbirini icâd edip teselsül edemez. Yâhut, o
onu, o da onu icad edip devir suretinde dahi olamaz. Öyle ise, bir
Vâcib-ül Vücud vardir ki, bunlari icad ediyor. S.)(Imkân ciheti ise; o da
kâinati istilâ ve ihâta etmis. Çünkü görüyoruz ki, hersey, külli ve cüz'i
bulunsun, büyük ve küçük olsun, arstan ferse, zerratdan seyyârâta kadar
her mevcud, mahsus bir zat ve muayyen bir suret ve mümtaz bir sahsiyet ve
has sifatlar ve hikmetli keyfiyetler ve maslahatli cihazlar ile dünyaya
gönderiliyor. Halbuki, o mahsus zâta ve o mâhiyete, hadsiz imkânat içinde
o hususiyeti vermek, hem suretler adedince imkânlar ve ihtimâller içinde o
nakisli ve fârikali ve münâsib o muayyen sureti giydirmek; hem
hemcinsinden olan eshâsin mikdarinca imkânlar içinde çalkanan o mevcuda o
lâyik sahsiyeti imtiyazla tahsis etmek; hem sifatlarin nev'leri ve
mertebeleri sayisinca imkânlar ve ihtimaller içinde sekilsiz ve mütereddid
bulunan o masnua, o has ve muvafik maslahatli sifatlari yerlestirmek, hem
hadsiz yollar ve tarzlarda bulunmasi mümkün olmasi noktasindan, hadsiz
imkânat ve ihtimalât içinde mütehayyir, sergerdan, hedefsiz o mahluka, o
hikmetli keyfiyetleri ve inâyetli cihazlari takmak ve techiz etmek,
elbette külli ve cüz'i bütün mümkinat adedince ve her mümkinin mezkur
mâhiyet ve hüviyet, hey'et ve suret, sifât ve vaziyetinin imkânati
adedince, tahsis edici, tercih edici, tâyin edici, ihdas edici bir
Vacib-ül Vücud'un vücub-u vücuduna ve hadsiz kudretine ve nihâyetsiz
hikmetine ve hiçbir sey ve hiçbir se'n O'ndan gizlenmedigine ve hiçbir sey
O'na agir gelmedigine ve en büyük bir sey en küçük bir sey gibi O'na kolay
geldigine; ve bir bahari bir agaç kadar ve bir agaci bir çekirdek kadar
sühuletle icad edebildigine isaretler ve delâletler ve sehadetler, imkân
hakikatinden çikip, kâinatin bu büyük sehadetinin bir kanadini teskil
ederler. S.)
HUDUS
Kasimaktan ve tirmalamaktan dolayi olan yara.
HUFAL
Çok.
HUFALE
Arpa, bugday ve pirinç kabugundan saçilan. * Her kabuklunun arinip pâk
olani. * Her nesnenin kemi ve yaramazi. * Yag tortusu. * Sira sikintisi ve
kepegi.
HUFARE
Ahd. * Ücret. * Hayâ siddeti.
HUFAS
Isirdigi yer acimayip zarar vermeyen yilan.
HUFDUD
Bir kus ismi.
HUFF
Abdest alinirken üzerine meshedilebilen mest vs. gibi ayakkabi. * Deve
tabani isimli bir nebat.
HUFFAS
Yarasa. Gece kusu.
HUFFAZ
(Hâfiz. C.) Hâfizlar.
HUFNE
(C.: Hufün) Çukur.
HUFRE
Kazilmis çukur. Oyuk.
HUFRE
Ahd, söz.
HUFRETEYN
Iki çukur. Iki delik.
HUFRETEYN-I ENF
Burun delikleri.
HUFTE
(C.: Huftegân) Yatmis, uyumus.
HUFTE-GÂN
(Hufte. C.) f. Yatmis olanlar, yatip uyumus olan kisiler.
HUFTE-GÎ
f. Yatip uyuma.
HUFUF
Maiset siddeti, geçim zorlugu. * Darlik.
HUFUK
Dolanmak.
HUFUT
Sâkin olmak. Atesin sönmesi. * Sesin kesilmesi.
HUFVE
Yalin ayak olmak.
HUFYE
Saklanma, gizlenme. * Etrafi herhangi bir seyle ihata edilen
sey.
HUH
(C.: Huvhât) Seftali. * Duvardaki isik girecek delik.
HUK
f. Domuz, hinzir.
HUKB
(C.: Ahkâb) Seksen yil.
HUK-BAN
f. Domuz çobani.
HUKERDE
f. Terlemis.
HUKESAN
f. Tar: Haci Bektas seyhinin Yeniçeri Ocagi nezdindeki vekiline mahsus
doksandokuzuncu ortaya 1591 senesinde tâyin olunan Bektasi müritleri
hakkinda kullanilir bir tâbirdi. Yeniçeri ocagindan yiyip içen ve yeniçeri
odalarinda yatip kalkan bu duacilarin vazifeleri sabah aksam ordunun
selâmet ve muvaffakiyetine dua etmekti. Bunun haricinde merasim esnasinda
bunlardan sekiz tanesi, yeniçeri agasinin atinin önünde yesil çuha üst
elbiseleriyle iki yumrugunu mideleri üstüne bastirarak yürürlerdi. Bu
sekiz bektasiden en kidemlisi yüksek sesle "Kerim Allah" der, digerleri de
"Hu" diye mukabele ederlerdi. Bundan dolayi bunlara Hukesan denilmistir.
(O.T.D.S.)
HUKK
(C.: Hukuk-Hikâk) Hokka.
HUKKA
(C.: Hukuk) Küçük kutu. Hokka.
HUKNE
Tib: Siringa. * Siringa edilen ilâç.
HUKUK
(Hakk. C.) Haklar. * Insanin cemiyet hayatinda riâyet etmesi lâzim
gelen kaideler, esaslar, yâni; ser'i ve adli hükümler. Hakliyi haksizdan
ayiran kaideler. * Seriat kitablarinda yazili olan haklar, kanunlar ve
kaideler. * Üniversitenin hukuk tahsili yaptiran kismi. * Hukuk
Fakültesi.
HUKUK-U CEZAIYYE
Ceza hukuku.
HUKUK-U GAYR-I MEKTUBE
Kanunlarda mevcud olmayan örf ü âdet ve teâmül kabilinden olan
haklar.
HUKUK-U IBAD
Fik: Akidler ve muamelelerle alâkali hukuk. Insanlarla olan
muamelelerimizdeki haklar. Ferde ait olan hususi haklar. (Bak: Musibet-i
amme)
HUKUK-U ISLÂMIYE
Islâm hukuku.(1937 senesinde "Lâhey"de ikinci defa olarak toplanan bir
hukuk konferansina vaki olan dâvete mebni Misir Cami-ül Ezher'i heyet-i
ilmiyesi nâmina, iki Islâm âlimi de istirak etmis idi. Ezher mümessilleri,
bu konferansta iki esasli mevzu hakkinda mütalaada bulunmustur. Bu
mevzulardan biri: "Seriat-i Islâmiye: Islâm hukuku nazarinda medenî ve
cinaî mes'uliyetler"; digeri de "Islâm hukukuyla Roma kanunlari arasinda
bir alâka olup olmamasi ve Islâm hukukunun Roma kanunlarindan müteessir
olduguna dair bazi müstesriklerin zuumlarini red mes'elesi" idi.Ezher
mümessillerinin mütalaalari, Islâm hukukunun yüksekligi ve içtimaî hayati
en mükemmel bir surette mütekeffil bulunmasi hususunda konferanstaki
Avrupa'li âzanin takdirlerini celb etmis, bunun neticesinde konferansin
bütün âzasi, rey birligiyle asagidaki maddeleri karar altina
almislardir:1- Seriat-i Islâmiye (Islâm Hukuku), umumi hukukun (mukayeseli
hukukun) kaynaklarindan biridir.2- Islâm hukuku canlidir, tekâmüle
salihtir.3- Islâm hukuku, bizatihâ kaimdir, baskalarindan alinmis
degildir.4- Birinci mevzu (Yani: Islâm hukukundaki mes'uliyet bahsi)
Konferansin siciline Arapça ile tescil edilecektir. Bu, kendisine müracaat
edilmek için hazirlanan mecmua-i ilmiyede de nazara alinacaktir.5- Arapça,
konferansta istimâl edilecek ve müstakbel devrelerde de buna devam
edilmesi tavsiye olunacaktir.Velhasil: Islâm hukukunun bu müstakil, yüksek
mahiyeti; onu güzelce tetkik eden zatlar tarafindan her zaman itiraf
edilmektedir. Ancak sunu da ilâve edelim ki: Islâm hukuku, kudsi ve
istisnai bir mahiyeti haizdir; bunun baska hukuk müesseselerinden istifade
etmis olmasi düsünülemez. Fakat Avrupa hukuku, ale-l-itlak Islâm fikhindan
ve bilhassa Endülüsde ve Afrikada ziyade intisari cihetiyle Maliki
fikhindan pek çok müstefid olmustur. (Ist. Fik. K.)
HUKUK-U MEDENÎ
Umumi mânada: Temel hak ve hürriyetler ve medeni haklar. Avrupaî
mânada ise: Lâik hukuk sistemi, medeni hukuk.
HUKUK-U MEKTUBE
Kanunlarda yazili olan haklar.
HUKUK-U MEVZUA
Konulmus kanunlarin meydana getirdigi hukuk.
HUKUK-U MILEL
Beynelmilel hukuk. Milletlerarasi hukuk.
HUKUK-U SIYÂSIYYE
Siyasi haklar. Memleket idâresini ve halkin hakkini taniyan hükümlerin
tamami.
HUKUK-U TABIIYYE
Insanin fitratinda bilkuvve mevcut olup, hak ile bâtili, iyi ve fenayi
bildiren ve insanlarin toplu bir seklide yasamalarini mümkün kilan
hükümler.
HUKUK-U TEAMÜLIYYE
Memleketin ahlâkini ve âdatini bildiren örf mânasinda
kullanilir.
HUKUK-U UMUMIYYE
Cemiyetin bütün fertlerine sâmil olan haklar. (Mülkiyet hakki, istirak
hakki vs. gibi.)
HUKUK-U ZEVCIYE
Kari ile kocanin birbirlerine karsi hâiz oldugu haklar. Aile
hukuku.
HUKUKÇU
Hukuk mütehassisi. Hukuku meslek edinen kimse. Avukat, müdde-i umumi
"savci" ve hâkim.
HUKUKÎ
(Hukukiyye) Hukuka ait, hukuk isleriyle alâkali.
HUKUKIYYAT
Hukuk bilgisi.
HUKUKPERVER
f. Geçmisi unutmayan, haklara hürmetkâr kimse. Vefali ve sâdik
dost.
HUKUKSINAS
Hukukçu, hukuk ilmini bilen. * Vefâli kimse. Sâdik dost.
HUKUKULLAH
Fik: Ibadetler ve Ilâhî cezalar, ukubetlerle alâkali haklar. *
Hukukullah umuma taalluk edip, yalniz bir sahsa âid olmayan ahkâm
demektir. Bunlar hukuk-u umumiyeden ibarettir. Cenab-i Hakk'a izafesi,
tazim ve ehemmiyetine isaret içindir (T.H.L.)(Nasil "Hukuk-u Sahsiye" ve
bir nevi "Hukukullah" sayilan "Hukuk-u Umumiye" namiyle iki nevi hukuk
var. Öyle de: Mesail-i ser'iyede bir kisim mesâil, eshasa taalluk eder;
bir kisim, umuma, umumiyet itibariyle taalluk eder ki; onlara "Seâir-i
Islâmiye" tabir edilir. Bu seâirin umuma taalluku cihetiyle umum onda,
hissedardir. Umumun rizasi olmazsa; onlara ilismek, umumun hukukuna
tecavüzdür. O seâirin en cüz'isi (sünnet kabilinden bir mes'elesi) en
büyük bir mes'ele hükmünde nazar-i ehemmiyettedir. Dogrudan dogruya umum
âlem-i Islâma taalluk ettigi gibi, Asr-i Saâdetten simdiye kadar bütün
eâzim-i Islâm'in baglandigi o nurani zincirleri koparmaga, tahrib ve
tahrif etmeye çalisanlar ve yardim edenler, düsünsünler ki, ne kadar
dehsetli bir hatâya düsüyorlar. Ve zerre miktar suurlari varsa,
titresinler!... M.)
HUL
(Hâyil. C.) Bela. Zahmet. * Mukabele etmek, karsilik vermek.
HULA'
Büyük emir (is).
HULABIS
Ince ses.
HULAK
Bogaz agrisi.
HULALET
Samimi dostluk arkadaslik.
HULAM (HULLÂN)
Kurban olmayan küçük oglak.
HULASA
Bir seyin, bir bahsin özü. Kisaca esasi.
HULASA-I KELÂM
Sözün hülâsasi. Sözün özü.
HULASAT-ÜL HULASA
Hulâsanin hulâsasi. Özünün özü. * Ayet-ül Kübrâ Risâlesinin
hülâsasi.
HULASATEN
Kisaca, özet olarak, hülâsa olarak, muhtasaran.
HULAVE
(C.: Halâvi) Kafanin ortasi.
HULB
Domuz kili. Kalin kil. Yele kili. * Kildan yapilmis kalem, kil
firça.
HULB
Kuyu dibinde olan balçik. * Agaç dibinden çikan budagin yapragi. *
Lif.
HULBE
Hububattan olan böy.
HULBE
(C.: Huleb) Liften yapilan urgan.
HULC
Küçük gemi.
HULD
Ebedilik. Sonu olmayan. Sonu olmamak.
HULDE
Köstebek.
HULDZAR
f. Cennet.
HULEB
Bozrak bir ot ki, yer üzerine yayilir, sapi olmaz; yapragini
koparsalar sütü akar ve ekseriyâ geyik yer.
HULEFÂ
(Halife. C.) Halifeler. (Bak: Halife)
HULEFÂ-I AKLÂM
Kalem memurlari.
HULEFÂ-I ERBAA
(Hulefa-i Râsidîn) (Bak: Çâr-yâr)
HULEFÂ-I MEHDIYYÎN
Mehdi olan halifeler. Yani âhir zamanda gelen büyük mehdinin bazi
vâsiflarina sahib olan halifeler. (Bak: Mehdi)(Hz. Mehdi'ye dair muhtelif
rivayetler var. Tafsilat ve tasvirat baska baskadir... Resul-i Ekrem
(A.S.M.) vahye istinaden herbir asirda kuvve-i mâneviye-i ehl-i imani
muhafaza etmek için, hem dehsetli hadiselerde ye'se düsmemek için, hem
âlem-i islâmiyetin bir silsile-i nuraniyesi olan Al-i Beytine ehl-i imani
manevi rabt etmek için Mehdi'yi haber vermis. Ahirzamanda gelen Mehdi gibi
her bir asir, Âl-i Beyt'ten bir nevi mehdi belki mehdiler bulmus. Hattâ
Âl-i Beyt'ten ma'dud olan Abbasiye hulefasindan Büyük Mehdi'nin çok
evsafina cami' bir Mehdi bulmus. Iste Büyük Mehdi'den evvel gelen
emsalleri nümuneleri olan hulefa-i mehdiyyîn ve aktâb-i mehdiyyîn
evsaflari, asil mehdinin evsafina karismis ve ondan rivayetler ihtilafa
düsmüs. M.)
HULEFÂ-I SELÂSE
Üç
halife: Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman (R.Anhüm)
HULEKE
Kum içinde olan küçük bir hayvan.
HULEL
(Hulle. C.) Elbiseler.
HULEL-I FÂHIRE
Kiymetli, sasaali, parlak elbiseler.
HULEYFE
Medine ehlinin ihramlandigi yer.
HULEYKA'
At burnu.
HULEYME
(C.: Huleymât) Memecik. * Ciltte, bilhassa dil üzerinde bulunan küçük
kabarciklarin beheri.
HULF
Ahdinde durmamak. Ahdini bozmak. Sözde durmamak. * Nakz.
HULF-ÜL VA'D
Ahdinden dönmek. Verdigi sözü yerine getirmemek.
HULF-ÜL VAÎD
Va'dedilmis azabi yapmamak, cezâyi yerine getirmemek. (Cenâb-i Hak
kendine isyan edenlerin, günahta devam edenlerin cehenneme gideceklerini
beyan ediyor, tehdid ediyor, vaid ile beyanda bulunuyor. Affetmedigi
takdirde bu vaidinden dönmesi, aslâ adâletine yakismaz, muhâldir.)
HULFETMEK
Sözünde durmamak.HULIYY : (C.: Huliyyât) Altun, gümüs, elmas, zümrüt,
vs. gibi süs esyasi. Mücevher.
HULK
Huy. Ahlâk. Tabiat. Yaratilistan olan haslet. Seciyye. Cibilliyet. *
Insanin dogustan veya sonradan kazandigi ruhî ve zihnî hâller.
HULKAN
Huy ve tabiatça. Ahlâk cihetiyle.
HULKÎ
Huy ile, hulk ile alâkali ve hulka müteallik.
HULKUM
Insan veya hayvan bogazi. Agizdan mideye giden yol.
HULL (HILL)
Dost.
HULLAN
(Halil. C.) Sâdik dostlar, arkadaslar.
HULLE
Agir, pahali. * Belden asagi ve belden yukari olan iki parçadan ibâret
olan elbise. * Cennet elbisesi. * Fik: Üç defa kocasinin bosadigi bir
kadinin dördüncü defa eski kocasina nikâh düsebilmesi için baska birine
nikâhlanmasi. Müslim bir erkek karisini üç talak ile bosarsa, bu kadin ile
tekrar nikahlanmasi haram olur. Ancak kadin, baska bir erkek ile evlenir
ve onunla da anlasamaz ve bosanip ayrilsalar, bu halde isterlerse ilk
evlilik haline dönebilirler. Fakat üç talak ile bosananlar tekrar
nikâhlanmalari için ser'î imkân yok denecek kadar zayif oldugundan baska
hileli yollara gitmeleri haramdir. (Hak Dini Kur'an Dili, Cilt : 2, sh:
788)
HULLE
(C.: Hilâl) Dostluk.
HULLEB
Yagmursuz bulut.
HULLEBAF
f. Terzi.
HULLEDALLAH
Allah dâim ve bâki etsin.
HULLET
(C.: Hulel) Içten, samimi sevgi. Dostluk. Muhabbet. Haslet.
HULLIYYAT
(Hulliyy. C.) Pirlanta, altun, gümüs gibi süs esyalari.
HULM
Rüya, hülya. * Ihtilâm olmak. Açik saçik rüya. * Akil.
HULM
Geyigin yataklandigi yer.
HULSE
Kapmak. * Karismak. * Firsat.
HULTA
Ortaklik, sirket.
HULU
Hali olmak.
HULUC
Ayrilmak. * Çekilmek. * Yavrusu ayrildiginda sütü az olan deve.
HULUD
Ebedilik. Devam üzere olmak. Bir sey aslî hâleti üzere dâim
olmak.
HULUK
Huy. Tabiat. Ahlâk.
HULUK-I AZÎM
Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) mübarek huylari.
HULUKA
(C.: Ahlâk-Halkân) Eski olmak.
HULUL
Girme. Dâhil olma. Içine gizlice giris. * Birinin veya birkaç kimsenin
sevgi veya itimadini kazanmak, içlerine onlardan görünüp girmek. *
Halletmek. * Vuku' bulmak. Zuhur etmek. * Gelip çatmak. * Bir menzile
inmek. * Kim: Bazi akici cisimlerin vücud mesâmâtindan kolaylikla
geçebilmesi ve bu esâsa dayanan kimya tahlil usulü. * Fiz: Mesamati olan
bir perde ile ayrilan iki akici cisimde mevcut bazi maddelerin birinden
digerine geçmesi hâdisesi ki, barsaklarda olan imtisas bu tarzdadir.
HULUL-I RAMAZAN
Ramazan ayinin gelmesi.
HULUL-I SITA
Kis mevsiminin gelmesi.
HULULE
Dostluk.
HULUS
Hâlislik. Saflik. * Samimiyet. Hâlis dostluk. Içden davranmak. Her
hayirli isi ve ameli Allah rizâsini niyet ederek yapmak.
HULUS-I KALB
Kalbden, gönülden, içten samimiyet.
HULUS-I NIYET
Niyetin hâlis olmasi.
HULUSI
Samimi, candan. Hâlis ve içi temiz olan.
HULUSIYYET
Hâlislik. Samimi dostluk.
HULUSKÂR
f. Bir insana karsi samimi muhabbeti olan. * Dalkavuk. Menfaati için
sevgi ve iyi muamele gösteren.
HULUSKÂRÂNE
f. Samimi muhabbet ve sevgi ile. * Ikiyüzlülükle, dalkavuklukla.
HULUSNAME
f. Yalniz muhabbet, alâka ve bagliligi göstermek üzere sunulan
mektub.
HULUVV
Bos olmak, hâlî olus. Bosluk. Bosta olmak. * Huk: Taraflarin anlasarak
evlilik hayatlarina son vermeleri. * Huk: Bir gayr-i menkulün, muayyen bir
bedel ile kiralanmis olmasindan dogan kiracilik hakki ve menfaati. * Hava
parasi adiyla verilen meblag.
HULÜC
Çok yeyici, fazla yiyen.
HULÜM
(C.: Ahlâm) Düs, rüyâ. (Rüyâ tâbiri iyilerinde; hülm tâbiri
kötülerinde kullanilir.) * Ihtilam olmak. * Akil.
HULV
Tatli. * Hos ve güzel. Iyi.
HULVAN
Bir kimsenin hizmeti karsiliginda, ücretinin haricinde verilen se